Dostluk Draması

Kumdan Kale

8 dakikalık okuma · 1092 kelime

Ayşe, Mert’in sadece bir arkadaş değil, ruhunun diğer yarısı olduğuna uzun zaman önce inanmıştı. Çocuklukları aynı mahallenin tozlu sokaklarında, aynı oyunların neşesinde ve aynı hayallerin fısıltılarında geçmişti. Mert, Ayşe’nin abisi yokluğunda her zaman sığındığı liman, sırlarını paylaştığı kuyu, en kötü anlarında bile yüzünü güldüren yoldaşı olmuştu. Otuz beş yaşına merdiven dayamış Ayşe için Mert, ailesinden biriydi, kan bağı olmasa da ruh bağıyla bağlı olduğu ender insanlardandı.

Yıllar akıp giderken Ayşe, küçük ama saygın bir grafik tasarım stüdyosu kurmuş, hayatını kendi elleriyle ilmek ilmek dokumuştu. Annesinden kalan o eski, köhne ama anılarla dolu evi satma kararı, onun için hayatının en zorlu dönemeçlerinden biriydi. Ev, çocukluğunun, annesinin kokusunun ve babasız geçen yıllarının en somut yadigârıydı. Ancak Ayşe, şehrin gürültüsünden uzak, yeşillikler içinde küçük bir apartman dairesi hayali kuruyordu. Bu hayal, o evin kapısını bir başkasına açmaya değecek kadar güçlüydü.

Evin satış süreci tahmininden daha çetrefilli geçti. Ayşe, bürokratik işlemlerin karmaşasında boğulurken, her zamanki gibi Mert yetişti imdadına. Mert, uzun zamandır emlak ve yatırım danışmanlığı yapıyordu. “Hiç merak etme Ayşe’m, ben senin için en iyisini hallederim. Kimseye güvenme bu işlerde, ama bana gözün kapalı güvenebilirsin,” demişti kocaman gülümsemesiyle. Ayşe de ona tam olarak bunu yapmıştı; gözü kapalı güvenmişti. Evi nihayet iyi bir fiyata sattıklarında, Mert, paranın bankada durmaktansa kısa vadeli, yüksek getirili bir fonla değerlendirilmesinin çok daha akıllıca olacağını söyledi. “Bak, ben bu işlerin içindeyim. Parayı şimdi fonda tutarız, sen de bu arada o hayalindeki evi bulursun, hem paran da değerlenir,” diye ekledi. Ayşe’nin tüm birikimi, annesinden kalan miras ve evin satışından elde edilen para, Mert’in “yüksek getirili fon” dediği o belirsiz havuza aktarılmıştı. Mert, tüm işlemleri kendi adına hallettiği için, Ayşe’nin sadece birkaç evrak imzalaması yeterli olmuştu.

İlk başlarda her şey yolunda görünüyordu. Mert düzenli olarak Ayşe’yi arıyor, fonun iyi gittiğini, paranın değerlendiğini söylüyordu. Ayşe, hayalindeki evi aramaya devam ediyor, ara sıra Mert’e danışıyordu. Mert ise her seferinde, “Daha iyisi çıkar Ayşe’m, acele etme. Paran da değerleniyor zaten,” diyerek onu sakinleştiriyordu.

Ancak zaman geçtikçe, Ayşe’nin içine minik bir kuşku tohumu ekilmeye başladı. Birkaç kez fondaki son durumu öğrenmek için Mert’le görüşmek istemiş, o ise sürekli bahaneler uydurmuştu. Ya çok yoğundu, ya şehir dışındaydı, ya da acil bir işi çıkmıştı. “Ne oldu Mert, bir sorun mu var?” diye sorduğunda, Mert kahkaha atmış, “Ayşe’m sen de mi bana güvenmiyorsun? Her şey yolunda, bal gibi gidiyor. Paran bankadan daha hızlı değerleniyor,” demişti. Ayşe, kendini kötü hissetmiş, Mert’e haksızlık ettiğini düşünerek konuyu kapatmıştı.

Bir gün, Ayşe’nin hayallerindeki o ev nihayet karşısına çıktı. Küçük, bahçeli, şehrin karmaşasından uzak, tam da istediği gibi bir yerdi. Hemen emlakçıyla görüştü, kapora için pazarlık yapıp Mert’i aradı. “Mert, buldum! Tam istediğim gibi bir yer! Bir an önce parayı çekmemiz lazım,” dedi heyecanla. Mert’in sesi telefonda her zamankinden daha gergindi. “Ayşe, dur bir dakika. Bu kadar aceleci olma. Birkaç gün bekleyelim, fonun vadesi de doluyor zaten,” dedi. Ayşe, içindeki huzursuzluğa rağmen, Mert’in her zamanki temkinli hali olduğunu düşünerek kabul etti.

İki gün sonra tekrar aradığında Mert’in telefonu kapalıydı. Ertesi gün, yine kapalı. Bir panik dalgası Ayşe’nin beynine hücum etti. Hemen ortak arkadaşları Elif’i aradı. Elif, Ayşe’nin endişesini dinlediğinde sesi değişmişti. “Ayşe… Mert’le ilgili bazı şeyler duydum ben de… Bir süredir bataklıkta olduğunu, borçlarının olduğunu konuşuyorlar. Sana bir şey söylemek istemedim, senin ona olan güvenini kırmak istemedim…” Elif’in sözleri, Ayşe’nin buz kesen ruhunda bir şimşek etkisi yaratmıştı. Mert, borçları mı vardı? Neden ona söylememişti?

