Aile Draması
Kırık Zaman
Elif, Boğaz’ın lacivert sularına vuran akşam güneşinin pırıltılarını izlerken, kocasının güçlü kolları beline sarıldı. Mert’in kokusu, vanilya ve hafif odunsu notalarla karışık tanıdık bir huzur veriyordu. On yıl. Dile kolay on yıl geçmişti evleneli. Gözleri kapalı, başını Mert’in omzuna yasladı. Bu evin her bir köşesi, her bir detayı, ikisinin ortak hayallerinin, paylaştıkları sessiz anlaşmaların, gülüşmelerin ve ara sıra çıkan küçük tartışmaların izlerini taşıyordu. Yeni taşındıkları, Boğaz manzaralı bu çatı katı dairesi, Elif için zirveydi; bir kadının hayatında arayabileceği her şeyin somutlaşmış hali.
“Düşlere dalmışsın yine,” Mert’in sesi kadifeydi, dudakları Elif’in saçlarında dolaştı. “Neydi bu seferki düş?”
Elif gülümsedi. “Sen.”
Mert onu kendine çevirdi, gözlerinin içine baktı. Okyanus mavisi gözleri her zaman derin bir sır perdesinin ardında gibi gelmişti Elif’e, ama bu derinlik onu her zaman çekmişti. “Benim de düşüm sensin, Elif’im. Her zaman sen.”
Bir an için Elif’in içinde açıklanamaz bir ürperti belirdi. Bu sözlerin samimiyetine tüm benliğiyle inanmak istiyordu ama bazen, çok nadir de olsa, Mert’in gözlerinin uzaklaştığını, bir anlık bir gölgenin oradan geçip gittiğini hissederdi. Önemsiz bir şey, yorgunluk, iş stresi… Hep böyle yorumlamıştı. Çünkü Elif, sevgiyi ve güveni, hayatının en sağlam direği yapmıştı. Kırılgan bir kalbi vardı, bu yüzden sağlam temeller kurmaya özen göstermişti hep.
Ertesi hafta, hayatları olağan akışında devam etti. Elif, Cihangir’deki butiğiyle ilgileniyor, Mert ise mimarlık ofisinde yeni projelerle boğuşuyordu. Yeni eve taşınmanın getirdiği son yorgunlukları atmak için, Elif hafta sonu evdeki dağınıklığı gidermeye karar verdi. Daha çok Mert’in “eski kutularım” diye adlandırdığı ve dokunulmasını pek istemediği, depoya kaldırdığı kutular. “Bir gün onlara bakarım,” derdi hep. Elif, Mert’in kıymetli eşyalarına karşı saygılıydı ama artık depoda tozlanmalarına izin veremezdi.
İlk birkaç kutu sadece eski ders notları, bitirme projeleri ve birkaç eski spor dergisiyle doluydu. Mert’in lise ve üniversite yıllarına ait anılar, Elif’i tebessüm ettiriyordu. Genç Mert’i hayal etti, bu düşünce hoşuna gitti. Ancak beşinci kutuyu açtığında, eline kalın, kilitli bir ajanda ilişti. Üzerinde “M.Ç.” yazıyordu. Mert’in baş harfleri. Elif, ajandanın ağırlığını hissederken, merakı yavaşça içini kemirmeye başladı. Anahtarı nerede olabilirdi?
Kutunun dibini karıştırırken, küçük, paslı bir anahtar parmaklarının arasına takıldı. Kalbi hızla atmaya başladı. Neden bu kadar gizemliydi? Neden Mert’in bu ajanda hakkında hiç konuşmadığını fark etmemişti? Anahtarı çevirdi, küçük bir tık sesiyle ajandanın kapağı açıldı. İçinde, el yazısıyla yazılmış notlar, çizimler ve eski, yıpranmış fotoğraflar vardı.
İlk sayfalarda Mert’in üniversite yıllarına ait günlük notları vardı. Hayalleri, arkadaşları, okuldaki dersleri… Elif, bir an için kendini bir casus gibi hissetti, ama sonra merakına yenildi. Sayfaları çevirdikçe, bir isimle karşılaştı: “Eylül.” Eylül ile olan aşkı, ayrılıkları, barışmaları… Mert’in bu ilişkisinden daha önce hiç bahsetmediğini fark etti. Eski bir ilişki, olabilir. Herkesin geçmişi vardı.
Ancak daha sonraki sayfalarda, Eylül’ün hamile olduğunu yazan satırları okudu. Elif’in kalbi göğüs kafesinde şiddetli bir şekilde çarpmaya başladı. Nefesi kesildi. Mert’in notlarında yaşadığı şok, korku, belirsizlik… Sonra bir tarih ve bir isim: “Can, 12 Mayıs 2013.” Elif’in elindeki ajanda düşecek gibi oldu. Can. Mert’in bir oğlu vardı. Tam sekiz yaşındaydı. Ve Mert, bu sekiz yıl boyunca ondan saklamıştı.
Ajandanın en derinlerinde saklı, buruşmuş bir fotoğraf buldu. Mert’in gençlik fotoğrafının yanında, küçücük bir erkek çocuğu. Mert’in kucağında, gözleri tıpkı Mert’inki gibi okyanus mavisi, sevimli bir çocuk. Arkasında da yine Eylül. Mert, omuzları düşmüş, yüzünde zorlama bir tebessümle duruyordu. Fotoğrafın arkasında, Eylül’ün el yazısıyla “Babasıyla Can” yazıyordu. Elif’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü, sonra arkası kesilmedi. Yıllarca güvendiği, hayatını birleştirdiği adamın en büyük sırrı, tüm çıplaklığıyla karşısındaydı.
Başının döndüğünü hissetti. Kutuyu olduğu gibi yere bıraktı ve butiğe gitmek yerine kendini Cemre’nin kapısının önünde buldu. En yakın arkadaşı Cemre, Elif’i bu halde gördüğünde panikledi. “Ne oldu sana Elif? Betin benzin atmış.” Elif, Cemre’nin koluna tutundu ve içeri girdi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti.
Cemre, Elif’i sakinleştirmek için çay demledi, yanına oturdu, elini tuttu. Elif, titrek bir sesle ajandada yazanları anlattı. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu, sanki her biri kalbinden bir parça koparıyordu. Cemre şaşkınlık ve öfkeyle dinledi. “Buna inanamıyorum! Mert nasıl… Nasıl yapar bunu?”
Elif’in acısı öfkeden daha büyüktü. “Yıllardır gözlerime bakıp bana ‘seni seviyorum’ derken, ben bu yalanın içinde yaşıyormuşum Cemre. Her an, her nefesimde. Ben ona nasıl güvenebilirim tekrar?”
Cemre, “Mert’in ailesi biliyor muydu peki?” diye sordu. Elif, ajandanın sonraki sayfalarında, Mert’in ailesiyle bu konuyu nasıl tartıştığını, babasının oğluna bakamayacağını, Eylül’ün de Mert’ten para alıp çocuğu tek başına büyütmek istediğini yazdığını hatırladı. Aile de bu sırra ortaktı. Mert’in ailesinin de bu yalanın içinde olması, Elif’i daha da derinden yaralamıştı. Onlara da güvenmişti, onları kendi ailesi gibi görmüştü.
Akşam olmak üzereyken Elif, Cemre’nin ısrarlarına rağmen evine döndü. Mert muhtemelen çoktan gelmişti. Kapıyı açtı, içeriden yemek kokusu geliyordu. Mert, mutfaktan çıktı, önlüğünü takmış, gülümsüyordu. “Hoş geldin aşkım, neredeydin? Merak ettim. Yıldönümümüz için güzel bir yemek hazırladım.”
Elif’in gözleri boştu, sesi soğuk ve mesafeli. “Depodaki kutuları düzenledim.”
Mert’in gülümsemesi soldu, yüzündeki ifadenin bir an için değiştiğini Elif fark etti. “Öyle mi? Çok sağ ol, hiç fırsat bulamamıştım ben.”
Elif, elindeki ajandayı Mert’e doğru uzattı. Ajanda, masanın ortasına, bir bomba gibi oturdu. “Bunu buldum.”
Mert’in yüzündeki tüm kan çekildi. Gözlerindeki okyanus mavisi donuklaştı. Ajandaya baktı, sonra Elif’e… Bir kelime bile etmedi.
“Neden, Mert?” diye fısıldadı Elif, sesi titriyordu. “Neden bana yalan söyledin? Yıllarca… Nasıl yaparsın bunu?”
Mert yutkundu, ellerini saçlarının arasına geçirdi. “Elif, ben… Çok üzgünüm.”
“Üzgün müsün? Üzgün mü? Bu sözcük, bu durum için yeterli mi Mert? Yıllarca bir yalanın içinde yaşamışım ben! Sen benim her şeyimdin, sığındığım limandın, güvendiğim tek adamdın! Ve sen bana, en büyük sırrını saklamışsın. Bir oğlun olduğunu…”
Mert sonunda konuşabildi. Sesi çatallıydı, titriyordu. “Seni kaybetmekten korktum Elif. Çok korktum. Eylül ile olan ilişkim üniversite zamanıydı, çok gençtik. O da istemedi çocuğu. Ben bir hata yapmıştım, sana söyleyemezdim. Her şeyi arkamda bırakmak istedim. Temiz bir sayfa açmak. Ailem de aynı şeyi söyledi. ‘Elif’e söyleme, üzülür. Her şey daha kötü olur’ dediler.”
Elif, öfkeyle güldü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Daha mı kötü olurdu? Mert, senin temiz sayfan benim hayatım üzerine inşa edilmiş, koca bir yalanmış! Senin ailenin de bu sırra ortak olması… Onlar da mı beni düşünüyordu? Yoksa aile sırları, aile namusu daha mı önemliydi?”
Mert yaklaştı, Elif geri çekildi. “Bana dokunma!” Elif’in sesi ilk defa bu kadar yüksek çıkmıştı. “Senin bahsettiğin korku, bencillikten başka bir şey değil Mert. Beni düşünseydin, güvenir ve anlatırdın. Ben her şeyi anlardım. Ama sen, benim kararlarımı, benim hayatımı benden çaldın. Benim sana olan güvenimi çaldın.”
Mert dizlerinin üzerine çöktü, Elif’in ellerine uzandı. “Ne olur Elif, ne olur affet beni. Sensiz yapamam. Bir hata yaptım, büyük bir hata. Ama seni seviyorum. Oğlum Can var, evet. Ama ben hep seninle bir aile olmayı istedim. Ona annelik yapmanı… Sen benim her şeyimsin.”
Elif, Mert’in ellerini itti. “Anneliği mi? Sen bu çocuğun varlığını benden saklarken, nasıl bana annelik yapmamı düşünebilirsin ki? O çocuk, benim hiç varlığından haberdar olmadığım bir sırrın meyvesi. Ben şimdi kime güveneceğim? Senin sevgine mi, ailenin şefkatine mi? Her şey bir oyunmuş gibi geliyor bana. Yıllarca oynanmış, büyük bir oyun.”
O gece Elif, Mert’in yalvarışlarına, gözyaşlarına rağmen yatak odasına girmedi. Salondaki koltukta, uyumadan sabahladı. Aklında milyonlarca soru, kalbinde tarifsiz bir acıyla… Mert’in yüzü, Can’ın okyanus mavisi gözleri, ajandadaki her bir satır beyninde dönüp duruyordu.
Ertesi gün, Elif butiğe gitmek yerine Boğaz’ın kenarında oturdu, saatlerce denizi izledi. Denizin sakinliği, içindeki fırtınayla tezat oluşturuyordu. Güven… Bir kez kırıldığında geri gelir miydi? Bir cam kırıldığında, ne kadar yapıştırırsan yap, çatlaklar hep kalırdı. Onların evliliği de böyleydi şimdi. Kırılmış bir cam.
Mert, gün boyunca defalarca aradı, mesajlar attı. “Konuşalım lütfen,” “Bana bir şans ver,” “Sana her şeyi anlatmaya hazırım.”
Akşamüstü eve döndüğünde Mert kapının önünde bekliyordu. Gözleri şişmiş, yüzü solgundu. “Nereye gidersen git, peşinden gelirim Elif. Lütfen konuşalım.”
Elif, kapıyı açtı ve içeri girdi. Mert de peşinden. Elif mutfağa yöneldi, kendine bir bardak su doldurdu. “Can nerede?” diye sordu aniden. Mert şaşkınlıkla Elif’e baktı. “O… o şu an annesiyle kalıyor. Onu en son birkaç ay önce gördüm. Neredeyse hiç görüşemiyoruz.”
“Görüşmek isteyecek mi beni?” diye sordu Elif, sesi sakindi, ama gözleri Mert’in üzerinde buz gibiydi.
Mert yutkundu. “Ne demek istiyorsun Elif?”
“Oğlunu tanımak istiyorum,” dedi Elif. “Bu hikayenin masum tarafı o. Sen ondan nasıl yıllarca bahsedemediysen, ben de onu yok sayamam. Eğer biz… eğer bu evlilik devam edecekse, bu sırrın bedelini o masum çocuğun ödemesine izin vermeyeceğim. Oğlunla tanışmak istiyorum Mert. Ve senden bir ricam daha var. Yarın akşam Can’ı bize getir. Onu bizim evimizde ağırlamak istiyorum.”
Mert’in gözlerinde bir umut ışığı belirdi. “Elif… Sen cidden… Bunu yapar mısın?”
Elif’in yüzünde acı bir tebessüm vardı. “Yaparım. Çünkü biliyorum ki, bu güven kırılmasının telafisi olmayacak. Ne yaparsak yapalım, bu yalan hep aramızda duracak. Ama belki, sadece belki… O masum çocuğa uzanan bir el, bu karanlık hikayeye bir nebze ışık tutabilir. Ama Mert, bir şeyi çok iyi bil. Bu evin temelleri sarsıldı. Ve ben ne kadar çabalasam da, bu binayı eski haline getiremeyeceğim. Sadece ayakta tutmaya çalışacağım. Güvenimiz kırıldı. Ve o güvenin parçaları, artık sadece acıtacak.”
Elif, Mert’e baktı. Gözlerinde ne sevgi ne de öfke vardı, sadece yorgunluk ve derin bir boşluk. Mert, karısının gözlerindeki bu ifadeyi gördüğünde, kaybettiği şeyin sadece evliliklerinin kusursuz görüntüsü olmadığını, aynı zamanda Elif’in kalbindeki yerini ve ona olan koşulsuz inancını da sonsuza dek yitirdiğini anladı. Gelecek belirsizdi, ama bir şey kesindi: Onların aşk hikayesi, o gece, kırık bir zamanın gölgesine mahkum edilmişti.
