Aile draması
Kırık Camların Ardındaki Gökyüzü
Elif, evin en yüksek basamağına, eskimiş sandalyenin üzerine çıkıp pencereden dışarı baktığında, karşısındaki harabeyi değil, gökyüzünü görüyordu. Oysa annesi Ayşe, o camdan her baktığında, bir yığın harabenin ortasına sıkışmış, yıpranmış evlerini, babası Mehmet’in tamir etmeye çalıştığı kırık dökük panjurları, kurumuş çiçeklerle dolu balkonu ve hiç bitmeyen yoksulluğu görüyordu. Elif’in gözleri ise bambaşkaydı; onlar her zaman daha ilerisini, daha aydınlığı arıyordu. Annesi, “Kızım, ayakların yere bassın,” derdi hep. Ama Elif’in ayakları zaten hep yerdeydi; daha ne kadar yere basabilirdi ki?
Bu yüzden, Elif’in burslu olarak İstanbul’un en köklü ve pahalı özel liselerinden birine kabul edildiği haberi eve geldiğinde, bir deprem olmuş gibiydi. Mehmet Usta, elindeki İngiliz anahtarını yere düşürmüş, Ayşe Teyze salonda bir sandalyeye yığılıp kalmıştı. Gözyaşları, sevinçle karışık bir endişeydi. Elif ise, “Başardım anne,” demişti fısıltıyla, sanki hâlâ inanamıyormuş gibi. O anda, kırık camların arkasındaki gökyüzü, hiç olmadığı kadar parlak görünmüştü. Sanki o pencereden sadece harabeler değil, uçsuz bucaksız bir umut denizi de görünüyordu artık.
Ama umut, bazen beklentiden daha ağır bir yüktü. İlk gün, okulun devasa kapısından içeri adım attığında, Elif’in boğazı düğümlenmişti. Parlak cilalı koridorlar, yüksek tavanlar, duvarlardaki modern sanat eserleri… Elif, adeta başka bir gezegene inmiş gibi hissediyordu. Kendi üstündeki, annesinin özenle ütülediği, eski ama temiz elbisesi, diğer öğrencilerin markalı, son moda kıyafetlerinin yanında sönük kalıyordu. Herkes sanki bir dergi kapağından fırlamış gibiydi; ışıl ışıl, kendinden emin, rahat.
Sınıfında oturduğunda, etrafındaki uğultuyu dinledi. Yaz tatilinde Aspen’de kayak maceralarından, İtalya’da yapılan alışveriş turlarından, Bodrum’daki yazlık evlerinde verilen partilerden bahsediyorlardı. Elif’in yaz tatili ise, babasına sanayide yardım etmek, annesine ev işlerinde destek olmak ve kütüphanede sınavlara hazırlanmakla geçmişti. Anlatacak hiçbir şeyi yoktu. Bir an kendini tamamen görünmez hissetti.
En çok dikkatini çeken Defne oldu. Uzun sarı saçları, ışıldayan yeşil gözleri, her zaman kusursuz bir şekilde seçilmiş kıyafetleri vardı. Defne, sınıfın doğal lideri gibiydi; etrafı her zaman arkadaş gruplarıyla çevriliydi, kahkahaları koridorlarda yankılanırdı. Elif, Defne’nin gözlerinde bir an için kendini görmüştü: minik, önemsiz, sıradan. Defne, varlığıyla bile Elif’e ne kadar farklı bir dünyadan geldiğini hatırlatıyordu.
İlk haftalar, Elif için bir hayatta kalma mücadelesiydi. Akademik olarak hiçbir sorun yaşamıyordu; derslerde parmak kaldıran ilk o oluyor, en zor soruları bile çözüyordu. Ama teneffüsler, öğle araları, sosyalleşme anları birer işkenceydi. Öğle yemeğinde, annesinin özenle hazırladığı mütevazı sandviçleri, arkadaş gruplarının sipariş ettiği pahalı, gurme menülerin yanında utanç verici geliyordu. Birkaç kez, “Elif, sen ne yiyorsun öyle?” gibi masum görünen ama aslında iğneleyici olan sorularla karşılaşmıştı. Gözlerini kaçırıp, “Evden getirdim,” demekle yetinmişti. Utancın boğazında oluşturduğu düğüm, yutkunmasını zorlaştırıyordu.
Bir gün, sınıfça bir grup projesi için toplandıklarında, Defne, “Hepimiz Defne’lerde buluşalım, daha rahat ederiz,” dedi. Diğerleri hemen onayladı. Elif’in kalbi sıkıştı. Onların, Boğaz manzaralı, birkaç katlı, modern villalarına gitmek… Oraya bir daha asla adım atmak istemiyordu. Geçen sefer, giriş kapısının önündeki güvenlik görevlileriyle olan gergin diyaloğu ve Defne’nin annesinin Elif’i tepeden tırnağa süzüşü hâlâ zihnindeydi. “Ben gelmesem olur mu?” dedi fısıltıyla, “Evde çok işim var.” Defne’nin arkadaşlarından biri, “Ne işi ya, bizim de var. Tembellik etme,” diye takılmıştı. Defne ise, “Boş verin, Elif, sen bize uzaktan bağlanırsın, ya da kendi payına düşeni yaparsın,” demişti umursamazca. Bu, Elif’i gruptan dışlama anlamına geliyordu.
Elif, yavaş yavaş ailesinden uzaklaşmaya başlamıştı. Annesi, “Kızım, eskiden her şeyi anlatırdın, şimdi ne oldu?” diye sorduğunda, “Anne, dersler çok yoğun, başka zaman,” diye geçiştiriyordu. Hafta sonları arkadaşlarıyla gezmeye, sinemaya gitmeye davet edildiğinde, “Ders çalışmam lazım,” diyerek reddediyordu. Aslında, arkadaşlarının pahalı eğlence anlayışına yetişemiyordu ve ailesini onlarla tanıştırmaktan utanıyordu. Evine bir arkadaşını çağırmak mı? Asla. Kırık camların ardındaki gökyüzü, ona artık bir hapishane gibi geliyordu. Ne bu dünyaya tam olarak ait olabiliyor, ne de ait olduğu dünyada tam olarak nefes alabiliyordu. İki dünya arasında sıkışıp kalmıştı.
Bu yalnızlığın içinde, Arda, Elif’in hayatına bir nefes gibi girdi. Arda, Defne’nin de arkadaş grubundan olsa da, daha sakin, daha gözlemci bir çocuktu. Bir gün kütüphanede, Elif’in bir matematik problemini çözmekte zorlandığını fark edip yanına geldi. “Yardım ister misin?” diye sordu. Elif başını kaldırdığında, Arda’nın gözlerinde küçümseyici bir bakış yerine, sadece samimi bir merak gördü. O günden sonra, Arda, Elif’le ders çalışmaya, bazen de sadece konuşmaya başladı. Arda, Elif’in zekasına, mütevazı ama kararlı duruşuna hayran kalmıştı. Elif de Arda’nın, zenginliğin ardına saklanmayan, gerçekçi ve anlayışlı tarafını sevmişti. Arda, Elif’e okulda yaşadığı yabancılık hissini bir nebze olsun unutturuyordu.
“Niye hiç arkadaşlarla gelmezsin ki?” diye sormuştu bir gün Arda, Elif’in annesinin hazırladığı çöreklerden yerken. Elif kekeler gibi, “Biliyor musun, bizimkiler… yani ailem, biraz… daha geleneksel,” diye mırıldandı. Arda gülümsedi. “E normal değil mi? Herkesin ailesi farklıdır. Benimkiler de mesela, sürekli iş konuşur, siyaset konuşur. Bazen beni boğuyorlar.” Arda’nın bu sözleri, Elif’e bir nebze olsun rahatlık vermişti. Belki de bu iki dünya arasında bir köprü kurulabilirdi.
Ancak bu rahatlık uzun sürmedi. Okulun geleneksel bilim fuarı yaklaşıyordu. Herkes en iddialı projeleriyle hazırlanıyordu. Defne, ailesinin laboratuvarında geliştirilmiş, son teknoloji ürünü bir “akıllı ev sistemi” üzerinde çalışıyordu. Elif ise, atık plastiklerden ve evde bulduğu eski elektronik devrelerden, suyu arıtan ve bitkileri otomatik sulayan bir “mini-ekolojik sera” sistemi tasarlamıştı. Projesi basitti ama işlevseldi, aynı zamanda çevre dostuydu. Amacı, düşük gelirli bölgelerde yaşayan insanların kendi sebzelerini yetiştirmesini kolaylaştırmaktı.
Proje sunum günü geldiğinde, salon tıklım tıklım doluydu. Öğretmenler, veliler, hatta şehrin önde gelen bilim insanları jüri olarak oradaydı. Elif, standının başında durmuş, heyecanla bekliyordu. Projesi, Defne’nin göz kamaştırıcı standının hemen yanındaydı. Defne’nin etrafında kalabalık bir grup vardı, ailesi, arkadaşları, hepsi onu destekliyordu. Elif’in ailesi gelmemişti; babası işe gitmişti, annesi ise evdeki küçük kardeşine bakıyordu. Yalnızdı.
Jüri, Defne’nin standına geldiğinde, Defne akıcı İngilizcesiyle, projesinin detaylarını, harcanan bütçeyi ve gelecekteki potansiyelini anlattı. Jüri üyeleri başını sallayarak dinledi, hayranlıkla gülümsediler. Sıra Elif’e geldiğinde, jüri üyelerinin yüzlerindeki o ışıltı sanki biraz sönmüştü. Elif, mütevazı ama net bir sesle projesini, amacını, kullandığı malzemeleri ve toplumsal faydasını anlattı. Anlatırken gözleri parlıyordu, çünkü projesine inanıyordu.
Soruların ardından, jüri tam ayrılırken, Defne, tatlı bir gülümsemeyle araya girdi. “Sayın jüri üyeleri,” dedi, sesi tüm salonun duyacağı kadar netti, “Elif’in projesi gerçekten çok… özgün. Özellikle kullanılan malzemelerin geri dönüştürülmüş olması, tam da Elif’in o… ‘mütevazı’ bakış açısını yansıtıyor. Bütçesi kısıtlı ama niyeti iyi.”
Elif’in yüzüne bir tokat yemiş gibi oldu. “Mütevazı bakış açısı,” “bütçesi kısıtlı.” Bu sözler, projesinin övgüye değer bir özelliği gibi sunulsa da, aslında Elif’in geldiği yeri, yoksulluğunu, “onlar gibi olmadığını” alenen ilan ediyordu. Salonun uğultusu bir anlığına kesildi, birkaç kişinin fısıltısı duyuldu. Elif, gözlerinin dolduğunu hissetti. Herkesin gözü üzerindeydi. Defne, ona acıyan bir bakış attı, sanki bir dilenciye sadaka verir gibiydi. Utanç, Elif’i boğazından yakalamış, nefesini kesmişti. Sanki o kırık camların arkasındaki harabe, tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmişti.
O akşam eve döndüğünde, Elif’in içindeki ışık sönmüştü. Kapıdan girer girmez kendini odasına atmış, yatağına uzanıp hıçkırıklara boğulmuştu. Ayşe Teyze, kızının odasına girdiğinde, Elif’in titreyen omuzlarını gördü. Yatağın kenarına oturup saçlarını okşadı. “Ne oldu kızım?” diye fısıldadı. Elif, olan biteni, Defne’nin sözlerini, hissettiği utancı, yabancılık hissini anlattı. “Ben oraya ait değilim anne. Gitmek istemiyorum bir daha.”
Ayşe Teyze, kızının yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Bak Elif,” dedi, sesi kararlıydı. “Sen oraya ait olmak için gitmedin. Sen oraya, zekânla, azminle, kendi emeğinle geldin. Kimsenin sözü seni ait olmadığın bir yere itmez. Senin yerin, senin başarın, senin azminle belirlenir. Onların paralarıyla kurduğu, gösterişli dünyaları senin dünyan değil. Senin dünyan, senin kalbinde. Sen onların ne olduğunu değil, kendi ne olduğunu göster.” Annesi, Elif’in ellerini sımsıkı tuttu. “Hatırla, o camdan dışarı baktığında ne görüyordun sen? Gökyüzünü. İşte o gökyüzü, senin için orada duruyor. Onların küçük dünyalarına sığma.”
Annesinin sözleri, Elif’in ruhunda bir fırtına kopardı. Gözlerini sildi. Annesinin ellerindeki nasırları, babasının terli yüzünü, kardeşinin masum gülüşünü düşündü. Bu insanlar için, kendi için, pes edemezdi. Elif, ertesi gün okula gitti. Başını dik tutarak koridorlarda yürüdü. Defne ve arkadaşları onu gördüklerinde fısıldaştılar ama Elif onlara bakmadan geçti.
Bilim fuarı sonuçları birkaç gün sonra açıklandı. Defne’nin projesi, “Yenilikçi Teknoloji Ödülü”nü kazandı. Elif’in projesi ise, “Sosyal Fayda ve Çevre Bilinci Özel Ödülü”ne layık görüldü. Elif’in adı anons edildiğinde, bir an duraksadı. Sahneye çıktı, plaketini aldı. O an, salondaki kalabalık bir anlığına bulanıklaştı. Gözleri Defne’ye kaydı. Defne, ön sırada oturmuş, Elif’e bakıyordu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı; ne küçümseme, ne de tam bir saygı. Daha çok bir şaşkınlık, bir anlayamama hali. Sanki Elif’in projesinin, o “mütevazı” haliyle nasıl olup da bu kadar değerli görüldüğünü anlamaya çalışıyordu.
Elif, plaketini sıkıca tutarak sahneden indi. Kalbinde, daha önce hiç hissetmediği bir hafiflik vardı. Defne’nin sözleri artık onu incitmiyordu. Çünkü artık biliyordu; kırık camların ardındaki gökyüzü, sadece ona ait değildi. O gökyüzü, azmin, emeğin ve inancın gücüyle herkese açıktı. Ve o camın kırık olması, gökyüzünün parlaklığını asla azaltmıyordu. Elif, o gün, bir dünyaya ait olmaya çalışmaktan vazgeçmişti. Kendi dünyasını yaratmanın daha değerli olduğunu anlamıştı.