Ayşe, titreyen elleriyle Mert’in ofis adresini Google’dan aradı. Ofis dedikleri yer, aslında bir sanal ofisti. Orada çalışanlar, Mert adında birinin sadece ara sıra geldiğini, çok da bilinen bir müşterileri olmadığını söylediler. Ayşe’nin kalbi güm güm atmaya başlamıştı. Kendi kendine, “Hayır, olamaz,” diye fısıldıyordu. “Mert yapmaz. O benim Mert’im.”

Son çare olarak, Mert’in eski iş ortağını buldu. Adam, Ayşe’nin yüzündeki endişeyi görünce derin bir iç çekti. “Mert, uzun zamandır batıkta Ayşe Hanım. Birkaç başarısız yatırım, yanlış kararlar… Borçları onu yedi bitirdi. Bana da geldi, para istedi, borç istedi. Ben vermedim. Çoktan şehri terk ettiğini duymuştum,” dedi.

Bu sözler, Ayşe’nin dünyasını başına yıkmaya yetmişti. Gözleri karardı, dizlerinin bağı çözüldü. Mert, onun tüm birikimini, hayallerini ve en önemlisi güvenini çalmıştı. O, Ayşe’nin annesinden kalan son yadigârını, geleceğini, hayatını çalmıştı.

Ayşe, günlerce yatağından çıkamadı. Acı, sadece maddi kayıptan ibaret değildi; ruhunun derinliklerinde açılan kocaman bir boşluktu bu. Yılların dostluğu, kardeşliği sandığı her şey, kumdan bir kale gibiymiş meğer. Güvendiği dağlara kar yağmamış, o dağlar baştan aşağı çürümüş, enkaz altında bırakmıştı onu.

Polise gitti, şikayetçi oldu. Süreç, tıpkı Mert’in vaatleri gibi belirsiz ve uzundu. Mert kayıplara karışmıştı. Telefonları kapalı, sosyal medya hesapları silikti. Sanki hiç var olmamıştı, ya da varlığı sadece Ayşe’nin gözlerinde bir illüzyondu.

Aylarca süren hukuki mücadele, Ayşe’yi daha da yordu. Paranın küçük bir kısmını, çok az bir kısmını geri alabilmişti. Hayalindeki ev, çoktan başkasına satılmıştı. Ayşe, elinde kalan son damla umutla, stüdyosuna geri döndü. Çalışmak, onu bu karanlık düşüncelerden uzaklaştıran tek şeydi. Ancak her çizimde, her renkte Mert’in ihanetinin gölgesini görüyordu.

Bir akşam, stüdyosundan çıkarken, yorgun ve bitkin bir halde eski mahallesinden geçerken, o eski evi gördü. Perde takılmış, yeni boyalı, canlı bir evdi şimdi. İçinde bilmediği, belki de mutlu insanlar yaşıyordu. Bir an durup, o evin aslında kendi anılarıyla dolu bir tabut olduğunu düşündü. O tabutun anahtarını da en güvendiği ellerin yaktığını.

Ayşe artık insanlara eskisi gibi bakamıyordu. Her gülüşün ardında bir yalan, her vaadin arkasında bir tuzak arıyordu. En yakın arkadaşı Elif bile, “Ayşe, ben Mert’i her zaman tam anlamıyla sevemedim, içimde bir şüphe vardı,” dediğinde, bu sözler Ayşe’ye daha da ağır gelmişti. Demek ki o görmüştü de Ayşe görmek istememişti. Belki de kör edici bir güvenin kurbanıydı.

Bir yıl geçti. Ayşe, küçücük, tek odalı bir kiralık daireye taşınmıştı. Stüdyosu eskisi gibi iş yapmıyor, reklam ajanslarının güvenini kazanmakta zorlanıyordu. Mert’in borçları yüzünden adının karıştığı bazı haberler, onun da imajını zedelemişti. Bir gün, bir banka şubesinden çıkarken, gözleri bir gazete bayiinin vitrinine takıldı. Manşette Mert’in fotoğrafı vardı. “Dolandırıcılık zanlısı Mert Karaman, yurt dışında yakalandı.”

Ayşe’nin kalbi bir an durdu. Yüzünde ne sevinç, ne de öfke vardı. Sadece derin bir boşluk. Mert, adaletin pençesine düşmüştü. Ama bu, Ayşe’nin içine çöken koca boşluğu doldurmuyordu. Kaybolan paranın geri gelme ihtimali bile, kırılan güvenin acısını dindirmiyordu. O, çocukluğunun en güzel anılarını paylaştığı adamı kaybetmişti. Kendi geçmişini, geleceğini, en önemlisi de insanlara olan inancını.

Ayşe, vitrindeki gazeteyi almadan, yavaşça oradan uzaklaştı. Güneş batarken, şehrin siluetine bakarken, fark etti ki kumdan kaleler sadece yıkıldığında değil, inşa edilirken de kırılganmış. Ve bazen, en büyük yıkımı yapan, en yakınındaki rüzgarmış. O günden sonra Ayşe, hayatını yeniden inşa etmeye karar verdi, bu kez temelleri daha sağlam, daha gerçekçi bir zemin üzerine atarak. Ancak biliyordu ki, o kalbin bir köşesinde hep bir çatlak olacaktı; Mert’in adı verilen, kırık bir güvenin soğuk izi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top