Aşk Draması

Kum Saati

8 dakikalık okuma · 1314 kelime

Elif, yılların yorgunluğunu silmeye yetmeyen bir ıslak mendille telefonunun ekranını silerken, hayatının sıradan akışına dair anlık bir tiksinti duydu. Ekrandan yansıyan silik görüntüsü, başarılı bir mimarın kararlı yüzünden çok, kalbindeki boşluğu gizlemeye çalışan bir kadına aitti. Akşamki sanat sergisi daveti, mesleki bir zorunluluktan öteye geçmiyordu; sanatla arasına giren bir duvar örülmüştü sanki. On yıl önce, her rengin, her dokunun bir anlam taşıdığı bir dönem vardı hayatında. Sonra, tüm renkler griye dönüştü.

Modern sanat galerisinin loş ama aydınlık atmosferi, Elif’in ruh halinin aksine, hareketli ve enerjikti. Koyu renk bir elbise içinde, elinde kadehini tutarak tablolara göz gezdirirken, yanından geçen insanların sohbetleri kulaklarına değiyor ama zihnine işlemiyordu. Nezaket gereği birkaç tanıdıkla kısa sohbetler etti, yapmacık gülümsemeler sergiledi. Tam köşedeki soyut bir enstalasyona doğru yürüyordu ki, bir anlığına nefesi kesildi. Kadehi elinden düşecek gibi oldu.

O an, zaman durdu. On yılın tozlu örtüsü bir anda yırtıldı ve altında saklı her şey, taze bir yara gibi açıldı. Karşısında, kendinden emin bir duruşla, tanıdık ama yılların olgunlaştırdığı bir yüzle duruyordu. Deniz.

Elif’in ilk hissettiği şey, donup kalma isteğiydi. Kaçmak, görünmez olmak, bu anın hiç yaşanmamış olmasını dilemek… Ama bacakları onu dinlemiyordu. Deniz de onu fark etmişti. Gözleri, Elif’in gözleriyle kesiştiğinde, omuzlarındaki tüm gerilim kasları gevşedi sanki. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm, gözlerinde ise derin bir pişmanlık ve şaşkınlık belirdi.

“Elif…” Sesi, yıllar öncesinden kalma bir melodi gibiydi, kulağında yankılanan tanıdık bir tını.
Elif, yutkunmaya çalıştı. Boğazı kurumuştu. “Deniz…” Kendi sesi, beklediğinden daha zayıf çıkmıştı.

Yanına yaklaştı. Her adımında, Elif’in kalbi deli gibi atıyordu. Etraftaki insanlar, fısıltılar, müzik… hepsi birden kaybolmuştu. Sadece ikisi vardı, ve aralarındaki on yıllık devasa boşluk.

“Nasılsın?” diye sordu Deniz, sesi biraz kısık. Gözleri Elif’in yüzünde geziniyordu, sanki her çizgiye, her değişime yakından bakıyordu.
“İyiyim,” dedi Elif, yalan söylemekten nefret ederek. “Sen?”
“Ben de… fena değilim.”

Klişe sorular, yapmacık cevaplar… Bu duruma ne kadar dayanabilirlerdi? Sessizlik boğucuydu. Elif, bu ani karşılaşmanın getirdiği şokun ve öfkenin acı bir karışımıyla titrediğini hissetti. Nasıl olurdu da, yıllar sonra, bu kadar umarsızca karşılarına çıkabilirdi?

“Burada ne işin var?” diye sordu Elif, sesindeki sertliği gizleyemeyerek.
Deniz gülümsedi acı acı. “Bir iş görüşmesi için geldim. Aslında, yarın dönecektim.”
“Geri dönecektin demek. Hiçbir açıklama yapmadan hayatımdan çıktığın gibi, hiçbir açıklama yapmadan dönecektin.”
Deniz’in yüzündeki gülümseme soldu. Gözleri doldu. “Elif, biliyorum… biliyorum ki açıklanması gereken çok şey var. Ama… burada ve şimdi mi?”

Elif etrafına bakındı. Haklıydı. Bu, böyle bir konuşmanın yapılacağı bir yer değildi. Yine de, bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Yıllarca içini kemiren soruların cevaplarını istiyordu.

