yasak aşk

Kirpik Uçlarında Saklı Kalan

8 dakikalık okuma · 1492 kelime

Elif’in hayatı, boğazın soğuk rüzgârları gibi keskin ve belirgin çizgilerle çizilmişti; çizgiler ki, kendisinin değil, ailesinin, geleneklerinin ve “el âlem ne der”in mürekkebiyle atılmıştı. Her sabah, uyanır uyanmaz penceresinden gördüğü İstanbul siluetine kısa bir bakış atar, sonra bu devasa, modern şehrin kendisine rağmen nasıl da küçük bir kasaba gibi yaşadığını düşünürdü. Henüz yirmi altı yaşındaydı ama kalbindeki fısıltılar kırklı yaşlarında bir kadının yorgunluğunu taşıyordu.

Üç ay sonra evlenecekti. Müstakbel eşi Can, Elif’in ailesinin onayladığı, dürüst, çalışkan bir adamdı. Onların uzaktan akrabasıydı üstelik; bu, Elif’in ailesi için her şeyden önemliydi. Can, Elif’i seviyordu, bunu biliyordu. Belki tutkulu bir aşk değildi, belki ruhuna dokunmuyordu ama Elif’e güven veriyordu. Can’ın sevgisi, annesinin pürüzsüz ütülediği bir masa örtüsü gibiydi: düzgün, temiz, her şey yerli yerinde. Ama Elif’in ruhu, o örtünün altına gizlenmiş, dikişleri sökülmeye yüz tutmuş, yıpranmış bir resimdi. Kumaş tasarımları yaptığı atölyede geçirdiği saatler, onun için bir kaçış tüneliydi adeta. Renklerin, desenlerin dünyasında, ait olmadığı bir geleceğin ağırlığından sıyrılıyordu bir nebze olsun.

Düğün hazırlıkları hızlandıkça, Elif’in üzerindeki baskı da artıyordu. Annesi Zehra Hanım, her gün gelinlik modelleri, davetiye örnekleri, düğün salonu menüleriyle ilgili bitmek bilmeyen konuşmalarla geliyordu karşısına. “Elifciğim, Can iyi çocuktur. Ailemizden, terbiyeli. Ne güzel bir yuva kuracaksınız. Ne isteyeceksin başka?” Zehra Hanım’ın bu cümleleri Elif’in beyninde sürekli yankılanıyor, genç kadının kendi isteklerini sorgulamasını engelliyordu. Oysa Elif’in istediği şey; kalbinin fısıltılarını duymak, ruhunu okşayacak bir dokunuş hissetmekti.

Bir cuma akşamı, apartmanın kapısından girerken, merdivenlerde daha önce görmediği bir adamla karşılaştı. Adamın elinde bir kutu kitap, diğerinde anahtar vardı. Kahverengi gözleri, kısa kesilmiş dağınık saçları, yorgun ama bir o kadar da meraklı bir ifade taşıyordu.

“Merhaba,” dedi adam, hafifçe gülümseyerek. “Ben Mert. Yeni taşındım, üst kat komşunuz.”

Elif’in kalbi, bir an için duraksadı. “Merhaba, ben Elif. Hoş geldiniz.”
Mert’in bakışları, bir an Elif’in elindeki eskiz defterine takıldı, sonra hızla tekrar gözlerine döndü. “Sanatla ilgileniyorsunuz sanırım?”
Elif, şaşkınlıkla defterini kendine bastırdı. “Evet, biraz.”
“Ne güzel,” dedi Mert içten bir sesle. “Umarım rahat edersiniz.”
“Teşekkür ederim.”

Mert, gürültülü eşyalar taşıyan nakliye görevlilerini işaret ederek özür diledi, sonra apartmanın alt katına doğru ilerledi. O hafta sonu, Elif’in evinin alt katından gelen hafif piyano sesleri, genç kadının odasına sızmaya başladı. Klasik eserler, bazen hüzünlü caz melodileri… Bu sesler, Elif’in kuru hayatına damlayan ilk yağmur damlaları gibiydi.

