yasak aşk

Kırık Aynalar

8 dakikalık okuma · 1385 kelime

Yağmurun cama vuran ritmi, Elif’in içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Bir yıl olmuştu. Bir yıl, canından can kopalı. Deniz bebek, daha bir aylıkken solmuş bir çiçek gibi gitmişti bu dünyadan. Murat’ın geceleri geç gelen adımları, anlamsızlaşan sarılmaları, o boşluğun sadece derinleşmesine neden oluyordu. Elif, kocası Murat’ı hala seviyordu, biliyordu. Ama o sevgiyi, yasın ve yalnızlığın ördüğü kalın bir duvarın arkasından hissediyordu artık. Murat acısını işle boğmaya çalışırken, Elif sessizliğe ve duvarlarına çekilmişti.

Evleri, bir zamanlar kahkahalarla dolu olan bu yuva, şimdi bir müze gibiydi. Her köşesi bir anıya, her eşya bir hayalete ev sahipliği yapıyordu. Elif, günlerini eskiden tutkuyla yaptığı resimlere zorla eğilerek geçiriyor, fırçasından dökülen renkler hep hüzünlü ve kasvetli tonlara bürünüyordu. Sanat, eskiden kaçış yeri iken, şimdi acının bir başka tezahürü olmuştu. Murat, “İyileşeceksin Elif,” derdi her fırsatta, ama bu sözler sadece bir teselli değil, aynı zamanda ondan bir beklentiydi. Sanki iyileşmesi gereken tek kişi oymuş gibi.

Bütün bu kasvetin içinde, Cem bir nefes borusu gibiydi. Murat’ın çocukluk arkadaşı, neredeyse bir kardeş. Deniz’i ilk kucağına alanlardan, Murat’tan bile önce gelip Elif’in yanına oturanlardandı. Cem, Murat gibi “İyileşeceksin” demedi hiç. “Yanındayım Elif,” dedi. Sadece yanındaydı, sessizce, yargılamadan. Elif’in dökemediği gözyaşlarını gören, anlatamadığı cümleleri anlayan tek kişi oydu. Cem, o acı dolu günlerde Elif’e bir fincan sıcak kahve getirdi, atölyesinde duran yarım kalmış resimleri yorumladı, bazen sadece yanına oturup dışarıyı izledi. Varlığı, Elif’in omuzlarındaki görünmez yükü hafifletiyordu.

Murat, Cem’in bu desteğinden memnundu. “Sağ ol Cem, Elif’le biraz vakit geçirsen iyi olur, ben çok yoğunum bu ara,” derdi hep. İş hayatındaki yükselişi, ailesini ve kaybını unutmanın bir yoluydu belki de onun için. Elif, Murat’ın bu vurdumduymazlığından şikâyet etmiyordu, belki de edemiyordu. Zira Cem’in varlığı, içindeki o yangını bir nebze olsun dindiriyordu.

Zamanla, Cem’in ziyaretleri daha düzenli hale geldi. Onlar, ortak bir kederin, ortak bir yalnızlığın sığınağını inşa ediyorlardı sanki. Birlikte parkta yürüyüşe çıkıyor, Elif’in yarım kalmış tabloları üzerine sohbet ediyor, bazen sadece susuyorlardı. Elif, Cem’in bakışlarında bir şefkat, bir anlayış görüyordu ki bu, Murat’ın bakışlarında uzun zamandır kaybolmuştu. Bir akşam, Cem, Elif’in en sevdiği çiçeği, mor sümbülleri getirmişti. Elif, vazoya koyarken elinin titrediğini fark etti. Cem, avucuna usulca dokunup “İyi misin?” diye sordu. O dokunuş, Elif’in içindeki buz kütlelerini çatırdatan ilk kıvılcım olmuştu.

Elif, Cem’e karşı hissettiği bu garip çekimi ilk başlarda kabullenmek istemedi. Suçluluk, beyninde davul çalıyor gibiydi. Murat’a ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Ama Cem’in yanındayken duyduğu huzur, onunla konuşurken hissettiği anlaşılmışlık, bu duyguları bastırmasına engel oluyordu. Bir gece, Murat bir iş seyahatine çıkmıştı. Ev, her zamankinden daha sessiz, daha boş geliyordu. Elif, uyuyamadı. Cem’i aradı. “Gelir misin?” diye sordu, sesi zar zor çıkıyordu. Yarım saat sonra Cem kapıdaydı, elinde bir şişe şarap ve iki kadeh. Hiçbir şey sormadı, sadece Elif’in yanına oturdu ve ona yaslanmasına izin verdi.

O gece, iki insan, bir kanepeye sığınmış, karanlıkta fısıltılarla konuşarak sabaha kadar oturdu. Cem, Elif’in çocukluk anılarını dinledi, resim tutkusunun nasıl başladığını, Deniz bebekle ilgili hayallerini. Elif, Cem’in sesiyle uykuya daldı, yıllar sonra ilk kez huzurlu bir uyku. Sabah uyandığında, Cem’in hala oturduğu yerde, kendisini izlediğini gördü. Gözlerinde ne arzu ne de yargı vardı, sadece saf bir şefkat. Elif’in kalbi, bir kuş gibi kafesinden çıkıp Cem’in avucuna konmak istiyordu.

Günler geçtikçe, Elif ve Cem arasındaki duvarlar eriyordu. Artık paylaştıkları sadece acı değil, aynı zamanda sevinçli anlardı da. Birlikte şehri geziyor, yeni kafeler keşfediyor, Elif’in atölyesinde saatlerce resim yapıyorlardı. Cem, Elif’in sanatsal yönünü tekrar canlandırmıştı. Elif, hayatına yeniden renk gelmeye başladığını hissediyordu. Ancak bu yeni renkler, gökyüzündeki kara bulutları dağıtmıyordu. Aksine, fırtınanın habercisiydi.

Bir öğleden sonra, Elif ve Cem, boğaz kenarında bir kafede oturmuş, kahve içiyorlardı. Hava ılıktı, hafif bir esinti Elif’in saçlarını okşuyordu. Cem, Elif’in eline uzanıp usulca tuttu. Elif’in kalbi deli gibi çarpmaya başladı. “Elif,” dedi Cem, sesi fısıltıdan halliceydi. “Ben… ben ne yapacağımı bilmiyorum.” Elif, onun gözlerine baktı. Gözlerinde kendi yansımasını gördü, aynı karışıklığı, aynı korkuyu. “Ben de,” diye karşılık verdi, sesi kısık çıktı. Cem, usulca parmaklarını Elif’in parmaklarına kenetledi. Bir an her şey durdu. Kuş sesleri kesildi, dalgaların sesi dindi. Sadece iki insanın kalbi çarpıyordu. Cem, Elif’e doğru eğildi. Elif geri çekilmedi. Dudakları birleştiğinde, Elif’in içinde bir şey koptu. Hem bir rahatlama hem de bir yıkım. Bu öpücük, her şeyi değiştirmişti. Geri dönüş yoktu.

Eve döndüğünde, Elif’in içi karmakarışıktı. Mutluluk ve korku, birbirine dolanmış bir yumak gibiydi içinde. Murat evdeydi. Elif’e baktı, bakışlarında garip bir şey vardı. “Neredeydin?” diye sordu. Sesi sakindi ama Elif bir şeyler hissetti. “Cem’leydim,” dedi, sesi her zamankinden daha titrek çıkmıştı. Murat’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Ne kadar sık görüşüyorsunuz bu aralar,” dedi. Sesindeki ima, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı.

Günler sonra, Elif ve Cem, gizlice buluşmaya devam ettiler. Her buluşma, bir öncekinden daha derin, daha tutkulu oluyordu. Ama her ayrılık, Elif’in içindeki suçluluk duygusunu artırıyordu. Murat’ın şüpheleri artmaya başlamıştı. Telefonu daha sık kontrol ediyor, Elif’in ne zaman nerede olduğunu soruyordu. Aralarındaki görünmez duvar, şimdi şüphenin keskin camlarıyla kaplıydı.

Bir akşam yemeğinde, üçü bir aradaydı. Murat, Cem’in bir espirisine gülerken bile Elif’in üzerinde gezinen bakışını hissetti. Cem’in de huzursuz olduğu belliydi. Elif, sofrada keskin bir bıçağın ucunda dans ediyormuş gibi hissediyordu. Murat, aniden Cem’e döndü. “Cem,” dedi, sesi her zamankinden daha ciddiydi. “Sen ve Elif… aranızda bir sorun mu var?” Kalın bir sessizlik çöktü masaya. Cem’in yüzü bembeyaz oldu. Elif’in nefesi kesilmişti. Murat’ın gözleri önce Cem’e, sonra Elif’e döndü. Sanki bir şey biliyordu. Ya da sadece şüpheleniyordu. Ama bu an, Elif’in içindeki bir kararı tetikledi. Bu böyle devam edemezdi.

O gece, Elif uyuyamadı. Gözlerini kapattığında, Cem’in yüzünü görüyordu. Açtığında ise yatağının diğer tarafında sessizce uyuyan Murat’ı. İki adam, iki hayat, iki farklı gelecek. Cem’le kurduğu dünya, bir hayal gibiydi, uyanıldığında dağılan. Murat’la olan hayatı ise, tüm çatlaklarına rağmen, onun gerçeğiydi. Çocuğunu kaybettiği ev, en güzel anılarını yaşadığı yuva.

Sabah ilk iş Cem’i aradı. “Buluşmamız lazım,” dedi, sesindeki kararlılık Cem’i şaşırtmıştı. Bir kafede oturdular, ilk öpüştükleri yere yakın bir yerdi. “Cem,” diye başladı Elif, sesi titrese de kararlıydı. “Bu böyle olmaz. Olamaz.” Cem’in yüzündeki umutsuzluk, Elif’in canını acıttı. “Elif, ben seni seviyorum,” dedi Cem. Elif’in gözleri doldu. “Ben de seni… çok önemsiyorum Cem. Belki de seviyorum, bilmiyorum. Ama bu bir kaçış. Benim acımdan, evliliğimdeki boşluktan bir kaçış. Bu hem Murat’a haksızlık, hem de bize.”

Cem, Elif’in elini tuttu. “Ama biz mutluyuz birlikte.”
“Anlık mutluluklar Cem. Sonra ne olacak? Murat’ı, dostluğunuzu, her şeyi yıkıp neyin üstüne kuracağız? Benim bu hayatta neyi kaybettiğimi unutmamamı sağlayacak tek şey bu değil. Ben… ben bir şeyleri düzeltmek zorundayım. Önce kendimi, sonra evliliğimi. Eğer düzeltemezsem bile, bunu kendi başıma anlamam lazım. Seninle değil.”

Cem, Elif’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. “Anlıyorum,” dedi, sesi çatallanmıştı. “Ama bil ki, ben seni hep seveceğim Elif. Nasıl olursa olsun.” Elif, başını salladı, boğazında bir yumru vardı. “Biliyorum Cem. Hoşça kal.”

Aynı günün akşamı, Elif Murat’la konuştu. “Murat, biz konuşmalıyız,” dedi. Murat, şaşkınlıkla Elif’e baktı. Uzun zamandır böyle bir konuşma yapmamışlardı. “Evliliğimiz hakkında. Biz… biz iyi değiliz Murat. Deniz’den sonra ikimiz de kaybolduk. Ben senden uzaklaştım, sen benden. Artık böyle devam edemeyiz.” Murat’ın yüzündeki şüphe, yerini endişeye bırakmıştı. Elif, Cem’den bahsetmedi. En azından şimdilik. Sadece kendi içindeki boşluğu, yalnızlığı ve ikisinin arasındaki görünmez duvarı anlattı. Murat, sessizce dinledi. Elif, ilk kez bu kadar net ve dürüst konuşuyordu. Gözlerinde hem bir yıkım hem de bir umut vardı.

Sonraki haftalar Elif için bir imtihan oldu. Cem’le görüşmeyi tamamen kesmişti. Atölyesine geri döndü, bu kez fırçası daha cesur, renkleri daha parlaktı. Resmettiği şeyler değişmişti. Hüzün hala vardı, ama şimdi umut da vardı. Murat’la aralarındaki buzlar yavaş yavaş eriyordu. Uzun zamandır yapmadıkları gibi akşamları oturup konuştular, birbirlerine dokundular. Bazen eski Murat’ı görüyordu, bazen de yabancı bir yüz. Ama Elif, artık kendi gücünü biliyordu.

Bir akşam, Murat televizyonda bir spor programı izlerken, Elif yanına oturdu. “Murat,” dedi usulca. “Cem… uzun zamandır görünmüyor.” Murat ekrandan gözlerini ayırmadan, “Evet, işleri yoğun galiba,” dedi. Elif’in içi cız etti. Cem’in Murat’ın hayatındaki boşluğu fark etmemiş olması mümkün değildi. Ya da fark etmişti de, sessiz kalmayı tercih etmişti. Belki de bu, üçü için de en iyisiydi.

Elif, pencereden dışarı baktı. Yağmur dinmiş, gökyüzünde yıldızlar belirmişti. Hayatı, kırık aynaların parçaları gibiydi. Her bir parça, bir anıyı, bir duyguyu, bir gerçeği yansıtıyordu. Kimi zaman acı veren, kimi zaman aydınlatan. Cem’e duyduğu o yasak his, bir parçaydı. Murat’la olan evliliği, başka bir parça. Kaybettiği çocuğu, en büyük ve en keskin parça. Elif, şimdi bu parçaları toplamayı öğreniyordu. Yeniden bir araya getiremese bile, en azından onlara bakmayı ve onlarla yaşamayı öğreniyordu. Gelecek belirsizdi, ama artık aynaları temizlemeye başlamıştı. Kendi yansımasını, daha net görmeye başlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top