“Yarın,” dedi Elif, şaşırtıcı bir kararlılıkla. “Yarın, kahve içelim. Bana her şeyi anlat.”
Deniz’in gözlerinde bir ışık belirdi. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Ama bil ki, bu sadece bir açıklama randevusu. Başka bir şey değil.”
“Anlıyorum. Nerede ve ne zaman?”

Ertesi gün, Boğaz manzaralı sakin bir kafede, Elif, Deniz’i bekliyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu. O gün, on yıl önce ondan çalınan cevapları alacaktı. Belki de bu, sonunda kapanması gereken bir defterdi. Deniz, tam zamanında geldi. Her zamanki gibi dakikti. Masaya oturduğunda, Elif’in yüzüne bakmakta zorlanıyor gibiydi.

“Nereden başlayacağımı bilemiyorum,” dedi Deniz, elleriyle oynayarak.
“Baştan başla. Neden bir anda kayboldun? Neden tek bir kelime etmeden beni terk ettin? Beni bu kadar kolay silebildin mi hayatından?” Elif’in sesi titriyordu, içindeki tüm öfke ve acı yüzeye çıkmak için bastırıyordu.

Deniz derin bir nefes aldı. “Seni silebildiğimi mi sandın? O günler… her gün bir kum tanesi gibi içimde savruldum. Seni terk etmek, hayatımın en zor, en acı kararıydı.”
Elif alaycı bir şekilde güldü. “Zor mu? Sanki bana bir seçenek sundun.”

Deniz gözlerini kapattı, sonra tekrar açtı. “Babama ait olan tekstil fabrikası, hatırlarsın, o zamanlar büyük borç içindeydi. Krizden sonra, tamamen çöktü. Babam bir gecede her şeyini kaybetti, sonra da kalp krizi geçirdi. Annem perişan haldeydi. Bir anda, tüm yük benim omuzlarıma bindi, Elif. Kardeşimin okulu, annemin ilaçları, babamın tedavi masrafları… O zamanlar sen mimarlık eğitimine yeni başlamıştın, hayallerin vardı. Ben de hukuk fakültesindeydim, kendi hayallerim vardı.”

Elif, kaşlarını çattı. Bu kısmı hiç bilmiyordu. Deniz’in ailesi hakkında hep iyi şeyler biliyordu.
“Annem ve babam bana asla söylememi tembih ettiler. Gurur meselesiydi onlar için. ‘Kimseye bir şey söyleme, hele Elif’e hiç’ dediler. Ben de… ben de o an düşündüm ki, seni bu batağın içine çekemezdim. Seni benden daha çok seven, sana daha iyi bir hayat verebilecek biri olabilirdi. Ben, bir anda her şeyini kaybetmiş, borç içinde bir adamdım. Sana bunu nasıl yapardım? Sana bir gelecek sunamayacakken, nasıl elini tutmaya devam edebilirdim?”

Elif’in boğazı düğümlenmişti. Kalbindeki o demirden duvar, sanki yavaş yavaş çözülüyordu. Deniz’in gözleri dolmuştu, yüzünde geçmişin izleri net bir şekilde okunuyordu.
“O gün sana ne kadar kötü davrandığımı biliyorum. Biliyorum ki, beni kötü biri gibi görmeni istedim. Öfkelenmeni istedim. Çünkü o zaman, benden nefret etmen, beni sevmekten daha kolay olurdu senin için. Benden uzaklaşırsın, kendi hayatına bakarsın diye düşündüm. Gittim, Elif. Ankara’da, küçük bir kasabadaki amcamın yanına sığındık. Ben de bir tekstil atölyesinde, en basit işlerden başladım. Geceleri de uzaktan eğitimle işletme okudum. Yavaş yavaş, tekrar sıfırdan kurdum her şeyi. Kimseye yük olmadan, kendi başıma.”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. On yıl boyunca taşıdığı öfke, yanlış anlaşılmanın acı tadıyla birlikte yavaş yavaş eriyordu. O, Deniz’in korkak, sorumsuz bir adam olduğunu sanmıştı. Oysa o, sevdiklerini korumak için kendi aşkından vazgeçen, büyük bir yükün altına giren bir adamdı.

“Neden aramadın? Neden tek bir mesaj bile atmadın bunca yıl?” diye sordu Elif, sesi bir fısıltıdan ibaretti.
“Aradım, Elif. Yüzlerce kez aradım. Telefonumu açmadın. Mesajlarıma cevap vermedin. Sonra anladım ki, beni hayatından silmişsin. Belki de bu en iyisiydi. Ben de… kendi kendime yemin ettim. Seni tekrar hak edene kadar, karşına çıkmayacaktım. Ama İstanbul’a gelince, senin adını duyunca, o serginin davetiyesinde fotoğrafını görünce… kalbime söz geçiremedim. Sadece görmek istedim seni. Bir kez daha, uzaktan.”

Elif mendilini alıp gözyaşlarını sildi. Yılların birikmiş acısı, şimdi bambaşka bir şekilde akıyordu. “Bunca yıl,” diye mırıldandı. “Bunca yıl… ben seni düşündüm. Ne kadar basit bir adam olduğunu, beni nasıl yarı yolda bıraktığını. Oysa sen…”

Deniz ellerini uzattı, Elif’in ellerini nazikçe kavradı. “Elif, ben hâlâ aynı adamım. Sadece, şimdi biraz daha tecrübeliyim. Ve ne olursa olsun, seni asla unutmadım. Seni asla sevmeyi bırakmadım.”

Bu sözler, Elif’in kalbinin en derinlerine işledi. Yıllar süren sessizliğin ve ayrılığın ardından gelen itiraf, yıkılan duvarların ardında yepyeni bir boşluk değil, yeşermeye hazır bir toprak yaratmıştı. Ancak Elif, hayatına ördüğü duvarların bu kadar çabuk yıkılmasından korkuyordu. Kalbini tekrar bu kadar savunmasız bırakmaya hazır mıydı?

“Ben de… ben de seni unutamadım Deniz,” dedi Elif, dürüstlüğün acısıyla yüzleşerek. “Ama o kadar çok acı çektim ki… Tekrar güvenmekten korkuyorum.”
“Anlıyorum. Hakkın var. Benim için de kolay değil. Şimdi, o zamanlar hayal ettiğim gibi bir hayatım var. İşlerim yolunda, ailem güvende. Ama o hayatın içinde sen yoksun. Ve sensiz, bir yanı hep eksik kalıyor.”

Kafenin kalabalığı, Boğaz’ın hafif rüzgarı, tümü anlamsızlaşmıştı. Onlar, kendi dünyalarında, geçmişin gölgesinde bir aradaydılar. Elif, Deniz’in ellerindeki sıcaklığı hissediyordu. Bu sıcaklık, hem tanıdık hem de ürkütücüydü. Yeni bir başlangıç mıydı bu, yoksa sadece geçmişin hüzünlü bir tekrarı mı?

“Ne yapacağız şimdi?” diye sordu Elif, sesi neredeyse fısıltıydı.
Deniz gülümsedi, bu kez içten bir gülümseme. “Hatırlıyor musun? Üniversite yıllarında, ‘Bir gün mutlaka gideceğiz,’ dediğimiz bir yer vardı. Kapadokya.”
Elif’in gözleri kocaman açıldı. Kapadokya, hayalleriydi. Hiç gidememişlerdi. Ayrılıkları, o hayali de buzla kaplamıştı.
“Kapadokya mı?”
“Evet. Bu sefer, kaçıp gitmek için değil, yeni bir başlangıç için gidelim. Bu, bizim ikinci şansımız olabilir, Elif. Ama bu sefer, her şey açık ve net olacak. Geçmişi geride bırakıp, yeniden başlamaya cesaret edebilir miyiz? Kum saatini ters çevirmeye?”

Elif, Deniz’in gözlerindeki umudu, kararlılığı ve derin aşkı gördü. Kalbi hâlâ korkuyordu, ama içinde bir yerlerde, küllerinden doğan bir umut kıvılcımı da parlamıştı. On yıl önce, hayatının en büyük acısını yaşamıştı. Şimdi, belki de en büyük mucizesi kapısını çalıyordu. Kum saati ters dönmüştü ve kumlar yavaşça akmaya başlamıştı. Belki de bu kez, kumlar doğru hikayeyi yazacaktı.

Elif, Deniz’in elini daha sıkı tuttu. “Evet,” dedi, gözleri parlayarak. “Evet, gidelim. Kum saatini ters çevirelim, Deniz.”
İkisi de biliyordu ki, bu yeni bir aşk değil, küllerinden yeniden doğan bir hikaye olacaktı. Ve bu hikayenin her satırı, geçmişin yaralarıyla yazılacak, geleceğin umuduyla mühürlenecekti.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık