Aile Dramı

Kırık Kuşun Şarkısı

8 dakikalık okuma · 1106 kelime

Yirmi yıl geçmişti ama Ayşe, kızının o gün kayboluşunu dünkü bir rüya gibi taze tutuyordu zihninde. Sanki az önce olmuş, kalbindeki yara hâlâ kanıyordu. Akşamüstüydü. İskilip’in taşlı sokakları, güneşin batışıyla kızıl bir renge bürünürken, Ayşe yaşlı ve yorgun gözlerini pencereden dışarı dikmiş, evlerin damlarına konan kuşları izliyordu. Her kanat çırpışta, içinde bir umut titreşiyor, sonra aynı hızla sönüyordu. Oturduğu bu küçük, tek odalı ev, yıllar önce Anadolu’nun küçük bir kasabasından İstanbul’a getirdiği anılarla doluydu. Her eşya, her köşe, kaybolan kızı Deniz’in sessiz çığlığını fısıldıyordu.

Deniz henüz beş yaşındaydı. Gözleri yemyeşil, saçları güneşte altın gibi parlayan, meraklı ve ele avuca sığmaz bir çocuktu. O kasabanın pazarında, Ayşe elinde bir avuç dolusu kuru fasulye torbasıyla boğuşurken, Deniz elini bırakıvermişti. Bir saniyelik gaflet. Bir anlığına başka bir tezgahtan gelen parlak bir oyuncağa takılan gözler. Sonra aniden sessizlik… Ayşe arkasını döndüğünde Deniz yoktu. O an, Ayşe’nin kalbine saplanan o görünmez hançerin sesiydi. Pazarda yankılanan, “Deniz! Yavrum Deniz!” çığlıkları, kasaba meydanında yankılanan anonslar, jandarmanın umutsuz arayışı… Hepsi boşunaydı. Deniz, toprağın onu yutmuş gibi, bir anda kaybolmuştu.

Kocası Mehmet, bu acıya fazla dayanamadı. Zaten yorgun olan bedeni, evlat acısıyla iyice çökmüş, Deniz’in kayboluşundan bir yıl sonra sessizce bu dünyadan göçmüştü. Ayşe, tek başına kalmıştı. Kucağında bir boşluk, zihninde bir kâbus ve kalbinde dinmeyen bir sızıyla. Kasabada her şey Deniz’i hatırlatıyordu. Her sokak, her çocuk sesi, her eski komşu… Yaşadığı her an acıyı katmerliyordu. Bir gün, komşusu Fatma Teyze’nin, “Ayşe, burada daha fazla çürüme. Belki büyük şehirde, başka insanların arasında daha kolay ararsın Deniz’i,” sözleriyle İstanbul’a geldi. Küçük bir bavul, birkaç hatıra ve hiç bitmeyen bir umutla.

İstanbul, Ayşe’yi kollarını açarak karşılamamıştı. Burada da kimsesizdi. Bir konfeksiyon atölyesinde asgari ücretle çalışmaya başlamış, ufacık, rutubetli bir eve yerleşmişti. Yıllarca her gün iş çıkışı otobüs duraklarında, meydanlarda Deniz’e benzer bir çocuk aradı. Her yeşil gözlü kıza daha dikkatli baktı, her altın saçlı çocuğu zihninde taradı. Televizyondaki her kayıp haberini büyük bir dikkatle izledi, gazetelerde tek bir satırı bile atlamadı. Polise defalarca gitti, her seferinde aynı buruk hikâyeyi anlattı. Zamanla, yüzündeki çizgiler derinleşti, saçlarına ak düştü, ama gözlerindeki arayış ateşi hiç sönmedi. Deniz’i bulacağına dair inancı, çöl ortasında bir vaha gibi, onu ayakta tutuyordu.

Bir akşam, her zamanki gibi televizyonun karşısına geçmiş, elindeki tığla bir battaniye örerken, kanallar arasında gezinmeye başladı. Aradığı şey, herhangi bir haber ya da dizi değil, sadece boşluğunu dolduracak, dikkatini dağıtacak bir sesti. Uzun zamandır takip ettiği “Kayıp Hayatlar” adlı bir programın fragmanına takıldı gözleri. Yeni bölümden bahsediliyordu. Genç bir kadın, annesini arıyordu. Ekrandaki genç kadının sureti belirginleşince, Ayşe’nin elindeki tığ yere düştü. Genç kadının gözleri… O yemyeşil gözler. Kalbi gümbürdemeye başladı. “Olmaz… Olmaz Ayşe, yine mi hayal kuruyorsun?” diye fısıldadı kendi kendine. Ama bir şeyler, içindeki bir ses, bu sefer farklı olduğunu söylüyordu.

Programın ertesi günkü yayınına kadar Ayşe’ye uyku girmedi. Bütün gece, Deniz’in çocukluk halleri, gülüşleri, ağlamaları, o yemyeşil gözler zihninde dans etti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte televizyonun karşısına kuruldu. Program başladı. Genç kadının adı Elif’ti. Yirmi beş yaşındaydı. Küçük yaşta kayıp olarak bulunmuş, bir yetimhanede büyümüş, sonra sevgi dolu bir aile tarafından evlat edinilmişti. Elif, kendisi hakkında çok az şey bildiğini, sadece çok küçükken oynadığı, babasının kendisi için yonttuğu ahşap bir kuş oyuncağı olduğunu anlattı. “Bu kuşu hiç yanımdan ayırmadım,” dedi, gözleri dolu dolu. “Babamın elleriyle yaptığını hayal ediyorum. Belki de bu, bana ondan kalan tek şeydir.” Elif, küçük bir kutudan ahşap kuşu çıkardı ve kameraya gösterdi. Kuş, oldukça ayrıntılı ve özenle yontulmuştu. Kanatlarının bir kısmı kırıktı.

Ayşe’nin nefesi kesildi. O kuş! O kuşun aynısı, yirmi yıl önce Deniz’in beşinci yaş gününde, Mehmet’in kendi elleriyle yaptığı kuştu. Mehmet, marangoz değildi ama Deniz için her şeyi yapmaya çalışırdı. O kuşun bir kanadı, Deniz’in yanlışlıkla üzerine düşmesiyle kırılmıştı. Mehmet, tamir etmeye çalışmış ama başaramamıştı. “Kızım, bu kuş seninle uçacak, hayallerini taşıyacak,” demişti Deniz’e. Ayşe, hıçkırıklara boğuldu. Yılların birikmiş acısı, şimdi umutla karışık bir sel olup akıyordu. Bu oydu! Deniz’i oydu!

Ayşe, titreyen elleriyle telefonun tuşlarına bastı. Programın iletişim hattını aradı. Defalarca meşgul çaldı, defalarca denedi. Sonunda yaşlı bir kadın sesi cevap verdi. Ayşe, nefes nefese, kesik kesik hikâyesini anlattı. Deniz’in kayboluşunu, Mehmet’in yaptığı ahşap kuşu, kuşun kırık kanadını… Karşıdaki ses, ilk başta şüpheciydi. Onlarca insan benzer hikâyelerle arıyordu. Ancak Ayşe’nin anlattığı detaylar, özellikle de kuşun kırık kanadı ve Mehmet’in “hayallerini taşıyacak” sözü, program ekibinin dikkatini çekti. Birkaç gün sonra, Ayşe’ye geri dönüş yapıldı. Randevu ayarlandı.

Program ekibinin ofisine gittiğinde Ayşe’nin kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Elif de oradaydı. Sakin, gözleri endişe dolu. Elif’in yüzünde, Ayşe’nin yirmi yıldır aradığı o tanıdık çizgiler vardı. Yemyeşil gözler, burnunun ucu… Ayşe’nin gözleri doldu. Elif ise, onu meraklı ama mesafeli bakışlarla süzüyordu. Program yapımcısı, Ayşe’ye sorular sormaya başladı. Ayşe, kelimelerin boğazında düğümlenmesine aldırmadan, Deniz’in doğduğu günü, ilk adımını attığı anı, en sevdiği yemeği, küçük bir çocukken kurduğu hayalleri anlattı. “Deniz, her zaman masallara inanır, bir gün gökyüzünden bir yıldızın gelip onu götüreceğini söylerdi,” dedi.

Sonra sıra o kuşa geldi. Ayşe, titreyen elleriyle çantasından küçük bir, özenle sarılmış paket çıkardı. İçinden çıkan, Elif’in ahşap kuşunun tam da kırıktı sanılan diğer kanadıydı. Mehmet, kuşun kırık kanadını atmamış, Ayşe’ye saklaması için vermişti. “Belki bir gün Deniz geri gelir de, bu kuşu tamamlarız,” demişti. Ayşe, yıllarca o kanadı, Deniz’den kalan tek somut hatıra gibi saklamıştı. İki parça, şimdi yan yana gelince kusursuz bir bütün oluşturdu. Elif’in gözleri, önce kanat parçasına, sonra Ayşe’nin yüzüne kaydı. Gözlerinde bir şimşek çaktı, ardından yaşlar belirdi.

“Babam… Babam bu kuşu bana, beşinci yaş günümde vermişti,” diye fısıldadı Ayşe, sesi titreyerek. “Sen çok sevinmiştin. Sonra yanlışlıkla düşürüp kırmıştın. Mehmet, yani baban… ‘Korkma kızım, bu kuş seninle uçacak, hayallerini taşıyacak,’ demişti. Sonra bu kırık kanadı bana verdi, ‘Belki bir gün Deniz geri gelir de, bu kuşu tamamlarız,’ dedi…”

Elif’in yüzündeki maske paramparça olmuştu. Yıllardır beyninin derinliklerinde, bilinçaltında biriken anılar, bu kelimelerle yüzeye furan dalgalar gibi yükseldi. Loş bir ışıkta, ahşap yongalarının kokusuyla dolu bir atölyede, babasının ellerini, kırık bir kuşu ve sevgi dolu bir bakışı hatırladı. Kendine ait sandığı bu anıların, aslında yitirilmiş bir geçmişin parçası olduğunu anlamıştı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, bir çocuk gibi hıçkırmaya başladı.

Ayşe, usulca Elif’in yanına yaklaştı, titreyen ellerini uzattı ve genç kadının saçlarını okşadı. Yirmi yıldır hasret kaldığı bu temas, ikisi için de tarifsiz bir duyguydu. Elif, başını Ayşe’nin omuzuna yasladı. Çocukluğundan kalma o sıcak, tanıdık kokuyu içine çekti. Gözlerini kapadı ve fısıltıyla, zar zor duyulur bir sesle, “Anne…” dedi. Bu iki hece, Ayşe’nin yıllardır beklediği, kulaklarında çınlayan bir melodi gibiydi. Bütün acılar, bütün yorgunluklar, o an silinip gitti. Sadece saf bir sevgi ve birleşen iki kalp vardı.

Kayıp kuş, kanatlarını tamamlamış, yeniden şarkısını söylemeye başlamıştı. Bu şarkı, yirmi yılın ardından, Ayşe ve Deniz’in kayıp hayallerini tekrar gökyüzüne taşıyordu. Önlerinde uzun bir yol, anlatılacak çok anı, telafi edilecek çok zaman vardı. Ama artık yalnız değillerdi. Kırık kuşun şarkısı, şimdi umutla doluydu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top