Yasak Aşk

Kırık Objektif

8 dakikalık okuma · 1254 kelime

Elif, mutfak camından bahçeye uzanan mükemmel biçilmiş çimlere baktı. Her bir çim tanesi, hayatının kendisi gibi, kusursuzca yerine oturtulmuştu. Geniş, modern bir villa, son model bir araba, her sabah pırıl pırıl kahvaltı masası ve başarılı, uslu bir çocuk… Dışarıdan bakıldığında, kırk yaşındaki Elif’in hiçbir eksiği yoktu. Peki neden her sabah boğazında düğümlenen o görünmez yumruyla uyanıyordu?

Hakan, kocası, işkolik bir mühendisti. İyi bir adamdı, asla Elif’e sesini yükseltmemiş, ona ve kızları Zeynep’e lüks bir hayat sunmuştu. Ama bazen, özellikle de geceleri, Elif yatakta Hakan’ın sırtına dönük uyuyan siluetine bakarken, onunla bir yabancıdan farksız olduğunu hissederdi. Sohbetleri iş, okul veya faturalar üzerineydi. Tutku, kıvılcım, o delice âşık olma hali… Bunlar Elif’in hayatından çoktan silinip gitmiş, yerini konforlu bir sessizliğe bırakmıştı.

Bir arkadaşının ısrarıyla bir fotoğraf atölyesine yazıldığında, Elif bunun sadece zaman öldürmek için bir uğraş olacağını düşünmüştü. İçindeki o kederli boşluğu doldurmak için sayısız kurs denemiş, yoga, resim, seramik… Hiçbiri tutmamıştı. Ama bu sefer bir şeyler farklıydı.

Atölyenin ilk günü, Elif kendini lise sıralarına dönmüş gibi hissetti. Otuzlu yaşlarının sonlarında, dağınık saçlı, piercingli ve gözlerinin içinde yanan bir ateşle Can, elindeki eski makineyi kaldırıp “Bugün ruhunuzu çekeceğiz,” dedi. Can, Elif’in tanıdığı hiçbir erkeğe benzemiyordu. Elif’in dünyası düzen ve hesaplanabilirlikle doluyken, Can kaostan, spontanelikten besleniyordu. Dersler Can’ın şiirsel anlatımıyla, fotoğrafların sadece birer görüntü değil, birer hikaye olduğu fikriyle dolup taşıyordu.

Elif başta Can’dan çekindi. Onun bu bohem, rahat tavrı, kendi kalıplaşmış hayatına bir tehdit gibi geliyordu. İlk haftalar, Elif sadece tekniğe odaklandı, duygulardan kaçındı. Ama Can’ın keskin gözleri, onun içindeki o saklı melankoliyi fark etmişti. Bir gün, Elif’in çektiği, boş bir bankın olduğu yağmurlu bir park fotoğrafına bakarken, Can hafifçe tebessüm etti. “Bu bank, sadece bir bank değil Elif Hanım,” dedi, sesi sıcaktı. “Bu bank, beklemeyi anlatıyor. Sanki birini, bir şeyi bekliyor… Ve siz o bankın yanından geçerken, bekleyen bir ruhla karşılaşıyorsunuz.”

Elif’in boğazı düğümlendi. Kimse onun fotoğraflarına bu gözle bakmamıştı. Kimse onu bu kadar derinden görmemişti.

Atölye dersleri bittikten sonra, Can sık sık öğrencilerini kahveye davet ederdi. Elif ilk başlarda reddetse de, bir akşam kendini Can’la şehrin kalabalık ara sokaklarından birindeki küçük, loş bir kafede buldu. Sohbetleri fotoğrafın ötesine geçti. Sanattan, hayattan, kaybedilen düşlerden konuştular. Can, kendi tutkulu, biraz asi geçmişini anlattı. Elif ise, uzun zaman sonra ilk kez gerçekten dinlendiğini, anlaşıldığını hissetti. Hakan’la asla yaşayamadığı o derin bağ, Can’la bir anda oluşuvermişti.

Bir hafta sonra, Elif kendini yeniden aynı kafede, Can’la baş başa buldu. Şehir ışıkları pencereden süzülüyor, hafif bir caz müziği ortama eşlik ediyordu. Can, parmak uçlarıyla masadaki tuzluğu çevirirken, gözleri Elif’in gözlerine kilitlendi. “Elif,” dedi. “Siz o boş bank değilsiniz. İçinizde bir orman var, ama kapıları kilitli.”

Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu kadar yakın hissediyordu, aynı zamanda korkuyordu. Eve döndüğünde, Hakan her zamanki gibi koltukta, bilgisayarında çalışıyordu. “Nasıldı kurs? Geç kaldın?” diye sordu, gözlerini ekrandan ayırmadan. Elif, Hakan’ın sesindeki ilgisizliği hissetti ve boğazındaki o yumru daha da büyüdü. “İyiydi,” diye mırıldandı. “Sadece biraz geç oturduk arkadaşlarla.”

Can’la buluşmaları gizliliğin heyecanıyla daha da cazip hale geliyordu. Fotoğraf çekme bahanesiyle hafta içi öğleden sonraları kaçamaklar yapıyorlardı. Elif’in kamera lensinden bakışı değişmişti. Artık sadece görüntüyü değil, ruhu yakalamaya çalışıyordu. Can onun ilham perisi, onun keşfedilmemiş yeteneğini ortaya çıkaran bir anahtardı. Birlikte Galata’nın dar sokaklarında kayboluyor, Boğaz’ın hırçın sularını çekiyor, eski bir vapurun paslı demirlerinde geçmişin izlerini arıyorlardı.

Bir akşamüzeri, Can’ın stüdyosunda, karanlık oda kokusuyla sarılı odada, Can Elif’in çektiği fotoğrafları inceliyordu. Elif’in bakış açısı keskinleşmiş, fotoğraflarına bir derinlik gelmişti. Can, Elif’in en son çektiği, yaşlı bir balıkçının yüzündeki kırışıklıkların hikayesini anlatan portreye takılı kaldı. “Bu,” dedi fısıltıyla, “bu sizin içinizde tuttuğunuz acıyı, yaşamışlığı anlatıyor. Gözlerinizle değil, ruhunuzla görmeye başlamışsınız.”

Elif, Can’ın sesiyle irkildi. Can dönüp ona baktı. Aralarında bir anlık sessizlik oldu, elektrik yüklü bir sessizlik. Sonra Can elini uzatıp Elif’in yanağındaki bir tutam saçı kulağının arkasına itti. Dokunuşu, Elif’in kalbine bir şok dalgası göndermişti. Yıllardır hissetmediği bir titreme, bir yanma… Can’ın gözleri Elif’in gözlerinde, adeta onun ruhuna bakıyordu. Elif ne yapacağını bilemedi. Geri çekilmeli miydi? Kaçmalı mıydı? Ama ayakları yere mıhlanmış gibiydi.

Can yavaşça ona yaklaştı. Elif’in nefesi kesildi. Dudakları birleştiğinde, Elif’in dünyası altüst oldu. Bu öpücük, Hakan’la yaşadığı soğuk, görev icabı öpücüklerden çok farklıydı. Bu öpücük, alev gibi yakıcıydı, su gibi ferahlatıcıydı, havayı ciğerlerine dolduran bir nefes gibi hayat vericiydi. Sanki yıllardır kapalı tuttuğu bir kapı ardına kadar açılmıştı ve içeriye dolan ışık Elif’in en karanlık köşelerini aydınlatıyordu.

O geceden sonra, her şey değişti. Gizli buluşmalar daha sık, daha tutkulu hale geldi. Elif kendini bir rüyanın içinde gibi hissediyordu. Can’la geçirdiği her an, onun için bir kaçış, bir özgürlüktü. Hakan’a karşı hissettiği suçluluk duygusu, Can’la yaşadığı tutkunun yanında silikleşiyordu. Ama eve döndüğünde, o suçluluk duygusu bir gölge gibi peşini bırakmıyordu. Zeynep’e sarılırken, Hakan’ın yüzüne bakarken, Elif kendini yalancı gibi hissediyordu. Bu ikili hayat, onun ruhunu yıpratmaya başlamıştı.

Hakan, Elif’teki değişikliği fark etmişti. Daha az durgun, daha az somurtkan, ama aynı zamanda daha dalgın ve bazen de daha gergin görünüyordu. “Bu fotoğraf kursu iyi geldi sana,” demişti bir akşam, gazetesini okurken. “Canlandırdı seni.” Elif o an kendini yakalanmış gibi hissetti. Hakan’ın bu basit yorumu, bir ok gibi kalbine saplanmıştı.

Bir hafta sonu, Hakan’ın iş seyahatinde olduğu bir sırada, Can Elif’i küçük bir sahil kasabasına fotoğraf gezisi için davet etti. Elif, “hayır” diyemedi. Bir hafta sonu kaçamağı, hayatının rutininden tamamen kopmak… Bu düşünce bile onu sarhoş ediyordu. Küçük bir pansiyonda kaldılar, denize nazır bir odada. Hava soğuktu ama Elif’in içi sıcaktı. Can’la el ele kumsalda yürüdüler, kasabanın eski sokaklarında kayboldular. İlk kez bir ilişki içindeyken bu kadar rahat, bu kadar özgür hissediyordu.

O gece, pansiyonun odasında, Can Elif’e bir sırrını fısıldadı. “Ben evliyim Elif,” dedi, sesi hüzünlüydü. Elif’in kalbi durdu sanki. Bir an her şey karardı. Can, kendisinin de Elif gibi mutsuz bir evliliği olduğunu, eşi Eda ile yollarının çoktan ayrıldığını, sadece prosedürler yüzünden ayrılamadıklarını anlattı. “Seni gördüğümde, Elif, sen de benim gibi bir ruhtu. Yalnız, arayışta… Ben seni kurtarmak istedim, belki de kendimi kurtarmak için.”

Elif şok olmuştu. Can da mı evliydi? Bu ilişki sadece Elif’in evliliği için değil, Can’ın evliliği için de bir “yasak aşk”tı. Elif bu durumun kendi vicdanındaki yükü daha da artırdığını hissetti. Sanki bir bataklığa çekiliyordu. Onu bu duruma düşürdüğü için Can’a kızdı, ama aynı zamanda kendi içinde bir aydınlanma yaşadı. Can’ın sözleri ona tokat gibi çarpmıştı: “Seni kurtarmak istedim, belki de kendimi kurtarmak için.” Elif, Can’ın aynasında kendi kurtarılma arayışını görüyordu.

Sabah, Elif kasabanın iskelelerinde oturmuş, denizi izlerken bir karar verdi. Can’ın sözleri, onun kendi içsel yolculuğunun bir parçası olduğunu anlamasını sağlamıştı. Can, Elif’in uyanışının katalizörü olmuştu, ama onun nihai durağı değildi. Onun peşinden koştuğu özgürlük, bir başkasının kollarına sığınmakla değil, kendi zincirlerini kırmakla bulunacaktı.

Elif, Can’la İstanbul’a döndükten sonra, haftalarca süren bir iç hesaplaşmaya girdi. Hakan’la konuşması gerekiyordu. Belki her şeyi anlatamayacaktı, ama evliliklerinin neden bu hale geldiğini, kendisinin neden bu kadar mutsuz olduğunu dile getirecekti. Riskti bu, her şeyi kaybetme riski. Ama Elif, artık o boş bankta oturan, bir şeyleri bekleyen kadın değildi. O artık, içindeki ormanın kapılarını aralayan, kendi yolunu çizmeye cesaret eden bir kadındı.

Bir akşam, Zeynep uyuduktan sonra, Elif Hakan’ın karşısına oturdu. Hakan her zamanki gibi laptop’ıyla meşguldü. Elif’in kararlı bakışlarını görünce nihayet bilgisayarını kapattı. “Bir şey mi oldu Elif?” diye sordu, sesinde hafif bir endişe vardı.

Elif derin bir nefes aldı. “Hakan,” dedi, sesi titremiyordu. “Bizim konuşmamız gereken şeyler var. Uzun zamandır ertelediğimiz şeyler…”

Hakan’ın yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Elif’in gözleri, artık sadece bir görüntü değil, ruhu yansıtan bir objektif gibi parlıyordu. İçindeki yabancı gitmiş, yerini kendisini bulan bir kadına bırakmıştı. Yasak aşk, ona kendini tanıma cesaretini vermişti. Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu, ama en azından artık aynada kendine baktığında gördüğü kadınla barışıktı. Ve bu, uzun zamandır hissettiği en güçlü duyguydu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top