Sonraki haftalarda, Elif ve Mert’in yolları sık sık kesişti. Bazen merdivenlerde, bazen bahçede. Mert, mimardı ve yurt dışında uzun yıllar yaşamıştı. Sanata, felsefeye düşkün, dünyanın dertlerine kafa yoran, yalnız ama yalnızlığıyla barışık bir adamdı. Elif’in saklı kalmış ruhuyla ilk o konuşuyordu. Mert, Elif’in eskiz defterlerini görünce onları incelemek istediğini söyledi. Elif, çekinerek de olsa izin verdi. Mert, her bir deseni, her bir rengi özenle yorumluyor, Elif’in içinde gizlediği dünyayı kelimelerle dışarı çıkarıyordu.

“Bu desenler… Sanki iç dünyanızın labirentlerini anlatıyor,” demişti bir öğleden sonra, Elif’in bir desenini incelerken. “Karanlık ve aydınlık, kaos ve düzen… Hepsi iç içe.”

Elif, hayatında ilk kez bu kadar anlaşılmış hissetmişti. Can’la olan ilişkisi, sohbetleri, hep somut şeyler üzerineydi: iş, aile, gelecek planları. Can, Elif’in sanat tutkusunu “güzel bir hobi” olarak görüyordu. Mert ise, o hobinin Elif’in ruhu olduğunu anlamıştı.

Zaman geçtikçe, Elif ve Mert arasındaki bağ, görünmez ama güçlü bir iple örülmeye başladı. Apartman girişinde tesadüfi başlayan sohbetler, bahçedeki banklarda uzayan akşam üstleri konuşmalarına dönüştü. Kahve içerken, kitap okurken, bazen de sadece sessizce otururken bile aralarında derin bir anlaşma vardı. Elif’in kalbi, bu yasak yakınlaşmanın ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Can’la olan evliliği yaklaştıkça, bu yangın daha da büyüyordu. Her akşam Can’la telefonla konuşurken, parmağındaki nişan yüzüğüne bakarken, Mert’in gözleri aklına geliyor, utanç ve arzu arasında gidip geliyordu.

Annesi Zehra Hanım, Elif’teki bu değişimi fark etmeye başlamıştı. “Elif, ne oldu sana? Eskiden neşeliydin, şimdi hep dalgınsın. Düğün yaklaştıkça heyecanlanman gerekir.”

“Yorgunum anne, o yüzden,” derdi Elif, suçluluk duygusuyla.

Bir akşam, Elif ve Mert, bahçede oturmuş, gökyüzündeki yıldızları seyrediyorlardı. Hava ılık, hafif bir rüzgar esiyordu. Mert, elindeki kitabı kapatıp Elif’e döndü.
“Elif,” dedi, sesi her zamankinden daha alçaktı. “Biliyorum bu doğru değil. Ama sen… sen benim şimdiye kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyorsun.”
Elif’in kalbi göğüs kafesinde kuş gibi çırpınmaya başlamıştı. Mert’in gözlerinde kendi yansımasını görüyordu: kederli, özlem dolu.
“Ben de Mert,” diye fısıldadı Elif, sesi titreyerek. “Ben de seni…”
Cümlesini tamamlayamadı. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Ama Mert anlamıştı. Elif’in elini uzanıp tuttu. Parmakları, Elif’in nişan yüzüğünün üzerinde gezindi. İkisinin de gözleri dolmuştu. O an, zaman durmuş, tüm dünya susmuştu sanki. Sadece onların kalplerinin atışı duyuluyordu. Bu yasak dokunuş, Elif’in ruhundaki tüm zincirleri kırmıştı.

