İhanet
Kırık Seramik Parçaları
Ayşe, atölyesinin kapısını araladığında, fırından yeni çıkmış seramiklerin dünyevi kokusu ciğerlerine doldu. Bu, onun için sadece bir koku değil, aynı zamanda umut, yaratım ve yeni bir başlangıcın habercisiydi. Duvarı kaplayacak devasa mural için son parçayı yerleştirdiğinde, elleri kilden ve zamandan nasır tutmuştu ama kalbi kuş gibi çırpınıyordu. İstanbul’un yeni kültür sanat merkezinin girişine yerleşecek bu eser, onun hayatının dönüm noktası olacaktı. Hayatının eseri.
Murat, Ayşe’nin bu projesi için ona büyük destek olmuştu. Sabahları kahvesini hazırlar, geç saatlere kadar atölyede kaldığında sıcak bir yemekle onu karşılardı. “Sen sadece sanatına odaklan Ayşem, gerisini bana bırak,” derdi hep. Ayşe, Murat’a olan güvenini sonsuz bir denizin derinliklerine benzetirdi; ne kadar daldığını bilmezdi ama dibine inmenin imkansız olduğunu düşünürdü. On yıldır evliydiler. Aşkları, zamanla daha da demlenmiş, sakin bir güven limanına dönüşmüştü.
Elif ise Ayşe’nin çocukluk arkadaşı, kardeşiydi. Sırdaşı, neşe kaynağı, en zor anında yaslandığı omuz. Ayşe’nin atölye işleri yoğunlaştığında Elif, sık sık uğrar, ona kahve getirir, dertleşir, hatta bazen seramik parçalarını taşımakta yardım ederdi. “Senin bu hayalin, benim de hayalim Ayşem,” derdi gülümseyerek. Ayşe, hayatındaki bu iki sağlam direk sayesinde, en zorlu fırtınalara bile göğüs gerebileceğini düşünürdü.
Ancak, her mükemmel tablonun altında, görünmeyen çatlaklar olabilirmiş. Ayşe’nin ayları bulan yoğun çalışma sürecinde, küçük, önemsiz gibi görünen detaylar birikmeye başlamıştı. Murat, geceleri eve daha geç gelir olmuştu. Bahanesi hep aynıydı: “Yeni bir proje çıktı, yetişmemiz gereken bir sunum vardı.” Ayşe, yorgunluğuna vererek onu sorgulamazdı. Bazen tişörtünde hafif, yabancı bir kadın parfümü kokusu alırdı. Murat, “Toplantıda birisiyle yakınlaşmışızdır herhalde, fark etmedim,” der, omuz silkip geçerdi. Ayşe, onun iş çevresinin kalabalık olduğunu bilirdi. Kötü düşünmek istemezdi.
Elif de son zamanlarda tuhaflaşmıştı. Ayşe’nin düzenli kahve randevularını sık sık iptal eder, telefonları geç açar, bazen Ayşe’nin sesindeki heyecanı duymazdan gelirdi. “Anaokulunda bir sürü sorun var Ayşecim, çocuklar çok yaramaz bu aralar,” der, kendini acındırırdı. Ayşe, Elif’in de kendi hayatının zorluklarıyla boğuştuğunu düşünerek onu anlardı. Hatta bir kez, Murat’ın arabasının ön koltuğunda, Ayşe’nin sadece en yakınlarına hediye ettiği, üzerinde kendi imzasını taşıyan küçük, nar motifli bir seramik anahtarlık görmüştü. “Elif’i bırakmıştı herhalde,” diye geçirmişti aklından. “Anahtarlığını düşürmüş olmalı.” Bu detaylar, Ayşe’nin zihninin derinliklerinde, sorgulamadan kaldırdığı raflarda duruyordu. Güven, bir kalkan gibi tüm şüpheleri savuşturuyordu.
Mural tamamlandığında Ayşe’nin içini büyük bir sevinç ve boşluk hissi aynı anda doldurdu. Bitmişti. Hayalinin zirvesindeydi. Şimdi tek istediği, bu zaferi hayatının en önemli iki insanıyla, Murat ve Elif’le kutlamaktı. Akşam için en sevdikleri restoranda gizlice yer ayırttı. Murat’ı aradı, sesi neşeliydi. “Akşam erkenden gel olur mu hayatım, sana bir sürprizim var.” Murat, telefonda tereddüt etti. “Aslında Ayşem, bu akşam önemli bir iş yemeğim var, erteleyemem. Yarın kutlasak?” Ayşe’nin yüzündeki gülümseme soldu. “Peki hayatım, önemliyse erteleme.”
Ardından Elif’i aradı. “Elif’cim, bu akşam sana geliyorum. Seninle kutlayacak çok şeyim var!” Elif’in sesi gergindi. “Ayşecim, ah keşke! Ama maalesef annemlerin acil bir işi çıktı, yanlarına gitmem gerekiyor. Bu gece onlarda kalacağım.” Ayşe’nin hayal kırıklığı büyüdü. İki direği de bugün onu yalnız bırakmıştı. Belki de çok bencil olmuştu, sadece kendi hayallerine odaklanmıştı. Onların da kendi hayatları vardı.
Evin içinde tek başına oturmak istemedi. Hava kararmaya başlamış, şehrin ışıkları tek tek yanmıştı. Biraz yürüyüş iyi gelebilirdi. Ayşe, genellikle Murat’ın eve gelirken kendisine kahve aldığı, küçük, samimi kafenin önünden geçiyordu. Bir anda içinden bir ses, ‘Belki Murat’ın işi erken bitmiştir, orada son bir kahve içiyordur,’ dedi. Saçma bir histi, ama onu o kapıya doğru iten görünmez bir güç vardı.
Caminin buğulu camından içeri baktığında, dünyası buz kesildi. Murat ve Elif. Yan yana oturuyorlardı, kafenin en köşesindeki, loş masada. Murat’ın eli, Elif’in elinin üzerindeydi. Elif, Murat’a doğru hafifçe eğilmiş, başını omzuna yaslamıştı. İkisi de kıkır kıkır gülüyordu. Bu, dostça bir gülüş değildi. Bu, samimi, sıcacık, birbirine ait iki insanın gülüşüydü. Ayşe’nin nefesi boğazına takıldı. Gözleri, Murat’ın tişörtünde belli belirsiz parlayan bir parlaklık aradı. Tam da o anda, Elif’in boynunda, Ayşe’nin aylarca önce ona hediye ettiği, nar motifli seramik anahtarlığın ucundaki küçük, ince kolye sallanıyordu. Elif, onu anahtarlık olarak değil, kolye olarak takmıştı. Gördüğü her detay, zihninde anlamsızlığını yitirmiş, korkunç bir bütünlüğe erişmişti. Yabancı parfüm kokusu, geç gelen geceler, Elif’in mazeretleri, arabada bulduğu anahtarlık… Her şey, tek bir acımasız tablo oluşturuyordu. Güvenin yıkılışı, bir deprem gibi kalbini sarsıyordu.
Ayşe, olduğu yerde donakaldı. Ne içeri girip bir sahne yaratacak gücü vardı, ne de öylece durmaya devam edecek sabrı. İçindeki tüm ışıklar sönmüş gibiydi. Adımlarını otomatik olarak eve doğru yöneltti. Yürürken, yeni tamamladığı muralın görkemli görüntüsü zihninde canlandı. Oysa şimdi, o heybetli duvar, paramparça seramik parçaları gibi dağılmış, anlamsızlaşmıştı.
Murat, gece yarısına doğru eve geldi. Keyifli görünüyordu. “Ayşem, uyumadın mı hala? Bekleme beni demiştim.” Sesinde suçluluktan eser yoktu. Ayşe, koltukta, yüzü dönük oturuyordu. “Bekledim Murat,” dedi sesi titreyerek. “Çok bekledim. Ama sanırım yanlış yerde bekledim.”
Murat’ın yüzündeki gülümseme silindi. “Ne demek bu Ayşe?”
Ayşe yavaşça döndü, gözleri buz gibiydi. “Bu akşam iş yemeği nerede oldu Murat? O en sevdiğimiz kafede mi?”
Murat’ın rengi attı. Kekeledi. “Ayşe, ben… ben orada değildim ki. Başka bir yerdeydim.”
“Yalan söyleme bana Murat,” Ayşe’nin sesi bir bıçak gibi keskinleşti. “Gördüm sizi. Elif’le. Orada.” Gözlerinden tek bir damla yaş akmıyordu. Acı, tüm gözyaşlarını dondurmuştu.
Murat’ın omuzları çöktü. Tüm inkar çabası boşunaydı. Konuşmaya başladı, sesi yalvarırcasınaydı. “Ayşe, ne olur yanlış anlama. Ben… ben yalnız hissettim. Sen atölyede hep… hep işinleydin. Elif de… o da yalnızdı. Bir anlık zayıflıktı Ayşe. Yemin ederim pişmanım.”
Ayşe, her kelimesinde daha da küçüldüğünü hissetti. “Yalnız mı hissettin Murat? Ben hayallerimin peşinden koşarken, sen benim en yakın arkadaşımla mı beni aldatıyordun? Ben sana güvendim Murat. Sana, Elif’e… Size canımı emanet ettim!” Gözlerinde beliren kızgınlık, o ana kadar hissettiği tüm acıyı bastırmıştı. “Zayıflık mı? Bu zayıflık değil, bu ihanet! Hem de çifte ihanet!”
Ayşe, ertesi sabah Elif’i aradı. Elif, telefonu açtığında sesi yine gergindi. “Ayşecim, annemlerdeyim hala. Bir sorun mu var?”
“Sorun mu var?” Ayşe güldü, acı dolu bir kahkahaydı bu. “Her şey sorun Elif. Neden bana yalan söyledin? Neden kardeş bildiğin insanı sırtından vurdun?”
Elif’in boğazı düğümlendi. “Ayşe, ben… çok üzgünüm. Ben istemedim… Nasıl oldu bilmiyorum…”
“Nasıl oldu bilmiyorum mu?” Ayşe’nin sesi yükseldi. “Nasıl oldu biliyorum Elif. Yalanlarla, sinsice, benim arkamdan. Sen benim kardeşimdin. Ben sana sırrımı verdim, kalbimi açtım. Sen ise benimle birlikte benim hayatıma ihanet ettin.”
Telefonu Elif’in yüzüne kapattı. İçinde bir boşluk vardı. Öyle büyük bir boşluk ki, bir daha dolmayacağını düşündü. Hayatının iki temel direği, aynı anda, yıkılmıştı. Kendini toparlaması, küllerinden yeniden doğması gerekecekti. Ama nasıl?
Bir hafta sonra, Murat, eşyalarını toplamak için eve geldiğinde, Ayşe sessizce stüdyosunda oturuyordu. Onu kapıda karşılamadı. Sadece, evlilik cüzdanı ve birkaç yasal evrağın olduğu zarfı masaya bırakmıştı. Murat, ona bakarken gözlerinde hem pişmanlık hem de şaşkınlık vardı. Ayşe’nin bu kadar kesin olmasını beklemiyordu. Ayşe, onun yüzüne bile bakmadan, “Her şey bitti Murat,” dedi. “Gitmeni istiyorum. Ve bir daha asla beni arama.” Murat, söyleyecek hiçbir şey bulamadı. Kapıyı sessizce çekip gitti.
Ayşe, birkaç hafta sonra, sanat merkezindeki açılışa tek başına gitti. Müralı, duvarı kaplamış, tüm ihtişamıyla ışıldıyordu. Eserine baktı. Ellerinin emeği, ruhunun yansımasıydı. Gurur duyuyordu. Ama içinde bir burukluk vardı. Bu anı paylaşacağı kimse yoktu. Ya da o öyle düşünüyordu.
Bir akşam, atölyesinde yeni bir eser üzerinde çalışırken, gözü tezgâhın üzerinde duran küçük, nar motifli seramik anahtarlığa takıldı. Elif’e hediye ettiği, daha sonra Murat’ın arabasında bulduğu, en sonunda da Elif’in boynunda kolye olarak gördüğü o anahtarlığın aynısıydı. İçindeki son kırılganlık parçasını da yok etmek istercesine eline aldı. Küçük, pürüzsüz yüzeyini parmaklarıyla okşadı. Ardından, usulca sıktı. Kil, narin bir şekilde parmaklarının arasında ufalandı. Kırık seramik parçaları avucundan yere döküldü. Artık, geçmişin tozuydu.
Ayşe, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Güven kırılmıştı, evet. Ama seramik parçaları gibi dağılsa da, o kili yeniden şekillendirmeyi biliyordu. Yeni bir başlangıç için, yeni bir eser yaratmak için, kendisi için. Artık yalnız değildi. Kendisi vardı. Bu, her şeyden daha değerliydi. Ve bu, güvenin yeniden inşa edilebileceği yegane temeldi.
