aile draması

Kırık Cam Aynalar

8 dakikalık okuma · 1219 kelime

Elif, aynadaki yorgun yüzüne baktı. Otuz sekiz yaşındaydı ama gözlerinin feri, sanki daha yüz yıl yaşamış gibi sönüktü. Evlilikleri on beş yılı devirmişti Emre’yle. Uğultulu bir sessizlik, her yanını sarmış, nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Emre iyi bir adamdı; çalışkan, dürüst, sadık. Ama iyi adam olmak, yetmiyor muydu bazen? Tutkunun pırıltıları, ne zaman silinmişti hayatlarından? Hatırlamıyordu bile. Sanki bir bataklığa batmış gibiydi, çırpındıkça daha çok dibe çekiliyordu. Çaresizliğin rengi griydi, tüm hayatını o griye boyamıştı.

O gün, Emre’nin çocukluk arkadaşı Kerem’in yıllar sonra şehre döneceğini öğrendiğinde, içinde hafif bir kıpırtı hissetmişti. Kerem, Emre’nin en eski dostuydu. Üniversite yıllarında arada bir gördüğü, çapkın gülüşlü, rahat tavırlı bir adamdı. Sonra Kerem şehri terk etmiş, bambaşka bir hayata yelken açmıştı. Şimdi geri dönüyordu, Emre’nin iş kurma teklifiyle.

Akşam yemeği için Kerem onlara geldiğinde, Elif’in kalbi garip bir şekilde hızlandı. Kapıyı açtığında karşısında duran adam, Elif’in gençliğinden hatırladığı Kerem’den çok farklıydı. Saçlarında hafif kırlar belirmiş, yüzündeki çizgiler ona derinlik katmıştı. Gözleri hâlâ o yaramaz pırıltıyı taşıyordu ama altında dingin bir bilgelik yatıyordu. Selamlaştılar. Elif’in elini tutuşu, Emre’nin rutin el sıkışlarından çok farklıydı; sanki o an durmuş, zamanın varlığını hissettirmişti.

Yemek boyunca Emre, Kerem’le eski günleri yâd etti. Elif gülümsedi, ara sıra sohbetlerine katıldı ama daha çok Kerem’i izledi. Kerem, Emre’nin aksine, konuşurken sadece dinlemiyor, gerçekten anlıyordu gibiydi. Gözleri Elif’in üstünde dolanıyor, bakışları karşılaştığında anlam dolu bir kıvılcım çakıyordu. O gece, Elif ilk kez uzun zamandır unuttuğu bir heyecanla uykuya daldı.

Kerem, kısa sürede Eliflerin hayatına girdi. Emre’yle birlikte yeni işlerinin detaylarıyla uğraşırken, Kerem sık sık evlerine geliyor, Elif’le de sohbet ediyordu. Elif, Kerem’in varlığıyla nefes aldığını hissetmeye başlamıştı. Kerem, onun hayallerini, unuttuğu hobilerini hatırlatıyor, görmezden geldiği yönlerini ortaya çıkarıyordu. Bir öğleden sonra, Emre işleri nedeniyle şehir dışına çıkmışken, Kerem bir proje için Elif’in yardımına ihtiyaç duyduğunu söyleyerek geldi. Elif, Kerem’le saatlerce oturdu, kahve içtiler, konuştular. Kitaplardan, sanattan, kaybolan tutkulardan… Kerem, Elif’in uzun zamandır hissetmediği bir şekilde anlaşıldığını hissettirmişti. Onunla konuşmak, derin bir nefesten farksızdı.

“Elif,” demişti Kerem o gün, gözlerinin içine bakarak, “Senin gözlerinde hiç sönmeyen bir ateş görüyorum, biliyor musun? Ama üstüne küller yağmış gibi.”
Elif’in boğazı düğümlenmişti. Kimse ona böyle bakmamıştı, kimse onun içindeki o sönmeyen ateşi fark etmemişti. Emre’nin sevgisi, güvenli bir limandı evet, ama aynı zamanda demir atmış bir gemiydi. Hiçbir yere gitmeyen.
O gece, Elif yatakta Emre’nin yanında uzanırken, Kerem’in sözleri zihninde yankılandı. Emre’nin düzenli nefes alıp verişi, bir zamanlar huzur veren bir sesken, şimdi kafesindeki kuşun kanat çırpışlarını anımsatıyordu.

Haftalar, ayları kovaladı. Kerem’le Elif arasındaki görünmez bağ, her geçen gün daha da güçleniyordu. Emre’nin iş seyahatleri, Kerem’in bahane bulup Elif’i ziyaret etmesi için mükemmel fırsatlar yaratıyordu. Birlikte şehri gezdiler, daha önce fark etmedikleri köşelerde oturdular, sustular, güldüler. Her temas, her bakış, aralarındaki çekimi daha da yoğunlaştırıyordu. Elif, kendini suçlu hissetmekten yorulmuştu. Vicdan azabı, ruhunu kemiriyordu ama Kerem’in yanındaki o hafiflik, o yaşama sevinci, tüm bu acılara değiyormuş gibi geliyordu.

Bir akşam, şehrin tepesindeki bir kafede oturuyorlardı. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Elif’in gözleri, Kerem’in gözlerine kilitlendi. “Bu doğru değil Kerem,” dedi fısıltıyla. Sesi çatallı çıkmıştı.
Kerem, Elif’in elini masanın altından sımsıkı tuttu. “Biliyorum Elif. Ama kendimi durduramıyorum. Seninle geçirdiğim her an, bana unuttuğum bir şeyi hatırlatıyor.”
“Ne o?”
“Yaşamak,” dedi Kerem. “Sadece nefes almak değil, gerçekten yaşamak.”
O an, Elif’in içindeki tüm barajlar yıkıldı. Kerem’e doğru eğildi ve dudakları Kerem’in dudaklarına değdi. Uzun zamandır unuttuğu bir tat, bir sıcaklık tüm benliğini sardı. Bu, sadece fiziksel bir öpücük değildi; yılların özlemi, bastırılmış arzuların, unutulmuş hayallerin bir yansımasıydı. Suçluluk duygusu, o anlığına eriyip gitmişti. Sadece Kerem vardı, Elif vardı ve onların arasında yanan o yasak ateş.

İşler daha da ileri gitmeye başladı. Kerem’in Emre’yle iş için gittiği bir şehir dışı seyahatinde, Kerem bir bahane bularak Emre’den ayrılmış ve Elif’in yanına dönmüştü. İki günlük kaçamakları, Elif’e hayatının en gerçek anlarını yaşattı. Sanki zaman durmuştu, dış dünya yok olmuştu. Her şey, Kerem’in kollarında anlam kazanıyordu. Ama her veda, Elif’i daha derin bir boşluğa itiyordu. Gizlice geçen her anın bedeli, Emre’nin yüzüne her baktığında katlanarak artan vicdan azabıydı. Emre, hiçbir şeyden habersiz, saf bir sevgiyle bakıyordu Elif’e. Bu, Elif’in yükünü daha da ağırlaştırıyordu.

Bir cumartesi sabahı, Emre’nin her zamanki gibi iş için erkenden kalktığı bir gün, Elif kahvaltı hazırlıyordu. Emre, gazeteyi okurken “Elif,” dedi, sesi her zamankinden farklıydı. “Bir şey sormam lazım sana.”
Elif’in kalbi tekledi. Elindeki bıçak, ekmeği keserken kaydı. “N-ne oldu Emre?”
Emre gazeteyi masaya bıraktı. Gözlerini, Elif’in gözlerinden ayırmadı. “Kerem… O sana ne kadar zamandır bu kadar yakın?”
Elif’in kanı çekildi. Buz kesmişti. “N-ne demek istiyorsun Emre? O senin arkadaşın. Sadece…”
“Arkadaşım olduğunu biliyorum,” diye kesti Emre, sakin ama soğuk bir ses tonuyla. “Ama bir arkadaşın, evli bir kadına bu kadar samimi davranması, karımın da bu samimiyete bu kadar kayıtsız kalması… Normal mi sence?”
Elif’in beyni donmuştu. Emre biliyor muydu? Ne kadarını biliyordu? Titrek bir sesle “Ne saçmalıyorsun Emre?” demeye çalıştı. Ama sesi, kendisini bile ikna etmemişti.
Emre yavaşça yerinden kalktı. Elif’in yanına geldi. Yüzünde derin bir acı vardı. “Elif… Gözlerin yalan söylemiyor. Uzun zamandır bir şeyler farklı. Benimle artık ne paylaşacak bir heyecanın, ne de konuşacak bir derdin var. Ama Kerem’le… Onunla konuştuğunuzda ışıl ışıl oluyorsun.”
Emre’nin gözleri dolmuştu ama tek damla yaş akmadı. Bu, Elif’e daha büyük bir darbe oldu. Emre’nin acısı, sözlerinde değil, gözlerindeki o kırık cam parçacıklarında gizliydi.
“Ben bir süredir farkındayım Elif. Senin bendeki yerinin değiştiğini. Ama böyle olacağını… Bu kadar yakın birinden geleceğini hiç düşünmedim.” Sesi fısıltıya dönmüştü. “Onunla olan ilişkini… Ne kadar zamandır devam ediyor?”
Elif dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Sandalyeye yığıldı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. “Emre… Ben çok özür dilerim. Ben…”
“Özür dileme Elif,” dedi Emre, elini Elif’in saçlarına götürüp okşayamayarak. Elini havada öylece tuttu. “Sadece… Neden? Bende ne eksikti? Konuşamaz mıydık?”
Elif hıçkırarak ağlıyordu. Emre’nin bu sakin, soğuk, acılı yaklaşımı, onun en büyük korkularından daha kötüydü. Bir tokat atsa, bağırsa, belki daha kolay olurdu. Ama Emre’nin bu sessiz çığlığı, Elif’in ruhunu lime lime ediyordu.
“Ben… Bilmiyorum Emre. Kaybolmuş hissettim. Sen uzaktın, ben… Kerem… O beni gördü.”
Emre burukça gülümsedi. “Demek o seni gördü… Peki ben görmüyor muydum Elif? Seninle on beş yıl yaşadım. Senin her nefes alışını bilirim ben. Sadece… Farklı bir şekilde sevdik biz birbirimizi. Ben güvende tutmak istedim seni. Belki de bu yüzden, senin ateşini fark etmedim… Ya da fark etsem de, onu söndürmekten korktum.”
Emre, derin bir nefes aldı. “Kerem benim kardeşim gibiydi Elif. Bizim evimize gelir, yemeğimizi yer, sohbet ederdi. Her şeyden öte… Güvenmekti bizimki. Birbirimize olan güvenimizdi.”
Emre’nin sözleri, Elif’in boğazını tıkadı. Kerem’le yaşadığı her an, şimdi bir ihanet lekesiyle kaplıydı. O anki heyecan, tutku, yerini ağır bir utanca ve pişmanlığa bırakmıştı. Kerem’in kendisini anladığını sandığı her an, aslında Emre’nin kalbine saplanan bir hançerden farksızdı.
“Peki şimdi ne olacak Emre?” diye sordu Elif, sesi titreyerek.
Emre, gözlerini uzaklara dikti. Evdeki duvarlarda, anılarında geziyor gibiydi. “Bilmiyorum Elif. Hiçbir fikrim yok. Ama bildiğim bir şey var: Kırılan bir ayna, bir daha asla aynı şekilde yansıtmaz görüntüyü. Seninki de benimki de paramparça oldu.”
Emre, arkasını döndü ve yatak odalarına doğru yürüdü. Kapıyı sessizce kapatma sesi, Elif’in içinde bir kapının ebediyen kapandığını hissettirdi. Pencereden dışarı baktı. Yağmur durmuştu ama gökyüzü hâlâ griydi. Elif, aynadaki yorgun yüzüne baktı yeniden. Artık gözlerinde ne sönük bir fer, ne de o yanan ateş kalmıştı. Sadece sonsuz bir boşluk ve kırık camların keskin acısı vardı. Ne Kerem’e dönebilirdi, ne de Emre’ye olan yıkımını telafi edebilirdi. Bu yasak aşk, Elif’e ne istediğini göstermemiş, sadece her şeyi kaybetmenin acısını öğretmişti. Şimdi o gri hayat, tamamen simsiyah olmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top