Aile Draması

Koparılan Kökler

8 dakikalık okuma · 1318 kelime

Toprağın o keskin, buruk kokusu, yağmurdan sonra her yükseldiğinde, Aylin’in burun direğini sızlatıyordu. Aradan geçen yirmi iki yıla rağmen, sanki dün yaşanmış gibi, o anıları taze tutuyordu. O koku, sadece bir yağmur sonrası değil, kayıp bir çocuğun, yitip giden bir yuvanın ve hiç dinmeyen bir acının remziydi. Her yeni gün, takvimden kopan her yaprak, onu Elif’ini kaybettiği, hayatının durduğu o güne bir adım daha yaklaştırıyordu.

O gün, her şeyin bittiği gün değildi Aylin için, her şeyin başladığı gündü. Kaybın, arayışın, ve umudun bitmek bilmeyen döngüsünün başlangıcı. Doğu Anadolu’daki küçük köylerinden İstanbul’a sürüklenmişti hayatları. Deprem, sadece evlerini değil, ailelerini, kimliklerini, geleceğe dair tüm hayallerini de yerle bir etmişti. Selim, kocası, yıkılan duvarların altında kalmış, Aylin ise üç yaşındaki Elif’i son anda enkazdan çekip çıkarmaya çalışırken, küçük kızın elinden kayıp gidişini izlemek zorunda kalmıştı. O kargaşada, o kaosun ortasında, Elif kaybolmuştu. Bir daha hiç bulunamamıştı.

Aylin, o günden sonra ne uyku uyuyabilmiş, ne de tam anlamıyla nefes alabilmişti. Yıllarını dernek kapılarında, kayıp ilanlarında, her umut kırıntısının peşinde harcadı. İstanbul’da küçük bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyor, kazandığı her kuruşu Elif’i aramaya harcıyordu. Gözleri her sokakta, her çocuk parkında Elif’i arıyordu. Şimdi yirmi beşine gelmiş, belki de bambaşka bir hayata sahip olan Elif’ini. Biliyordu, bir gün bulacaktı onu. Bu, bir anne sezgisi değildi, bu, bir yaşama amacıydı.

*****

Şehir merkezindeki küçük, butik bir galerinin loş ışıkları altında, Zeynep’in fotoğrafları duvardan sanki birer ruh gibi bakıyordu. “Kökler ve Yüzler” adını verdiği bu sergi, Anadolu’nun dört bir yanından insan hikâyeleri sunuyordu. Yaşlı eller, kırışık yüzler, gözlerdeki derin hüzünler… Zeynep, her bir portreye kendi ruhundan bir parça katıyordu. Genç bir fotoğrafçı olarak hızla tanınmıştı, eserleri hep bir “arayıcı” ruh taşıyordu. O da ne aradığını bilmiyordu aslında, ama içinde sürekli bir boşluk, bir kopukluk hissi vardı. Sanki bir parçası eksikti, bir yerden kopmuştu. Bu yüzden hep kökleri, aidiyeti sorgulayan hikâyelere yöneliyordu.

Serginin açılış günü, Lale de oradaydı. Aylin’in yirmi yıllık dostuydu Lale, bir zamanlar aynı mahallede oturmuşlardı. Şimdi ise yerel bir gazetede kültür sanat editörlüğü yapıyordu. Zeynep’in çalışmalarını incelerken, özellikle bir fotoğrafın önünde durdu. Yaşlı, tülbentli bir kadının yüzüydü bu. Kadın, loş bir odada, sanki gözlerini kapatmış, uzaklara dalmıştı. Fotoğrafın altında küçük bir açıklama vardı: “Doğu Anadolu’da, küçük bir köyde rastladığım bu teyze, kaybettiği gelininin, yirmi iki yıl önceki depremde enkaz altında kalan torununa söylediği bir ninniden bahsetti. Sesindeki melodi, sanki zamanı dondurmuştu.”

Lale’nin nefesi kesildi. Yirmi iki yıl. Deprem. Kayıp çocuk. Aylin’in hikayesiyle ürkütücü bir benzerlik taşıyordu bu. Aylin’in Elif’ine söylediği, kimselerin bilmediği o özel ninni, sadece Elif’in oyuncak bebeğinin kulağına fısıldadığı bir melodi. “Uyusun da büyüsün, ninni, küçük meleğim benim…” O melodiydi Lale’yi etkileyen. Zeynep’in bu ninninin tam melodisini bilmesi imkânsızdı, sadece teyzenin söylediği bir ninniydi. Ancak, içindeki bir his, onu Zeynep ile konuşmaya itti.

Açılışın kalabalığında Zeynep’i buldu Lale. “Fotoğraflarınız harika, özellikle bu teyzenin hikayesi beni çok etkiledi,” dedi. “Ninniden bahsetmişsiniz, o ninninin melodisini duydunuz mu? Özel bir şey miydi?”
Zeynep gülümsedi. “Evet, gerçekten çok özeldi. Hatta ben çocukken, sanki bir yerlerden duymuşum gibi tanıdık geldi bana. Sanki içimde bir melodi yükseldi. Köydeki yaşlı teyzenin sesiyle birlikte, çocukluğumda bir oyuncağıma söylediğim bir melodi gibi… Garip bir histi.”
Lale’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. “Çocukluğunuzda mı? Peki, ne zaman doğdunuz, nerelisiniz?”
Zeynep, sorunun ani ve kişisel oluşuna şaşırmıştı ama içtenlikle cevap verdi. “Ben yirmi beş yaşındayım. Küçük bir kasabada, Canan ve Murat adında harika insanlar tarafından büyütüldüm. Onlar benim ailem.” Bir an durdu, hafifçe gülümsedi. “Gerçek annem ve babamla ilgili pek bir şey bilmiyorum. Beni küçükken bir deprem sonrası kurulan yetimhanelerden birinden almışlar. Sanırım üç yaşlarındaymışım.”

Lale’nin başı döndü. Yirmi beş yaş. Üç yaşındayken yetimhaneden alınmış. Yirmi iki yıl önce. Deprem. Ninni. Bütün taşlar tıkır tıkır yerine oturuyordu. Zeynep’in sol bileğindeki yıldız şeklindeki küçük ben de dikkatini çekmişti. Aylin, Elif’inin o benini defalarca anlatmıştı ona.

Ertesi gün, Lale, soluğu Aylin’in atölyesinde aldı. Aylin, dikiş makinesinin başında, solgun yüzü ve yorgun gözleriyle kumaşları dikiyordu. Lale, lafı uzatmadan, Zeynep’ten, sergisinden, ninniden ve beninden bahsetti. Aylin önce donup kaldı, sonra titremeye başladı. Yıllardır süren o umutsuz bekleyişin, şimdi somut bir ihtimal olarak karşısına dikilmesi, hem korkutucu hem de mucizeviydi.

“Beni ona götür, Lale. Hemen!” sesi fısıltı gibi çıktı.

*****

Zeynep, Lale’den gelen “sanat ve yaşam üzerine bir söyleşi” teklifini kabul etmişti. Gazete adına gelecekti Lale, ancak yanında “deprem sonrası kayıp çocuklar üzerine bir proje yürüten” bir arkadaşının da olacağını söylemişti. Aylin, kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atarken, Lale’nin peşi sıra Zeynep’in stüdyosuna girdi.
Zeynep, sade bir kazak ve kot pantolon giymiş, samimi bir gülümsemeyle onları karşıladı. Gözleri… Aylin’in gözleri… Aylin, içinden “Elif’im” diye haykırdı. O gözler, Selim’in gözleriydi, kendi gözleriyle buluştuğunda oluşan o tanıdık ifade. Ama Zeynep’in yüzünde, Aylin’in yıllardır baktığı kendi yansımalarında gördüğü acı yoktu. Onun gözlerinde merak, yaşam sevinci ve hafif bir hüzün vardı.

Konuşma akıp giderken, Aylin sessizdi, sadece Zeynep’i izliyordu. Zeynep’in el hareketleri, saçını kulağının arkasına atışı, bardağı tutuşu… Her ayrıntı, Aylin’in hafızasındaki Elif’le çakışıyordu. Ve sonra, Zeynep, konuşurken kolunu kaldırdığında, bileğindeki o yıldız şeklindeki ben, tüm çıplaklığıyla Aylin’e gülümsedi. Aylin’in gözleri doldu, nefesi kesildi. Masanın altından Lale’nin elini sıktı.

“Zeynep,” dedi Aylin, sesi titriyordu. “Ben size bir şey sormak istiyorum. Çocukken, bir oyuncağınıza söylediğiniz bir ninni var mıydı?”
Zeynep şaşkınlıkla Aylin’e baktı. “Evet, aslında var. Garip bir şekilde, o köydeki teyzenin söylediği melodiye çok benziyordu. Sürekli tekrarladığım, kendi kendime mırıldandığım bir melodiydi. Hatta hala bazen farkında olmadan dilime gelir.”
Aylin gözlerini kapatıp açtı, derin bir nefes aldı. “Bana o ninninin ilk kelimelerini söyleyebilir misiniz?”
Zeynep, hafifçe tebessüm etti, belki de bu garip kadının tuhaf isteğine uyuyordu. Sonra kısık bir sesle mırıldandı: “Uyusun da büyüsün, ninni, küçük meleğim benim, uyanmasın hiç…”
Aylin’in omuzları sarsıldı, ağzını eliyle kapattı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. O ninni, Selim’in Elif’e özel olarak uydurduğu, sadece onların üçünün bildiği bir melodiydi. “Uyanmasın hiç,” kısmı, Selim’in Elif’i uyurken izlerken söylediği özel bir cümleydi. Bu bir tesadüf olamazdı.

“Elif’im…” diye fısıldadı Aylin, sesi acıyla karışık bir sevgi yumağıydı. “Ben senin annenim, Elif’im.”

*****

Zeynep’in dünyası o anda ikiye bölündü. Bir yanda sevgi dolu ailesi Canan ve Murat, onlara olan sadakati; diğer yanda ise hiç tanımadığı, kalbine bir anda dolan, bir ömür onu aramış bu kadın, Aylin. Şok, öfke ve tarifsiz bir kafa karışıklığı içindeydi. Aylin’in getirdiği eski fotoğraflar, aile yadigarı minik bir kumaş bebek, hepsini titreyen elleriyle inceledi. DNA testi yapıldı, sonuç pozitif geldiğinde, Zeynep’in tüm direnişi kırıldı.

Zeynep, aylarca sürecek zorlu bir sürecin içine girdi. Aylin, geçmişin tüm parçalarını önüne serdi. Elif’in üç yaşındaki anılarını, Selim’in anılarını, depremin o korkunç gününü… Zeynep, duydukça kalbinde bir yerlerin sızladığını, o bilinmeyen boşluğun şimdi anlam kazandığını hissetti. Ama Canan ve Murat’ı da terk edemezdi. Onlar ona hayat vermiş, ona sevgi dolu bir yuva sunmuştu.

Bir akşam, Zeynep, Canan ve Murat’ın evinde oturmuş, sessizce çaylarını yudumlarken, Canan’ın gözlerinin dolduğunu gördü. “Kızım,” dedi Canan, sesi titriyerek. “Biz seni çok sevdik. Senin annesiz, babasız büyümemen için elimizden geleni yaptık. Şimdi gerçek annen ortaya çıktı. Ne yapacağını bilemiyoruz. Biz seni kaybetmek istemeyiz ama onun da hakkı…”
Murat, eşinin elini sıktı. “Biz seni anlıyoruz kızım. Zor bir durum. Sen ne hissediyorsan onu yap. Bizim için önemli olan senin mutluluğun.”

O gece, Zeynep sabaha kadar uyuyamadı. İçindeki sesler, anılar, duygular birbirine karışmıştı. Yıllardır süren o arayışın kendi içinde de var olduğunu fark etti. Fotoğraflarında yansıttığı “kökler” teması, aslında kendi köklerini arayışının bir yansımasıydı.

Güneş doğarken, bir karar verdi. Bu, iki aileyi de kucaklayan, karmaşık ama sevgi dolu bir karar olacaktı. Ne Aylin’i terk edecekti, ne de Canan ve Murat’ı. O artık, iki köklü bir ağaçtı. Bir kökü geçmişinde, kaybettiği ailesinde; diğer kökü ise onu büyüten, ona hayat veren ailesinde.

Zeynep, önce Aylin’i aradı. “Anne,” dedi, bu kelime ilk kez bu kadar doğal çıkmıştı dudaklarından. “Seninle bir kahvaltı yapmak istiyorum. Ve sonra, Canan annemlerle ve Murat babamlarla tanışmanı istiyorum.”
Aylin, telefonun diğer ucunda hıçkırıklara boğuldu. Yirmi iki yıllık bekleyişin, sonsuz acının ve umudun, şimdi yeni bir başlangıca dönüştüğünü hissediyordu. Kayıp Elif’i geri dönmemişti belki, ama yepyeni bir Zeynep, onun kızı olarak, hayatına giriyordu. Bu, mükemmel bir son değildi. Ama yeni bir başlangıçtı. Koparılan kökler, şimdi birbirine dolanarak, daha da güçlü bir ağaç oluşturacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık