aile draması

Kül Altındaki Ateş

8 dakikalık okuma · 1521 kelime

Toprağın altındaki huzur, üzerindeki karmaşayı dindirmeye yetmiyordu. Cem, soğuk mermer taşın üzerinde yazan Elif adını okurken, ciğerlerine dolan havayı bile zehirli hissediyordu. Üç yıl. Tam üç yıl olmuştu Elif gideli. Ama zamanın iyileştirici gücü, Cem’in kalbindeki boşluğu doldurmaktan çok, onu derinleştirmeyi başarmıştı. Her geçen gün, Elif’in gülüşü biraz daha soluklaşıyor, sesi biraz daha uzaktan geliyordu ve bu durum, Cem’in acısını dindirmek yerine, bir panik hâli yaratıyordu; sanki onu tamamen kaybedecekmiş gibi.

Kabrinin yanındaki kuru otlara ilişen bir gölgeyle irkildi. Aslı’ydı. Elif’in küçük kız kardeşi. Kardeşi kadar olmasa da Elif’e çok benzeyen kumral saçları, aynı renkteki ela gözleri vardı. Ama Elif’in enerjik ve neşeli tavrının aksine, Aslı daha içine kapanık, daha melankolikti. Kardeşinin yasını, Cem gibi derinden yaşıyordu. Elinde bir demet beyaz karanfille, yavaşça Cem’in yanına oturdu. Aralarında, her ziyaretlerinde olduğu gibi, tarifsiz bir sessizlik vardı. Bu sessizlik, Elif’in ortak anılarıyla, paylaşılan acıyla ve asla dile getirilmeyen bir şeylerle doluydu.

“Yine geç kaldım,” dedi Aslı, sesi fısıltı gibiydi. “İşten zor sıyrıldım.”
Cem sadece başını salladı. Konuşmaya gücü yoktu. Her kelime, boğazına takılan bir yumru gibiydi.
Aslı, elindeki çiçekleri Elif’in mezar taşına dikkatlice yerleştirdi. Parmakları, mermerin soğuk yüzeyine değdi. “Onu çok özledim abi,” dedi Aslı, gözleri Cem’in gözlerine çevrilmişti. “Her gün daha çok.”
Cem, Aslı’nın gözlerinde kendi acısının bir yansımasını gördü. O gözler, hem Elif’in hem de kendi kederini taşıyordu. O an, Aslı’nın ela gözlerinde sadece hüzün değil, bir gölge daha olduğunu fark etti. Anlayamadığı, tanımlayamadığı, ama varlığını hissettiği bir gölge. Belki de bu, sadece kendi zihninin Elif’e olan özlemini başka bir yüzde arayışıydı.

Elif’in vefatından sonra Cem, Elif’in ailesiyle daha da yakınlaşmıştı. Onlar için, Cem hâlâ aileden biriydi, Elif’ten kalan bir parçaydı. Haftada birkaç kez akşam yemeğine gidiyor, onlarla dertleşiyordu. Aslı da bu yemeklerde hep vardı. Başlangıçta bu ziyaretler, Cem’in Elif’e olan bağlılığının ve ailesine duyduğu saygının bir göstergesiydi. Ancak zamanla, bu buluşmalar Aslı ile arasında farklı bir köprü kurmaya başlamıştı.

Aslı, Cem’in Elif’in eşyalarını toplamasına yardım ederdi. Elif’in gardırobundaki renkli elbiseleri katlarken, onun parfümünü sıktığı fularları kutulara yerleştirirken, ikisi de derin bir sessizliğe bürünürdü. Ama bu sessizlik, zamanla paylaşılan anıların ötesine geçti. Bir akşam, Elif’in eski bir fotoğraf albümüne bakarlarken, Aslı Cem’in eline uzanmıştı. Parmakları, bir an için Cem’in eline değmişti. O an, Cem’in zihninde bir şimşek çakmış, vücudunda garip bir ürperti hissetmişti. Sanki Elif’in ruhu, o dokunuşla bedenine geri dönmüş gibiydi. Ama hayır, bu Elif değildi. Bu, Aslı’ydı.

Aslı da o gece benzer bir karmaşa yaşamıştı. Cem’in elindeki sıcaklık, içini yakıp geçmişti. Çocukluğundan beri ablasının eşi olarak gördüğü, hep uzaktan hayran olduğu bu adam, şimdi onunla aynı acıyı paylaşıyor, ona sığınıyordu. Ve Aslı, bu yakınlaşmanın getirdiği beklenmedik duygularla mücadele ediyordu. Suçluluk hissi, kalbini kemiriyordu. Ablasına ihanet etmek miydi bu? Yoksa sadece ortak bir acının getirdiği bir yakınlık mıydı? Cevapları bulmak zordu.

Kış gelip çatmıştı. Şehrin gri bulutları, Cem’in ruh hâlini iyice karartıyordu. Elif’in doğum günü yaklaşıyordu. Cem, o günü düşünmek bile istemiyordu. Elif’siz bir doğum günü, anlamsızdı.
Aslı, Cem’in bu hâlini fark etmişti. Bir akşam, Cem’i aradı. “Abi, bu cuma akşamı bizde yemek var. Annem seni de bekliyor.”
Cem nazikçe reddetmeye çalıştı. “Aslı, biliyorsun… Elif’in doğum günü haftası. Pek havamda değilim.”
“Biliyorum abi,” dedi Aslı, sesi yumuşaktı. “Ama belki de bu yüzden gelmelisin. Yalnız kalma. Hepimiz bir aradayken daha iyi gelir.”
Cem, Aslı’nın sesindeki o ısrar karşısında direnemedi. Elif’in ailesi, ona ilaç gibi geliyordu. En azından, Elif’le ilgili konuşabilecek, anıları tazeleyebilecekti. Belki de bu, acısını biraz olsun hafifletirdi.

Yemek, her zamanki gibi hüzünlü ve anı doluydu. Elif’in en sevdiği yemekler yapılmış, onun fotoğrafları ortaya çıkarılmıştı. Cem, Elif’in babasının gözlerindeki kederi, annesinin titreyen sesini gördükçe, kendi acısının ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anlıyordu.
Yemek sonrası, herkes salonda oturmuş, eski anıları konuşuyordu. Cem’in gözleri, Elif’in en sevdiği koltukta oturan Aslı’ya takıldı. Aslı, elinde bir fotoğraf tutuyordu; Elif’in çocukluk fotoğrafıydı. Gözleri dolu doluydu.
Geç saatlere kadar oturdular. Cem, yorgunluğun ve hüzünlü anıların etkisiyle biraz da alkolün etkisiyle uyuşmuş hissediyordu. Aslı, Cem’in gideceğini anlayınca, “Abi, ben seni kapıya kadar geçireyim,” dedi.
Kapıda vedalaşırken, dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı. Aslı, Cem’in paltosunu uzattı. Ellerinin birbirine değdiği o an, önceki seferkinden çok daha farklıydı. Bir elektrik akımı gibi, ikisinin de bedenini sarmıştı. Cem, Aslı’nın gözlerindeki o gölgenin şimdi ne anlama geldiğini net bir şekilde hissetti. Bu, yalnızca hüzün değildi. Bu, bir arzu, bir çekimdi.
“Kendine dikkat et abi,” dedi Aslı, sesi fısıltı gibiydi.
Cem, içinden bir sesin onu durdurmaya çalıştığını hissetti. Ama vücudu, mantığına karşı geliyordu. Yavaşça elini uzattı, Aslı’nın yanağına dokundu. Aslı irkilmedi, aksine gözlerini kapattı. Cem, parmağını Aslı’nın yanağında gezdirirken, sanki Elif’e ihanet ediyormuş gibi bir suçluluk hissiyle yanıp tutuştu. Ama aynı zamanda, uzun zamandır hissetmediği bir canlılık da tüm benliğini sarmıştı.
Dudakları, Aslı’nın dudaklarına değdiğinde, dünya bir anlığına durdu. Bu öpücük, hem masumiyetle hem de yasakla doluydu. Tuzluydu, gözyaşlarının tadını taşıyordu. Aslı’nın titreyen dudakları, Cem’in dudaklarına karşılık verdiğinde, ikisi de karanlık bir uçuruma sürüklendiğini biliyordu. Ama o an, geri dönüş yoktu.