Fakat bu cennet anı uzun sürmedi. Ertesi gün, Can, Elif’i almak için geldiğinde Mert’i bahçede gördü. Mert, Can’a başıyla selam verdi. Can’ın yüzünde anlık bir şaşkınlık belirdi.
“Kimdi o?” diye sordu Can, arabaya bindiklerinde.
“Alt kat komşumuz, Mert,” dedi Elif, olabildiğince doğal bir ses tonuyla.
“Hımm,” dedi Can, kaşlarını çatarak. “Biraz samimi geldi bana.”
Elif’in boğazına bir yumruk oturmuştu. “Tesadüfen karşılaştık, sohbet ediyorduk.”
Can, bir şey söylemedi ama Elif, bakışlarındaki şüpheyi hissetti.

Düğün günü yaklaştıkça, Elif üzerindeki gerginliği taşıyamaz hale gelmişti. Ailesinin yüzündeki gurur, annesinin her gün tekrarladığı “ne iyi bir evlilik yapıyorsun” sözleri, Can’ın sevecen ama anlayışsız tavırları… Hepsi Elif’in içindeki yangını körüklüyordu. Mert’le olan görüşmelerini seyrekleştirmişlerdi, ancak aralarındaki sessiz anlaşma her zamankinden daha derindi. Her bakışma, her mimik bir itiraf taşıyordu.

Düğün öncesi son haftada, Zehra Hanım, Elif’in davranışlarındaki tuhaflıktan iyice şüphelenmeye başlamıştı. Elif’in geceleri uykusuz kalışı, yemek yemeyişi, sürekli dalgın oluşu… Zehra Hanım, bir gün Elif’in odasında, eskiz defterinin arasına sıkışmış bir not buldu. Not, Mert’in el yazısıyla yazılmıştı: “Seninle konuşmamız lazım. Akşam bahçede olacağım. M.”

Zehra Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Notu titreyen elleriyle sıkıca tuttu. Geleneklerine bağlı, namusuna düşkün bir aile için bu, affedilmez bir durumdu. Kızının düğününe günler kala, böyle bir şeyin yaşanması, Zehra Hanım’ın dünyasını başına yıkmıştı.

Akşam, Zehra Hanım, Elif’i bahçeye gitmek üzereyken durdurdu. Elif’in elindeki notu gösterdi. “Bu ne demek Elif? Bu ne kepazelik?” Zehra Hanım’ın sesi öfke ve hayal kırıklığıyla titriyordu.
Elif, annesinin elindeki notu görünce tüm kanının çekildiğini hissetti. Yüzü bembeyaz kesildi. “Anne, bu… bu sadece…”
“Sadece ne?! Düğününe günler kala ne işin var senin bu adamla?!” Zehra Hanım’ın gözlerinde gözyaşları, sesinde çaresizlik vardı. “El âlem duyarsa ne yaparız? Başımızı yerden kaldıramayız! Bizim ne yüzümüze bakarız Can’ın ailesine?”
“Anne, dinle beni…”
“Ne dinleyeceğim? Sen bizim başımıza bela mı açacaksın? Utandırmayı mı düşünüyorsun bizi? Babana ne deriz?”

Elif, annesinin acısıyla kendi acısının çarpıştığını hissetti. Aile, namus, gelenek… Tüm bu kelimeler, Elif’in omuzlarına tonlarca ağırlık yüklüyordu. Annesinin yüzündeki dehşeti görmek, kendi acısından daha büyüktü. Bu kavga, bahçeye çıkamadan odasında, kapalı kapılar ardında bitmişti. Elif, Mert’e gidemedi. Zehra Hanım, ertesi gün Can’ın ailesiyle telefonda konuştu ve düğünle ilgili son detayları konuştuğunu söyledi. Elif’in üzerindeki baskı, dağlar kadar olmuştu.

Düğün gününe bir gün kala, Elif’in ruhu paramparçaydı. Gece yarısı, bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. Kalbi Mert için atarken, vicdanı ailesine, geleneklere ve Can’a karşı kendini suçlu hissediyordu. Sessizce evden çıktı. Bahçeye indi. Mert’in dairesinin ışığı yanıyordu. Kapısını çaldı.

Mert, kapıyı açtığında Elif’in gözlerini görünce her şeyi anladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yanakları ıslaktı. Mert, Elif’i içeri aldı.
“Mert,” dedi Elif hıçkırarak. “Yapamıyorum.”
Mert, Elif’i koltuğa oturttu, yanına oturdu, elini tuttu. Elif’in parmağındaki nişan yüzüğü, odanın loş ışığında parlıyordu.
“Biliyorum Elif,” dedi Mert, sesi de Elif’inki kadar kederliydi. “Biliyorum. Sana bunu yaşatmak istemiyorum.”
“Ben… ben seni seviyorum Mert,” dedi Elif, nihayet bu kelimeleri yüksek sesle dile getirebilmişti. “Ama ailemi, annemi, babamı… onları utandıramam. Onları yıkamam.”
Mert, başını salladı. “Biliyorum Elif. Senin üzerindeki baskının farkındayım.” Gözlerini Elif’in yüzüne dikti. “Ve sen… Sen güçlü bir kadınsın Elif. Kendi kararlarını verecek kadar güçlüsün.”
“Ne yapacağım ben Mert?”
“Ne yapman gerekiyorsa onu yapacaksın. Kalbinden geçeni.” Mert, Elif’in elini sıktı. “Ben seni her zaman anlayacağım. Ne karar verirsen ver.”
Bir süre sessiz kaldılar. Sadece Elif’in hıçkırıkları ve Mert’in sakin nefes alış verişi duyuluyordu. Sonra Mert, cebinden küçük bir kutu çıkardı. İçinde Elif’in bir eskizinin minyatür bir kopyası vardı; Elif’in iç dünyasını anlatan o labirent deseni.
“Bu benim için çok değerliydi,” dedi Mert. “Sana hediye etmek istiyorum. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap, içindeki o sanatçı ruhu asla kaybolmasın.”
Elif, kutuyu titreyen elleriyle aldı. Gözyaşları durmuyordu. O an, kararını vermişti.

Şafak sökerken Elif, Mert’in dairesinden ayrıldı. Mert, kapıda durmuş, Elif’in merdivenlerden inişini izliyordu. Elif, bir kez bile arkasına bakmadı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, yeni bir yola giriyordu.

Düğün günü geldiğinde, Elif, bembeyaz gelinliğiyle aynanın karşısında duruyordu. Annesi Zehra Hanım, gözlerinde mutluluk ve rahatlamanın karışımı bir ifadeyle gelinine bakıyordu. “Ne güzel oldun kızım,” dedi, Elif’in saçlarını düzeltirken. “Ne kadar da şanslısın.”
Elif, aynadaki yansımasına baktı. Gözleri, dünden bu yana değişmişti. Eski kararsızlık gitmiş, yerine hüzünlü ama kararlı bir ifade gelmişti. İçindeki acı hâlâ oradaydı ama artık o acıyla yaşamayı öğrenmiş gibiydi.
Elif, Mert’in ona verdiği küçük kutuyu açtı. İçindeki desene baktı. Elif’in ruhu, o küçücük minyatürde, bir isyanın sessiz tohumlarını barındırıyordu. Belki bugün ailesinin istediği kadını oynayacaktı, belki Can’la bir ömür geçirecekti. Ama kalbinde, kirpik uçlarında saklı kalmış bir aşkın, özgürlüğe uzanan ince bir çizginin izi hep olacaktı. Ve o çizgi, gün gelecek, Elif’in kendi hikayesini, kendi renklerini yazmasına izin verecekti. Bugünden sonra, Elif’in hayatı başkalarının çizdiği çizgilerle değil, kendi ruhunun fısıltılarıyla şekillenecekti. Bu, Mert’e olan yasak aşkının ona öğrettiği en büyük ders, verdiği en büyük armağandı. Belki de bu, bir başlangıçtı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top