Aile Draması
Kırık Hayaller Konağı
İzmir’in ışıltılı akşam güneşi, Bornova’daki apartman dairesinin mutfak penceresinden içeri süzülüyor, Ayşe’nin yeni demlenmiş çayın buharına karışıyordu. Haftanın yorgunluğunu üzerinden atmak için basit ama huzurlu bir ritüeldi bu. Can, eşi, ise her zamanki gibi koltukta, bilgisayarının başında mimari çizimlerine gömülmüştü. Sekiz yıllık evlilikleri, çoğu zaman bu küçük sessizlikler, bu yan yana akan ama birbirine değen hayat akışları üzerine kuruluydu. Sessiz bir anlayış, karşılıklı bir güven. Ve şimdi, ikisini de diri tutan büyük bir ortak hayal: Urla’da, zeytin ağaçlarının arasına gizlenmiş, denize nazır eski bir taş ev. Onu alıp restore edecekler, kendi elleriyle yeni bir yaşam kuracaklardı. Her tuğlasında, her kirişinde emekleri, her köşesinde anıları olacaktı. Hayallerinin evi, onların “sonsuzluk konağı” olacaktı.
“Can, çay hazır, gelmiyor musun?” dedi Ayşe, sesine tatlı bir sitem katarak. İlkokul öğretmenliğinin verdiği o hafif pedagojik ton, evde de kendisini belli ederdi bazen.
Can, arkasına yaslanıp gerindi. “Geliyorum canım, son rötuşlar kaldı.” Yanına geldiğinde, Ayşe’nin elinden çayını alıp, yorgun bir gülümsemeyle kolunu Ayşe’nin beline doladı. “Bugün yorulmuşsun belli.”
“Her gün yoruluyorum,” diye mırıldandı Ayşe, başını onun omzuna yaslarken. “Ama neyse ki hayallerimiz var, değil mi? Urla’daki o evi düşündükçe bütün yorgunluk gidiyor.”
Can’ın gülümsemesi hafifçe soluklaştı, ama Ayşe bunu karanlığa yordu. “Evet, hayallerimiz var. Hem de ne hayaller…”
Urla’daki o ev, onların sadece birikimlerinin değil, aynı zamanda umutlarının ve geleceklerinin somutlaşmış haliydi. Her ay düzenli olarak birikim hesaplarına para yatırıyorlar, her kuruşu dikkatle harcıyorlardı. Ayşe, titiz bir bütçe tutarken, Can da mimarlık projelerinden kazandığı her ek geliri tereddütsüz ortak kasaya aktarıyordu. Evin peşinatı için gereken miktara neredeyse ulaşmışlardı. Ayşe, önümüzdeki ay Urla’ya gidip o evin son bir kez içini dışını incelemeyi, sonra da emlakçıyla masaya oturmayı planlıyordu. Her şey bir rüya gibi tıkırında ilerliyordu.
Ta ki bir akşam, Can’ın telefonu çalana kadar. Numara abisi Emir’e aitti. Emir, Can’dan beş yaş küçüktü, hep biraz savruk, biraz da şanssızdı. İşleri bir türlü yolunda gitmez, sık sık borç batağına saplanırdı. Her seferinde Can ona bir şekilde destek olmuş, çoğu zaman da Ayşe’den gizlemişti. Ama bu seferki görüşme farklıydı. Can’ın yüzü bembeyaz kesilmiş, sesi endişeden titremeye başlamıştı. Mutfakta bulaşıkları yerleştiren Ayşe, kulak misafiri olmuştu. “Emir, ne yaptın sen yine? Ne demek tefecilere bulaştın? Bu sefer ki çok büyük Can!” Can, Ayşe’nin seslendiğini fark edince hızla odadan çıktı, kapıyı da arkasından kapattı. Ayşe’nin içine bir kurt düşmüştü. Can’ın kapıyı kapatması, onun bu tip durumlarda sergilediği alışıldık bir davranıştı. Emir’le ilgili sorunlar hep böyle gizli saklı yürürdü.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Ayşe uykusunda Can’ın huzursuz fısıltılarını duydu. “Başka çarem yok Emir… Tamam… Ama bu sefer gerçekten son…” Ayşe, yatağında döndü, Can’a sırtını döndü. İçgüdüsel olarak bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu, ama ne olduğunu sormaktan çekiniyordu. Çünkü biliyordu ki, Can’ın sırları genelde iyi niyetli ama felaketle sonuçlanan girişimlerle ilgili olurdu. Ve bu seferki, sesi dinlerken anladığı kadarıyla çok daha büyüktü.
Ertesi hafta, Ayşe Urla’daki evi tekrar görmek için emlakçıdan randevu aldı. Dönüşte Can’a müjdeyi verecek, hatta belki de direkt anlaşmaya gideceklerdi. Öğleden sonra iş çıkışı bankaya uğrayıp peşinatı teyit etmek istedi. Hesap hareketlerini kontrol etmek için uygulamasını açtığında, kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gördüğü miktar, beklediğinden çok daha azdı. Hatta neredeyse yarısı yoktu. Elindeki telefon titremeye başladı. Gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı. Yanlış görmemişti. “Büyük bir çıkış işlemi” yazıyordu, tarihi birkaç gün önceydi. Açıklama kısmında ise sadece “Transfer” ifadesi vardı.
Ayşe’nin beyninde şimşekler çaktı. Gözlerinin önüne Can’ın Emir’le olan konuşmaları, gece fısıltıları geldi. Elinde telefonla eve koştu. Can henüz gelmemişti. Öfke, endişe ve inançsızlık birbiriyle yarışıyordu içinde. Bir yandan mantığı, “Belki başka bir şeydir, yanlış anlamışsındır” diyordu; bir yandan da kalbi, hissettiği bu soğukluğu inkar edemiyordu.
Can geldiğinde, Ayşe, yatak odasının kapısını kilitlemiş, elinde telefon, yüzünde okunamayan bir ifadeyle onu bekliyordu. “Can,” dedi Ayşe, sesi beklediğinden daha sakin çıkmıştı, bu sakinlik Can’ı daha da ürkütmüştü. “Konuşmamız gereken bir şey var.”
Can, Ayşe’nin halini görünce ne olduğunu anlamıştı. Yüzü soldu, gözlerini kaçırdı. “Ayşe, dinle… Açıklayabilirim…”
“Ne açıklayacaksın Can? Banka hesabımızdaki o ‘Transfer’ yazan büyük işlemi mi?” Ayşe’nin sesi yükselmişti. “Nereye gitti Can o para? Urla’daki evimizin peşinatıydı o! Gözümün önünden gitmiyor, hayalini kurduğumuz o taş ev…”
Can, derin bir nefes aldı. “Emir… Emir’in başı dertteydi Ayşe. Çok büyük bir dertte. Tefecilere bulaşmış, tehdit ediyorlarmış. Hayatından endişe ettim.”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Emir… Yine Emir mi? Can, biz ne kadar konuştuk bu konuyu? Kendi hayatlarımızdan kısıp, biriktirdiğimiz her kuruşu nasıl böyle harcayabilirsin? Benimle konuşmadan, benim onayımı almadan?” Kelimeler boğazında düğümleniyordu. “O para, bizim evimizdi Can! Bizim geleceğimizdi!”
Can, Ayşe’nin ellerini tutmaya çalıştı ama Ayşe geri çekti. “Bana söz vermişti Ayşe, bu kez gerçekten borcunu ödeyecekti. Bir iş fırsatı yakalamış, garantiydi. Benden aldığı parayı iki hafta içinde iade edecekti. Ben de tam o zamana kadar her şeyi eski haline getirecektim. Sen hiç fark etmeyecektin bile…”
Ayşe acıyla gülümsedi. “Fark etmeyecektim, öyle mi? Yani bana yalan söyleyecektin Can? Ortak hayatımızın, ortak hayallerimizin temelini çalıp, beni yanıltacaktın?” Yalan kelimesi, bir hançer gibi Ayşe’nin kalbine saplanmıştı. Para bir yana, Can’ın ona duyduğu güvensizlik, bu kadar önemli bir şeyi ondan saklama cüreti, canını yakıyordu.
“Yalan söylemek değildi amacım,” dedi Can, sesi titriyordu. “Seni korumak istedim. Endişelenmeni istemedim. Emir’i de korumak istedim. O benim kardeşim Ayşe, ne yapabilirdim ki?”
“Bana söyleyebilirdin Can! Belki bir çözüm bulurduk. Belki yardım ederdik. Ama bana sormadan, beni yok sayarak bu kararı alman… Bu affedilemez.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. “Şimdi ne olacak? Urla’daki ev? Benim bütün hayallerim?”
Can başını ellerinin arasına aldı. “Emir… O işi de batırmış Ayşe. Paramız gitti. Hepsi… Neredeyse hepsi.” Sesinde öyle bir çaresizlik vardı ki, Ayşe’nin öfkesinin yerini yavaş yavaş buz gibi bir boşluk aldı.
“Gitti mi?” diye fısıldadı. “Her şey gitti mi?” Sanki sadece paraları değil, sekiz yıllık evliliklerinin üzerinde yükseldiği güven kulesi de yıkılmıştı.
O gece yataklar ayrıldı. Ayşe, salondaki koltukta, uykusuz ve bitkin bir şekilde tavana bakıyordu. Gözlerinin önünden Urla’daki o taş evin hayali geçiyor, sonra tuzla buz oluyordu. Bu sadece maddi bir kayıp değildi. Bu, ortak bir geleceğe duyduğu inancın, Can’a olan sarsılmaz güveninin yıkılışıydı.
Ertesi sabah, Can uyandığında Ayşe’nin kahvaltıyı hazırladığını gördü. Ama masadaki sessizlik, bıçak gibi kesiciydi. Ayşe’nin gözleri kızarmıştı, yüzünde yorgunluk ve hayal kırıklığının derin izleri vardı. “Bugün Urla’ya gidecektim,” dedi Ayşe, sesi bomboştu. “Evi görmek için. Emlakçıya ne diyeceğim şimdi?”
Can cevap veremedi. Yaptığı şeyin ağırlığı, omuzlarına çöküyordu. Suçluluk duygusu onu boğuyordu. “Ayşe, ne olur bana bir şans ver. Toparlayacağım her şeyi. Yeniden başlayacağız.”
Ayşe ona döndü. Gözlerinde ne öfke ne de ağlama vardı. Sadece derin bir boşluk. “Yeniden başlamak mı Can? Sen neyi toparlayacaksın? Giden parayı mı? Yoksa benim sana olan güvenimi mi? En zor olanı o olacak Can. Çünkü giden para geri gelir, ama kırılan güven…” Durdu. Başını iki yana salladı. “Kırılan güven bir daha asla aynı şekilde birleşmez. Hep bir izi kalır. Bir çatlak, bir yarık…”
Ayşe, elini masanın üzerindeki Urla’daki evin fotoğrafına uzattı. Eski, sararmış bir kartpostaldı bu, bir zamanlar Can’ın ona armağan ettiği, üzerinde “Bizim Evimiz” yazan. Ayşe, yavaşça ve kararlılıkla, kartpostalı ortadan ikiye yırttı. Sonra bir daha, ve bir daha. Küçük parçalar masanın üzerine saçıldı. Bu, sadece bir fotoğrafın değil, bir hayalin, bir umudun ve sarsılmaz sanılan bir güvenin paramparça oluşuydu.
Can, Ayşe’nin bu eylemini izlerken, kalbinde buz gibi bir acı hissetti. O parçalar, sadece kağıt parçaları değildi. Onlar, Ayşe’nin ona olan inancının kalıntılarıydı. Ve Can biliyordu ki, o kalıntıları bir araya getirmek, yıkılmış bir taş evi yeniden inşa etmekten çok daha zor olacaktı. Belki de imkansız. Ayşe, masadan kalktı, parçalara son bir kez baktı ve sessizce odadan çıktı. Kapının kapanma sesi, Can’ın kulaklarında uzun süre yankılandı. Şimdi, evde yankılanan tek ses, kırılan güvenin sessiz çığlığıydı. Ve Can, bu çığlığın ne kadar süreceğini, bu yıkıntının altından ne zaman çıkabileceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, yollarının bir daha asla Urla’daki o taş evdeki gibi birleşemeyeceğiydi. En azından şimdilik.