Ertesi sabah, Cem kendini Elif’e ihanet etmiş gibi hissetti. Kalbinde, hem ateşli bir arzu hem de soğuk bir pişmanlık yan yana duruyordu. Aslı ile yaşadığı o an, onun için hem bir kurtuluş hem de bir lanetti. Elif’in hayaleti, her köşede onu izliyormuş gibiydi.
Aslı da benzer duygular içindeydi. Gözlerini her kapattığında, ablasının gülümseyen yüzünü görüyor, sonra o yüzde bir hayal kırıklığı ifadesi belirdiğini hayal ediyordu. Yatağında dönüp durdu, uyku tutmadı. Cem’e karşı hissettiği bu çekim, hem doğru hem de yanlış geliyordu. Ablasının kaybıyla boşalan yeri doldurmaya mı çalışıyordu? Yoksa bu, gerçekten ablasının hayatından sonra, onunla aralarında filizlenen, bambaşka bir şey miydi?

İkisi de birbirlerinden kaçmaya çalıştı. Telefon aramalarına karşılık verilmedi, mesajlara geç cevaplar yazıldı. Ama kader, onları sürekli bir araya getiriyordu. Aile yemekleri, Elif’in mezar ziyaretleri, ortak arkadaşlar… Her karşılaşmada, o öpücüğün gölgesi aralarındaki her kelimeye siniyor, her bakışa anlam yüklüyordu.
Bir gün, Aslı Cem’e bir mesaj attı: “Konuşmamız lazım. Akşam kafede buluşalım mı?”
Cem, randevuya gitmemek için sayısız bahane uydurabilirdi. Ama gidemedi. İçindeki o karmaşık duygu, onu Aslı’ya çekiyordu.
Kafenin loş ışıkları altında, ikisi de gergindi.
“Cem,” dedi Aslı, sesi titriyordu. “Ben… Ben çok üzgünüm. O gece… Ben de neye uğradığımı şaşırdım.”
Cem, Aslı’nın sözünü kesti. “Üzgün olma Aslı. Benim de payım vardı. Belki de ikimiz de o an, bir anlığına… zayıf düştük.”
“Zayıflık mıydı sadece?” diye sordu Aslı, gözleri Cem’in gözlerine kilitlenmişti. “Benim için öyle değildi Cem. Ben… Ben sana karşı hep farklı duygular besledim. Elif varken de, sonra da. Ama bu… Bu doğru değil. Ablama ihanet.”
Cem’in kalbi sıkıştı. Aslı’nın itirafı, kendi bastırdığı duygularını yüzeye çıkarmıştı. “Ben de Elif’i seviyordum Aslı. Onu çok sevdim. Ama o gittikten sonra… Ben boşluktaydım. Sen geldin. Seninle Elif’i anarken, seni tanıdım. Ve ben… Ben de sana karşı bir şeyler hissetmeye başladım. Bu korkunç. Bu iğrenç. Ama gerçek.”
İkisi de sessiz kaldı. Etraflarındaki insanların kahkahaları, bardak sesleri, uzak bir uğultuya dönüştü. Onların dünyası, o an sadece ikisinden ibaretti.
“Ne yapacağız Cem?” diye fısıldadı Aslı, gözünden bir damla yaş süzülürken. “Böyle devam edemeyiz. Bu hem ona haksızlık, hem de bize.”
“Biliyorum,” dedi Cem, sesi boğuktu. “Ama ayrı kalmak… O da bir işkence gibi geliyor.”
“O zaman… o zaman ne yapacağız?” diye sordu Aslı, çaresizce. “Ablamın hayaleti aramızda dururken, nasıl birbirimize yaklaşabiliriz?”
Cem, derin bir nefes aldı. “Belki de artık hayaletlerle yüzleşmenin zamanı gelmiştir Aslı. Belki de bu kadarını, o bile affederdi.”
Aslı’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Cem’in ne demek istediğini anlamıştı. Bu, sadece bir öpücüğün ötesine geçmek demekti. Bu, topluma, aileye, ölen bir sevgiye karşı gelmek demekti. Bu, Elif’in gölgesinden kurtulup, kendi güneşlerini yaratmaya çalışmak demekti.

O geceki konuşmalar, sonraki haftalarda devam etti. İkisi de bu ilişkinin imkansızlığını, getireceği acıları ve yıkımı biliyordu. Aileleri, arkadaşları, hatta Elif’in anısı… hepsi onlara karşı duracaktı. Cem, kendini Elif’in anısına ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Aslı ise ablasının hayatının bir parçası olan adama aşık olduğu için suçluluk duyuyordu. Ama birbirlerinden uzak durmayı denedikçe, aralarındaki çekim daha da güçleniyordu. Boşluktaki iki insan, birbirini bulmuştu ve bu boşluk, ne yasla ne de acıyla doldurulabilirdi. Sadece yeni bir duyguyla.

Bir akşam, Cem’in evinde, Elif’in favori filmini izliyorlardı. Film bitince, uzun bir sessizlik oldu. Aslı, koltukta Cem’e yaklaştı, başını omzuna yasladı. “Cem,” dedi. “Ben yapamam. Ben seni bırakamam.”
Cem, Aslı’nın saçlarını okşadı. “Ben de seni Aslı. Biliyorum, bu yanlış. Ama bazen doğru bildiğimiz her şeyden daha güçlü şeyler vardır.”
“Ablam ne derdi biliyor musun?” diye sordu Aslı, sesi boğuktu. “O hep hayatın devam ettiğine inanırdı. Mutluluğun peşinden gitmek gerektiğini söylerdi. Belki de… Belki de bizi anlardı.”
Cem’in gözleri doldu. Elif’in hayaleti, şimdi bir suçlama figürü olmaktan çıkmış, onları anlayan, onlara yol gösteren bir ruh hâline bürünmüştü sanki.

Karar, sessizce verilmişti. Zor olacaktı. İnanılmaz derecede zor. Ama hayatlarında ilk kez, ikisi de kendileri için, kendi mutlulukları için bir adım atmaya karar vermişti.
Bir sonraki aile yemeğinde, atmosfer her zamankinden ağırdı. Aslı’nın annesi, Elif’in bir anısından bahsederken Cem’e gülümsedi. “Sen de bizim oğlumuz gibisin Cem. Bizi hiç yalnız bırakmadın. Elif de cennette seni hep izliyordur.”
Cem, Aslı ile göz göze geldi. Aslı’nın bakışlarında kararlılık, ama aynı zamanda derin bir hüzün vardı. Cem de başını salladı, boğazında düğümlenen sözcükleri yutkunarak. Henüz değil. Henüz bu kasırgayı yaratmaya hazır değillerdi. Ama biliyorlardı ki, bu sırrı daha fazla taşıyamayacaklardı. Külün altındaki ateş, er ya da geç yüzeye çıkacak, etrafındaki her şeyi yakacaktı. Ve o an geldiğinde, Cem ve Aslı, birbirlerinin ellerini sıkıca tutarak, bu yangının ortasında durmaya kararlıydılar.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top