Yasak Aşk

Kırık Aynalar

8 dakikalık okuma · 1288 kelime

Elif, mutfak masasına serilmiş dantel örtüye dalmıştı. Gözleri, her bir ilmeğin ne kadar özenle atıldığını incelerken, zihni dünden kalma anıları tazeliyordu. Abur cubur kokan bu bayram sabahı kahvaltısı, neşeli çocuk sesleri ve annesinin telaşlı koşturmacası arasında, o bakış her şeyi gölgede bırakmıştı.

Ozan, Elif’in ablası Burcu’nun kocasıydı. Beş yıldır evlilerdi ve dışarıdan bakıldığında, kusursuz bir çift gibiydiler. Burcu, hayat dolu, neşeli, etrafına enerji saçan bir kadındı. Ozan ise daha sakin, düşünceli, derin bakışlıydı. Elif, en başından beri Ozan’da bir bilmece sezmişti. Burcu’nun hareketli dünyasında Ozan, sanki kendi küçük, sessiz evrenini yaratmış gibiydi.

Dün akşam, annelerinin evindeki kalabalık bayramlaşmada, Elif köşeye çekilmiş, elindeki kitaba odaklanmaya çalışıyordu. Kitap bahane, kaçmak bahaneydi. İnsanların sürekli “Ne zaman evleniyorsun?” diye sormasından, en iyi ihtimalle “İşlerin nasıl gidiyor?” diye başlayan, aslında “Hayatında biri var mı?” demeye çalışan imalı bakışlarından yorulmuştu. O an, Ozan yanına oturdu. Elinde ince belli bir çay bardağı, hafifçe gülümsedi. “Yine mi kaçış sendromu?” diye fısıldadı. Elif şaşkınlıkla başını kaldırdı. Ozan, onun bu hallerini hep fark ederdi. Aralarındaki yaş farkına, Burcu’nun gölgesine rağmen, Ozan’la aralarında hep tuhaf bir anlayış vardı.

“Ne yapayım Ozan enişte? Sorulardan daraldım.”
Ozan, bardağından bir yudum aldı. “Boş ver sen onları. İnsanlar, başkalarının hayatlarını kendi beklentileriyle doldurmayı severler. Asıl önemli olan senin ne istediğin.”
Bu cümle, Elif’in beyninde yankılanmıştı. Onun ne istediği… Elif, ne istediğini uzun zamandır bilmiyordu. Yirmili yaşlarının sonuna gelmiş, kariyerinde belirli bir noktaya ulaşmış, ancak ruhunda hep bir boşluk hissetmişti. Erkek arkadaşları olmuştu, ama hiçbiri Ozan’ın bakışlarındaki derinliği, kelimelerindeki anlamı taşıyamamıştı.

Ozan o an, elindeki çay bardağını masaya bırakmak için uzanırken, Elif’in eline hafifçe dokundu. Bu tesadüfi bir dokunuş muydu, yoksa Ozan da Elif’in hissettiği görünmez elektriklenmeyi hissetmiş miydi? Elif’in kalbi bir an durdu, sonra hızla atmaya başladı. Göz göze geldiklerinde, Ozan’ın kahverengi gözlerinde bir anlık tereddüt, sonra da tanıdık bir parıltı gördü. Sanki yıllardır sakladığı bir sırrı, o kısacık dokunuşla ve bakışla paylaşıvermişlerdi. O an, odadaki tüm sesler sustu, zaman dondu. Sadece onlar vardı, ve aralarındaki o sessiz, tehlikeli titreşim.

O günden sonra, her şey değişmişti. Elif, Ozan’ın varlığını farklı bir boyutta hissetmeye başlamıştı. Aile toplantılarında, sıradan sohbetlerde bile, gözleri istemsizce Ozan’ı arıyordu. Ozan da aynı şekilde. Aralarındaki görünmez ağ güçleniyordu. Küçük bakışmalar, imalı gülümsemeler, kimsenin anlamadığı espriler… Hepsi, zehirli bir çiçeğin yavaş yavaş filizlenmesi gibiydi.

Elif, kendi kendine sürekli bu düşünceleri bastırmaya çalışıyordu. Bu imkansızdı. Bu ahlaksızcaydı. Bu, ablasına ihanetti. Burcu, Elif’in canından öteydi. Onu büyütmüş, korumuş, kollamıştı. Burcu’nun o gülen yüzünü soldurmayı hayal etmek bile Elif için bir işkenceydi. Ama Ozan… Ozan’ın varlığı, Elif’in ruhunda hiç bilmediği bir odayı açmıştı. O oda, yalnızlığın, anlaşılmamışlığın ve özlemin odasıydı.

Bir akşam, Burcu bir arkadaşının düğünü için şehir dışına çıkmıştı. Ozan’ın o akşam yalnız olduğunu biliyordu. İçinden bir ses, ona Ozan’ı aramamasını söylüyordu. Ama diğer ses, o tehlikeli, meraklı ses, daha güçlüydü. Telefonu eline aldı ve Ozan’ı aradı. “Enişte, nasılsın? Burcu gitti, sen tek başına ne yapıyorsun?” diye sormuştu, sesine samimi bir endişe katmaya çalışarak.
Ozan’ın cevabı saniyeler içinde gelmişti: “Elif! İyi misin? Hiç iyi hissetmiyorum aslında, biraz canım sıkkın.”
Bu, Elif’in kapısını çalması için bir davetti. Bir saat sonra, Ozan’ın apartman kapısının önündeydi. Elindeki bir şişe şarap ve marketten aldığı dondurmayla. “Madem canın sıkkın, gel beraber sıkılalım,” diye düşündü.

O gece, sıradan bir akşam yemeği gibi başlamıştı. Konuştular. İşlerden, hayattan, çocukluk anılarından. Ozan, Elif’e kendi ailesini, babasıyla olan sorunlarını, gerçekleştiremediği hayallerini anlattı. Elif, Ozan’ın bu kadar kırılgan ve hassas olabileceğini hiç düşünmemişti. Hep Burcu’nun güçlü, dirayetli eşiydi. Ama şimdi, karşısında oturan Ozan, yorgun ve yalnız bir adamdı. Elif de kendi korkularını, yalnızlığını, hayal kırıklıklarını paylaştı. Birbirlerini anladıkları o sessizlik, şarabın etkisiyle daha da derinleşmişti.

Konuşma bittiğinde, saatler ilerlemişti. Gece yarısını çoktan geçmişti. Elif kalkmak için ayaklandı. Ozan da kapıya kadar eşlik etti. Kapının eşiğinde durdular. Aralarında bir metrelik bir mesafe vardı ama havada hissedilen gerilim, bu mesafeyi yok ediyordu. Ozan, Elif’in gözlerine baktı. O bakışlarda bir çağrı vardı, bir yalvarış. Elif’in kalbi göğsünü zorluyordu.
“Çok teşekkür ederim Elif,” dedi Ozan, sesi fısıltı gibiydi. “İyi ki geldin.”
Elif, cevap veremedi. Sadece başını salladı. Ozan, elini uzattı ve Elif’in saçlarından bir tutamı kulağının arkasına itti. Parmağı, Elif’in yanağına hafifçe değdi. O küçük dokunuş, tüm setleri yıkmıştı.
Elif, kendini geri çekemedi. Ozan’ın eli yanağında kaldı. Gözleri birbirine kilitlenmişti. Sonra, Ozan yavaşça eğildi. Elif’in nefesi kesildi. Bekliyordu. Ve dudakları birleşti.

İlk öpücük, tuzlu bir gözyaşı gibiydi. İhanetin, özlemin, yasak arzunun tadı vardı. Elif’in beyninde binlerce siren çalıyordu. “Dur! Yapma! Burcu!” Ama bedeni, ruhu, bu yasağın cazibesine teslim olmuştu. Öpücük derinleşti. Ozan’ın kolları Elif’i sardı. Elif, bu kollarda kaybolmak, tüm dünyayı unutmak istiyordu.

O gece, yasak bir sırrın tohumları ekildi. Elif, sabah uyandığında kendini Ozan’ın yatağında bulduğunda, hem dehşete kapılmış hem de garip bir huzur hissetmişti. Yanındaki Ozan, uyuyordu. Masum bir çocuk gibi. Ama Elif biliyordu, masumiyetleri çoktan kaybolmuştu. Kalkıp giyindi, Ozan uyanmadan evden ayrıldı. Kapıyı sessizce kapatırken, arkasında sadece bir geceyi değil, bir ömrü ve bir ailenin geleceğini de bırakıyordu.

Sonraki haftalar, Elif için bir işkenceydi. Ozan’la her karşılaştıklarında, aralarındaki sessiz anlaşma, derinleşen suç ortaklığı Elif’i kemiriyordu. Burcu’nun karşısına çıktığında, onun gülen yüzüne bakarken midesi bulanıyordu. Ablasının ona olan güveni, sevgisi, Elif’in omuzlarında tonlarca ağırlık yapıyordu. Ozan’la telefonlaşmalar, kısa, kaçamak buluşmalar, hepsi Elif’i daha da derin bir bataklığa çekiyordu. Her an yakalanma korkusu, her an her şeyin ortaya çıkma ihtimali, Elif’i paranoyak yapmıştı.

Bir gün, Elif ofiste çalışırken telefonuna bir mesaj geldi. Burcu’dandı: “Akşama gel, sana çok önemli bir şey anlatmam lazım. Ozan da olacak.”
Elif’in kalbi ağzına geldi. Yakalandılar mıydı? Burcu bir şeyler mi öğrenmişti? Tüm vücudu titriyordu. Akşamı zor etti. Ofisten çıktı, taksiye bindi. Yolu boyunca onlarca senaryo yazdı, hepsinde sonu felaketti.

Ozan ve Burcu’nun evine vardığında, içeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Kapıyı Ozan açtı. Gözlerinde derin bir endişe vardı. Elif’e baktı, sanki bir mesaj vermeye çalışıyordu. Ama neydi bu mesaj?
İçeri girdiğinde Burcu, koltukta oturmuştu. Yüzü solgundu, gözleri kızarmıştı. Elif’i görünce zoraki gülümsedi.
“Hoş geldin canım kardeşim,” dedi titrek bir sesle.
Elif, Burcu’nun yanına oturdu, korkudan donmuştu.
“Ne oldu Burcu? Kötü bir şey mi var?”
Burcu, Ozan’a baktı. Ozan, sessizce yanlarına oturdu ve Burcu’nun elini tuttu. Bu görüntü, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Ozan’ın eli, Burcu’nun eliyle birleşmişti.
Burcu derin bir nefes aldı. “Bugün doktordan geldim…”
Elif’in boğazı düğümlendi. “Neyin var Burcu? Kötü bir şey mi?”
Burcu’nun gözleri doldu. “Elif… Doktor, hamile kalma şansımın çok düşük olduğunu söyledi.”
Elif donup kaldı. Duymayı beklediği her şeydi bu, ama bu değildi. Burcu’nun en büyük hayaliydi anne olmak. Ozan’la birbirlerine olan aşklarının bir meyvesi, bir simgesi olacaktı çocukları.
Burcu, hıçkırarak Elif’in omuzuna başını yasladı. “Çok üzgünüm Elif… Ben… ben Ozan’a bir çocuk veremeyeceğim.”
Elif, ablasının titreyen omuzlarına sarıldı. İçinde bir fırtına kopuyordu. Bir yanda ablasının derin acısı, diğer yanda kendi zehirli sırrı. Nasıl olabilirdi? Bu nasıl bir ironiydi? Burcu, annelik hayalleri yıkılmış, en büyük dileği elinden alınmışken, Elif, onun hayat arkadaşıyla yasak bir ilişki yaşamıştı.
Burcu, başını kaldırdı, gözleri yaşlıydı ama içinde inanılmaz bir güç barındırıyordu. “Ama yılmayacağız Elif. Ozan’la konuştuk. Daha deneyeceğiz. Gerekirse tüp bebek… Her şeyi yapacağız. Çünkü Ozan benim her şeyim. Onunla birlikte her zorluğun üstesinden geliriz. O benim güvencem, dayanağım.”
Burcu, Ozan’ın elini daha sıkı tuttu. Ozan da Burcu’nun elini okşadı, gözlerinde sevgi ve bağlılık vardı. Ama Elif, o bakışlarda bir anlık, çok kısa süreli bir kaçamak da gördü. O kaçamak bakış, Elif’i delirtiyordu. Acı çekiyordu. Kendi ihanetinin ağırlığı altında eziliyordu. Burcu’nun bu saf ve derin sevgisi, Ozan’a olan koşulsuz güveni, Elif’in ruhunu lime lime ediyordu.

O gece Elif, ablasına sarıldı, onu teselli etti. Ozan’la arasında geçenleri kimseye, asla anlatmayacaktı. Bu sır, sonsuza kadar onunla mezara gidecekti. Bu, ablasına verebileceği tek bedeldi. Yasak aşkının, ablasının mutluluğunu ve inancını yıkmaması için bu sırrı kendisiyle birlikte mermer bir mezara kilitleyecekti. Ama biliyordu ki, o günden sonra ne aynalara bakabilecek ne de kendi ruhuna. Kırık aynaların yansıttığı suret, hep bir hainin sureti olacaktı. Ve bu, Ozan’la yaşadığı her şeyden daha ağır bir cezaydı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık