Yasak aşk

Kırıntılar

8 dakikalık okuma · 1466 kelime

Demir’in odasına ilk girdiğimde, zamanın durduğunu hissetmiştim; sadece odanın değil, kendi hayatımın da. Büyük camdan içeri süzülen İstanbul’un boğuk sesi bile, o anki sessizliği bozmaya yetmemişti. Gri takım elbisesinin içindeki Demir Bey, masasının başında, sanki karşımda bir heykel değil de, zihninde koca bir şehri yeniden inşa eden bir tanrı gibi duruyordu. Parmak uçları hassasça bir mimari maketin üzerinde gezinirken, gözlerindeki o yakıcı odaklanma, beni olduğum yere mıhlamıştı. Stajyer Elif olarak, o an sadece bir gölge olduğumu biliyordum ama içimde bir yerlerde, o gölgenin bir gün ışıkla dans edeceğine dair çocukça bir umut yeşermişti.

O günden sonra günler, haftalar akıp geçti. Demir Mimarlık, benim için sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda bir okul, bir rüya fabrikasıydı. Ben, Ege’nin küçük bir sahil kasabasından gelmiş, büyük şehirde tutunmaya çalışan, gözleri parıldayan yirmi iki yaşında bir genç kızdım. Mimarlık hayalimdi ve Demir Bey, o hayalin somutlaşmış haliydi. Onunla çalışmak, onun projelerine dokunmak, bana ilham veriyordu. Başlangıçta bu duygu, tamamen hayranlık ve saygıydı. Sabahın erken saatlerinde gelip, çoğu zaman mesai bitiminden çok sonra ofisten ayrılırdım. Her zaman bir şeyler öğrenmek, kendimi kanıtlamak istiyordum.

Demir Bey, otuz sekiz yaşında, evli ve iki çocuk babasıydı. Yüzük parmağındaki ince altın yüzük, her hareketinde gözüme çarpar, beni gerçekliğe döndürürdü. Ofiste herkesin saygı duyduğu, karizmatik, bilgili bir adamdı. Çalışanlarına karşı mesafeli ama adildi. Bana karşı ise, başkalarına nazaran daha ilgiliydi, belki de bu benim kuruntumdu. Projelerde fikrimi sorar, taslaklarımı dikkatle inceler, hatalarımı kibarca düzeltirdi. Göz göze geldiğimizde, bakışlarında beliren o anlık parıltı, kalbimi yerinden oynatır, ardından hızla sönerdi.

Bir akşam, büyük bir ihale öncesi hepimiz ofiste geç saate kadar kalmıştık. Hava kararmış, dışarıda fırtına başlamıştı. Gürültülü rüzgar, camları döverken, içeride sadece klavye sesleri ve Demir Bey’in alçak sesi duyuluyordu. Herkes yavaş yavaş toparlanıp giderken, ben son çizimleri düzeltiyordum. Sonunda odada sadece biz ikimiz kalmıştık. İçimde bir gerginlik, aynı zamanda açıklayamadığım bir huzur vardı. Demir Bey, masanın diğer tarafında, kahvesinden bir yudum aldı.

“Elif, bu kadar geç kalmana gerek yoktu. Yarın sabah da halledebilirdik,” dedi, sesi yumuşaktı.
“Sorun değil Demir Bey, bitirmek istedim. Sizin de işleriniz yoğundu,” diye karşılık verdim.
O gülümsedi. O gülümseme, nadiren gördüğüm, ama gördüğümde içimde kelebekler uçuran cinstendi. “Çok çalışkansın. Bu azmin seni çok iyi yerlere getirecek.”
Sözleri göğsümü kabartmıştı. “Teşekkür ederim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Rüzgarın uğultusu daha da arttı. “Evine nasıl döneceksin bu havada?” diye sordu.
“Taksi bulmaya çalışırım.”
“Ben bırakabilirim seni. Yolumuz zaten aynı sayılır.”
Karnımda bir düğüm oluştu. Aynı yol. Aynı araba. “Zahmet etmeyin Demir Bey, otobüse binerim ben.”
“Bu havada otobüs mü? Hadi Elif, üşütme kendini. Hem zaten yorgunsun.”
İtiraz etmenin anlamsız olduğunu anladım. Kalbim hızla çarparken, başımı salladım. “Peki.”

Arabasında ilerlerken dışarıda yağan yağmurun sesi, içerideki sessizliği dolduruyordu. Radyo kısık sesle çalan caz müziğiyle ortamı yumuşatıyordu. Demir Bey’in parfümünün hafif, erkeksi kokusu burnuma geliyordu. Konuştuk. İşten, mimariden, sonra üniversite yıllarımdan, memleketimden. Hiç beklemediğim bir anda, o da kendi ailesinden bahsetti. Eşinden, Ayşe Hanım’dan, çocuklarının başarılarından. Sesindeki o gurur, beni bir anlığına soğuk bir duş etkisiyle kendime getirdi. Benim yerim burası değil, dedim kendi kendime. O, bir başkasının. Ama kalbim, mantığıma isyan ediyordu.

Gitgide daha çok zaman geçirmeye başladık. Öğle yemeklerinde bazen sadece ikimiz kalırdık, kahve molalarında odaya girer, şakalaşırdı. Ben, kendimi onun etrafında daha canlı, daha zeki hissediyordum. Onun beni onaylaması, benim için bir doping etkisi yaratıyordu. Bir gün, bir projenin sunumu için şehir dışına, üç günlük bir toplantıya gitmemiz gerekti. Ekip olarak gidecektik ama en çok Demir Bey’le birebir çalışma fikri beni heyecanlandırıyordu.

Konferansın son akşamı, yorgun argın otele döndük. Diğer ekip üyeleri odalarına çekilmişti. Demir Bey, beni lobide yanına çağırdı. “Bir içki içelim mi Elif? Günün yorgunluğunu atarız.”
Bu, beklediğim ama aynı zamanda korktuğum bir andı. Başımı salladım. Barda oturmuş, birer kadeh şarap içiyorduk. Konuşma, yine işten kişisel meselelere kaymıştı. O, eşiyle ilgili sorunlarından bahsetmeye başladı. “Ayşe çok iyi bir kadındır Elif. Ama bazen… Bazen birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Sanki ayrı dünyaların insanlarıyız gibi.”
Sözleri, içimde bir yerlerde yankılandı. Benim de kendimi yalnız hissettiğim çok an olmuştu. Ona baktım. Gözlerinde hüzün, yorgunluk vardı. “Evlilikler bazen zorlu olabiliyor,” dedim, sesim fısıltı gibiydi.
“Biliyor musun,” dedi, bana doğru hafifçe eğilerek, “seninle konuşmak bana iyi geliyor. Senin gençliğin, enerjin… Sanki unuttuğum bir şeyi hatırlatıyor bana.”
Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. İçimi hem bir suçluluk duygusu hem de tarifsiz bir sevinç kapladı. Elini, masanın üzerinde duran elime uzattı. Parmaklarıma hafifçe dokundu. Elektrik çarpmış gibiydim. Nefesim kesildi. Gözleri benim gözlerimde kilitlenmişti. O an, dünyanın geri kalanı durmuştu. Birkaç saniye, belki de sonsuzluk kadar süren bir sessizlik. Sonra elini hızla çekti. Gözlerinde pişmanlık ve bir anlık utanç belirdi.
“Sanırım yorgunluktan saçmalıyorum Elif,” dedi, sesi kırılmıştı. “Benim artık odama çekilmem lazım. Sen de dinlen.”
Ayağa kalktı. Ben hala olduğum yerde mıhlanmıştım. “İyi geceler Demir Bey,” diyebildim sadece. O hızla uzaklaşırken, ben geride, elinin sıcaklığının kaldığı elime bakıyordum.

İstanbul’a döndüğümüzde, aramızdaki o gerginlik, ofisin her köşesine sinmişti. Eskisi gibi değildik. Bakışlarımız çarpıştığında, ikimiz de hemen kaçırırdık. Olaydan sonra Demir Bey, bana karşı daha mesafeli durmaya başlamıştı, sanki o an hiç yaşanmamış gibi. Ancak ben, o dokunuşun sıcaklığını ruhumun derinliklerinde taşıyordum. Kalbim, onunla daha derin bir bağ kurmaya can atıyor, mantığım ise beni sürekli uyarıyordu. Bu bir felakete davetiye çıkarıyordu.

Bir cumartesi sabahı ofise gelmiştim. Hafta içi bitiremediğim bazı çizimler vardı. Kapıyı aralık bulduğum Demir Bey’in odasından içeri doğru sızan piyano sesiyle irkildim. Caz müziğiydi, benim de çok sevdiğim. Demir Bey, masasının başındaki sandalyede oturmuş, gözleri kapalı, müziği dinliyordu. Beni fark etmemişti. Yüzündeki ifade, ofiste gördüğüm iş odaklı, ciddi ifadeden çok farklıydı. Yorgun, yalnız, belki de kaybolmuş görünüyordu. Bir an ona yaklaşmak, elini tutup “iyi misin” demek istedim. Ama yapamadım. O an, onun sadece bir patron değil, karmaşık duyguları olan bir insan olduğunu tüm çıplaklığıyla görmüştüm. Ve ben, o karmaşanın bir parçası olmak istemiyordum. Ya da istiyordum da, kendime itiraf edemiyordum.

Akşam oldu. İstanbul’un gri gökyüzü, ofisin camlarından içeri sızıyordu. Ben hala son rötuşları yapıyordum. Kapı tıklatıldı. Demir Bey’di. Elinde iki bardak kahveyle içeri girdi.
“Hala buradasın Elif,” dedi, nazikçe. “Çok mu iş var?”
“Bitmek üzere Demir Bey,” dedim, gergince.
Bir bardağı bana uzattı. Teşekkür ettim. O kendi kahvesini yudumlarken, bir an sessizlik oldu. Sonra, sesindeki o hafif titremeyle konuşmaya başladı.
“Elif… O gece… Otelde yaşananlar için özür dilerim. Ben… Yanlış anlaşıldım.”
Sözleri, içimde bir acıya neden oldu. Gözlerinin içine baktım. “Anlamadım Demir Bey.”
“Ben evli bir adamım Elif. Ve eşim, çocuklarım var. Benim hayatım, sizin gibi genç ve güzel bir kızla yaşanacak maceralara uygun değil.” Sözleri, bıçak gibi saplandı kalbime.
“Ben size macera olarak bakmadım Demir Bey,” dedim, sesimdeki kırgınlığı saklayamayarak. “Ben…”
Sözümü kesti. “Biliyorum. Biliyorum Elif. Sen çok naif, çok iyi birisin. Ama bu durum… Bu durum bizi yanlış yerlere götürür. Benim için, senin için. Ofiste de dedikodular dönmeye başladı. İnsanlar farkında.”
O an, tüm dünya başıma yıkıldı. Dedikodular mı? İnsanlar mı? Benim safça beslediğim bu hisler, başkalarının gözünde bir dedikodu malzemesi miydi sadece? Gözlerim doldu. Onu hayranlıkla izlediğim, beni cesaretlendiren, ilham veren o adam, şimdi bana duvar örüyordu. Ve ben, o duvarın önünde, tüm savunmasızlığımla kalmıştım.
“Anladım Demir Bey,” dedim, sesim titriyordu. “Haklısınız. Benim için de iyi olmazdı.”
Gözlerinde bir anlık bir rahatlama gördüm, ardından yine o hüzün çöktü. “Sen yetenekli bir mimarsın Elif. Burası senin için doğru yer. Ama… Aramızdaki bu… Yanlış anlaşılmanın bitmesi lazım.”
Sözleriyle, aramıza görünmez ama aşılmaz bir çizgi çekiyordu. Benim için “yanlış anlaşılma” olan, onun için bir “macera”, başkaları için “dedikodu” idi. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Utandım. Kendime, ona, bu hislere.
“Ben… Ben ayrılmak istiyorum,” dedim, zorlukla. “Firmadan ayrılmak istiyorum.”
Demir Bey’in kaşları çatıldı. “Neden? Bu kararı nasıl aldın bir anda? Seni kaybetmek istemeyiz Elif.”
“Benim için doğru olan bu Demir Bey,” dedim, içimde kalan son kırıntı gücü toplayarak. “Burada kalamam. Bu… Bu bana iyi gelmez.”
Gözlerinde bir anlayış belirdi, belki de bir pişmanlık. Ama artık çok geçti. Köprüleri yakmıştım. Ya da daha doğrusu, köprüler henüz inşa edilmeden yıkılmıştı.

Ertesi hafta istifa dilekçemi sundum. Demir Bey, dilekçeme baktı, uzunca bir süre sustu. Sonra sadece başını salladı. “Yolun açık olsun Elif. Hayatında başarılar dilerim.” Sesi her zamanki gibi mesafeliydi. O anda, onun bende yarattığı tüm o duyguların bir yanılsamadan ibaret olduğunu anladım. Benim için bir aşk, bir ilham kaynağı olan şey, onun için bir anlık gaflet, ardından gelen bir sorumluluktan kaçış refleksiydi.

Ofisten ayrıldığım gün, kimseye veda etmedim. Eşyalarımı topladım, son bir kez Demir Bey’in odasına baktım. Kapı kapalıydı. Yüzüğünü, her dokunuşta beni çarpan o elektrik hissini, o kısacık anda gözlerinde gördüğüm hüznü, hepsini geride bırakarak, dışarıya adımımı attım. İstanbul’un gri gökyüzü üzerime çökmüş gibiydi. Ama bu sefer, içimde bir karar vardı. Kırılmıştım, evet. Ama bu kırıklardan yeni bir ben doğacaktı. Belki yara izlerim kalacaktı ama o izler, beni daha güçlü yapacak, kendime olan saygımı yeniden inşa etmemi sağlayacaktı. Mimarlık kariyerim için yeni bir sayfa açacaktım. Belki bu aşk bir kırıntı olarak kalacaktı kalbimde, ama o kırıntılar, beni asla tamamlanmayacak bir hikayenin peşinden sürüklemeyecekti. O gün, sadece bir ofisten değil, bir hayalden ve bir yanılsamadan da ayrılmıştım. Ve biliyordum ki, gerçek hayat, henüz yazılmayı bekleyen bambaşka hikayelerle doluydu.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık