Aile Dramı

Kumdan Kale

8 dakikalık okuma · 1308 kelime

Ayşe, o gece, yıllardır ilmek ilmek ördüğünü sandığı hayat halısının bir ucunun sökülmeye başladığını hissetti. Mutfakta, bulaşık makinesini boşaltırken, Can’ın salonda telefonda konuşurken sesinin tonu kulağına takıldı. Genellikle iş konuşmalarında enerjik, hatta biraz gösterişli olan Can, bu kez fısıldar gibi konuşuyordu. Gergindi, sesi boğuktu ve Ayşe, bir anlığına, duyduğu kelimelerin “kayıp” ve “büyük risk” olduğunu sandı. Durdu, elindeki tabağı tezgaha bırakıp dinledi. Sesler aniden kesildi. Can muhtemelen onu fark etmişti. Birkaç saniye sonra salondan “Canım, bir şeye mi baktın?” diye seslendi, sesi her zamankinden daha nazik, hatta biraz tatlıydı. Ayşe o an bu tatlılığın yapmacık olduğunu düşündü. Midesine küçük bir kramp girdi.

“Yok hayatım, su içmeye geldim,” diye karşılık verdi, elinde boş bir bardakla salona yürüdü. Can, kucağında bilgisayarıyla koltukta oturmuştu. Ekranı hızla kapatıp gülümsedi. “Uyudun sandım.”
“Uykum kaçtı. Sen de hâlâ çalışıyorsun.”
Can, “Küçük bir şeyi halletmem gerekti,” dedi, gözleri Ayşe’nin gözlerinden kaçıyordu. Ayşe, onun bu hali biliyordu. Can, ne zaman bir şey saklasa, gözleri kayardı. Ama bu seferki farklıydı. Bu kaçışta bir endişe vardı, Ayşe’nin kalbine küçük bir iğne batırmıştı.

Onların hayatı dışarıdan bakıldığında kusursuzdu. İstanbul’un gözde semtlerinden birinde, boğaz manzaralı lüks bir dairede yaşıyorlar, yedi yaşındaki akıllı ve neşeli kızları Elif’le mutlu bir aile tablosu çiziyorlardı. Can, başarılı bir finans danışmanıydı, Ayşe ise yarı zamanlı olarak bir sanat galerisinde çalışıyor, Elif’in okuldan dönüş saatlerine göre kendini ayarlıyordu. Her şey planlı, düzenli ve istikrarlıydı. Ta ki o geceye kadar.

Ertesi sabah, Ayşe’nin içindeki huzursuzluk daha da büyüdü. Can erkenden evden çıkmış, kahvaltı etmemişti. Telefonunda, sanki bilerek açık bırakılmış gibi, bir bildirim gördü: “Kripto piyasasında büyük düşüş.” Can’ın kripto paralarla ilgilendiğini biliyordu ama bu kadar büyük bir düşüşün onu bu kadar gergiz gösterecek kadar ne anlama geldiğini kestiremiyordu. O gün sanat galerisinde bile aklı Can’daydı. Öğle yemeğinde yakın arkadaşı Zeynep’le buluştu.

Zeynep, Ayşe’nin solgun yüzünü fark etmemiş gibi yapamadı. “Hayrola Ayşe? Gözlerinin altı morarmış. Can’la bir sorun mu var?”
Ayşe önce geçiştirmeye çalıştı. “Yok canım, uykusuzluk. Elif gece biraz huzursuzdu.”
Zeynep, Ayşe’nin en eski ve güvendiği arkadaşıydı. Birbirlerini lise yıllarından beri tanıyorlardı. Zeynep, Ayşe’nin yalan söylediğini hissetmişti. “Ayşe, benimle dürüst ol. Gözlerinde bir tedirginlik var. Can’la ilgili mi?”
Ayşe derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum Zeynep. Son zamanlarda tuhaf davranıyor. Saklıyor gibi. Dün gece telefonda bir şeyler mırıldandı, ‘kayıp’, ‘risk’ gibi kelimeler… Ve bugün sabah gördüğüm bir kripto bildirimi.”
Zeynep kaşlarını çattı. “Can, kriptoya mı yatırım yapıyor? Daha önce hiç bahsetmemişti.”
“Ben de öyle biliyordum. Küçük çaplı ilgileniyordu, hobi gibi. Ama bu kadar gergin olmasını gerektirecek ne olabilir ki?”
“Belki de abartıyorsundur canım. İşlerinin yoğunluğu yüzündendir.” Zeynep’in teselli çabası bile Ayşe’nin içindeki karamsarlığı dindiremedi. O gün, Ayşe’nin aklında dönüp duran tek soru buydu: Can ne saklıyordu?

Sonraki günler, şüphe Ayşe’nin zihninde büyüyen bir yara gibi açıldı. Can’ın geç gelişleri, sürekli telefonunda olması, konuşurken odadan odaya geçmesi, e-postalarını kontrol ettiğinde ekranını hızla kapatması… Her hareket, her kaçamak bakış, Ayşe’nin kafasındaki bulmacanın bir parçası gibiydi. Bir akşam, Can duş alırken, onun açık bıraktığı bilgisayar ekranında birkaç saniye gördüğü bir kelime beynine kazındı: “Tasfiye.” Hemen kapatmıştı ekranı ama Ayşe’nin kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Tasfiye ne demekti? Şirket tasfiyesi mi? Ne oluyordu?

Kendini Can’ın telefonunu karıştırmak isterken buldu, ama yapamadı. Özel hayata saygı onun için kırmızı çizgiydi. Ama bu çizgiyi aşmak üzere olduğunu hissediyordu. Bir gün, Elif okuldayken, evde temizlik yaparken, Can’ın eski bir evrak çantasını buldu. Normalde hiçbir şeyi bu kadar derme çatma bırakmazdı. Merakına yenik düşerek çantayı açtı. İçinde bir yığın eski belge, ajanda ve en altta, zararsız görünen, mühürlenmiş bir banka zarfı vardı. Kalbi göğsünü döverek zarfı açtı. İçinden çıkan belge, ayaklarını yerden kesti. Evlerinin ipoteği, normalden kat kat yüksek bir bedelle, ikinci bir kredi çekilerek yeniden yapılandırılmıştı. Üstelik bu işlem bir ay önce gerçekleşmişti ve Ayşe’nin hiçbir şekilde haberi yoktu. İmzada onun adı da vardı, ama bu imzayı ne zaman attığını hatırlamıyordu.

Beyninde şimşekler çaktı. Sahte bir imza mıydı? Yoksa Can’ın eskiden olduğu gibi, önemli bir evrak gibi gösterip kendisine imzalatmış mıydı? Ayşe, Can’ın ara sıra, “Canım, şu evrakları imzalaman gerekiyor,” diye önüne getirdiği kağıtları hatırladı. O zamanlar Can’a o kadar güveniyordu ki, neyi imzaladığını okumaya bile gerek duymuyordu. “Kör güven” kelimesi beyninde yankılandı. Gözünden yaşlar akmaya başlamıştı. Titreyen elleriyle banka ekstresini daha detaylı inceledi. İpoteğin karşılığında alınan para, birkaç gün içinde şüpheli bir “yatırım fonu” adı altında bir hesaba aktarılmıştı. Ve bu fondan son bir ay içinde yapılan transferler… Sanki bir kova suyla söndürülemeyen bir yangın gibi, para bu hesaptan akıp gitmişti. Şimdi hesap boştu.

Akşam Can eve geldiğinde, Ayşe, salonun ortasında, elinde banka belgeleriyle onu bekliyordu. Yüzü bembeyazdı, gözleri ağlamaktan kızarmış, ama artık gözlerinde yaş yerine soğuk bir öfke vardı. Can, kapıdan girer girmez Ayşe’nin yüzündeki ifadeyi gördü. Yüzündeki neşeli ifade anında kayboldu.
“Ayşe, ne oldu? Neden böylesin?” dedi, sesi fısıltıya dönmüştü.
“Ne oldu mu?” diye kükredi Ayşe, sesi tir tir titriyordu. “Asıl sen söyle Can, ne oldu? Bunlar ne?” Elindeki belgeleri Can’ın suratına doğru salladı. “Evimizi ipotek ettirmişsin! Benim imzamı taklit etmişsin ya da beni kandırıp imzalatmışsın! Bütün birikimlerimizi batırmışsın! Ne yapıyorsun sen?”
Can’ın yüzündeki kan çekildi. “Ayşe, sakin ol, anlatacağım. Her şeyi açıklayacağım.”
“Neyi açıklayacaksın? Açıklanacak ne kaldı? Hayatımızı, geleceğimizi, her şeyimizi bir kumar masasına yatırmışsın. Elif’in geleceğini hiçe saymışsın! Nasıl yaparsın bunu bana, bize?”
Can, yavaşça koltuğa oturdu. Yüzünü ellerinin arasına aldı. Uzun bir süre öylece oturdu, omuzları düşmüş, sesi boğuktu. Sonunda başını kaldırdığında gözleri kızarmıştı. “Ayşe… Ben… Ben iyi bir şeyler yapmak istedim. Daha iyisini.”
“Daha iyisi mi? Biz zaten iyiydik Can! Her şeyimiz vardı! Sen neyin peşindeydin?”
“Korkuyordum Ayşe. Yetersiz kalmaktan korkuyordum. Babam gibi olmaktan… Sıradan bir hayat sürmekten. Sana ve Elif’e her şeyin en iyisini vermek istedim. Hep daha fazlasını, hep daha lüksünü.” Gözleri dolmuştu. “Senin gözlerinde hep o hayranlığı görmek istedim. ‘Can her şeyi başarır’ demeni.”
“Yalanlarla mı? Yalanlar ve sahte imzalarla mı başaracaktın? Sen bana her zaman dürüst olacağına dair söz vermiştin. Bizim aramızdaki tek önemli şey güvendi Can. Sen onu yerle bir ettin!” Ayşe’nin sesi acıyla doluydu. “Bizim evliliğimiz bir kumdan kale gibiymiş meğer. En ufak rüzgarda yıkılıp gidecekmiş. Sen onu kendi ellerinle inşa ettin, kendi ellerinle yıktın.”

Can, gözyaşları içinde, çaresizce her şeyi anlattı. Nasıl yüksek getirili bir kripto yatırım fonuna girdiğini, başlangıçta küçük karlar elde ettiğini ve daha fazlasını kazanma hırsına kapıldığını. Nasıl yavaş yavaş tüm birikimlerini, sonra evlerinin teminatını kullanarak büyük krediler çektiğini ve nihayetinde her şeyin nasıl çöktüğünü. “Bu hafta battı Ayşe. Her şey, sıfır. Borçlarımız dışında hiçbir şeyimiz kalmadı.”
Ayşe onu dinlerken, midesindeki bulantı artıyordu. Sevdiği adam, gözlerinin içine bakarak yalan söylemiş, onu aldatmış, geleceğini çalmıştı. Can’ın pişmanlığı, gözyaşları, Ayşe’nin içindeki yıkımı durdurmuyordu. Bu, sadece paranın kaybı değildi. Bu, yıllarca inşa ettiği güvenin, inancın, hayallerin paramparça olmasıydı.

“Ne yapacağız şimdi?” dedi Ayşe, sesi yorgun ve boştu. “Her şeyimizi kaybettik. Elif’e ne diyeceğiz? Bu evden nasıl çıkacağız? Nereye gideceğiz?”
Can, Ayşe’ye doğru uzandı, elini tutmak istedi. Ayşe hızla geri çekildi. “Bana dokunma. Bana bir daha asla dokunma.”
Can’ın yüzündeki ifade, Ayşe’nin bu sözlerinden sonra tamamen değişti. Ümitsizliğin ve kaybın girdabına düşmüştü. “Ayşe… Lütfen… Yapma bunu…”
Ayşe, gözlerinde donuk bir kararlılıkla, “Sen bana çoktan yaptın Can,” dedi. “Sen bana en büyük ihaneti yaptın. Sadece paramızı değil, bana olan inancımı, seninle kurduğum tüm hayalleri çaldın. Şimdi ne olacağını ben de bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var: Seninle bir daha aynı yatağa girmeyeceğim. Seninle aynı hayata devam etmeyeceğim. Artık benim için sadece Elif var. Ve ben onu bu bataktan kurtaracağım, ne pahasına olursa olsun.”

O gece Can salondaki koltukta uyudu. Ayşe, Elif’in yanına yattı, kızının masum yüzüne baktı. Minik Elif mışıl mışıl uyuyordu, annesinin dünyasının başına yıkıldığından habersiz. Ayşe, sımsıkı sarıldı kızına. Gözyaşları sessizce yastığa damlıyordu. Artık kendisi için değil, Elif için güçlü olmak zorundaydı. Can’ın gözyaşları, pişmanlığı, artık onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Kumdan kaleleri yıkılmıştı. Şimdi, enkazın üzerinden, Elif’e yeni bir dünya inşa etmek zorundaydı. Nasıl olacağını bilmiyordu, ama bildiği tek şey, o yalanlarla örülmüş hayata bir daha asla geri dönmeyecekti. Bu evlilik bitmişti. Güven bir kez kırıldı mı, bir daha asla eski haline gelmezdi. Ve Ayşe, bu gerçeğin acısını iliklerine kadar hissediyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top