İhanet

Kırık Ayna

8 dakikalık okuma · 1292 kelime

Güneş, bahçe katı dairemizin geniş camlarından içeri süzülürken, mutfaktan gelen taze demlenmiş çay kokusuyla değil, karnımdaki ince sızıyla uyanıyordum bu sabahlar. Elif, kırkına merdiven dayamış, kariyerinde belirli bir noktaya gelmiş, ayakları yere sağlam basan bir avukattı. Ama bu ‘sağlamlık’, aylardır her sabah tekrarlanan tüp bebek tedavilerinin getirdiği kırılganlığı örtmeye yetmiyordu. Emre, yedi yıldır hayat arkadaşım, her zaman yanımda, elimi tutan, gözümün içine sevgiyle bakan adamdı. Onunla olan yuvamız, benim için bir limandı; fırtınalardan kaçıp sığındığım, güvenli, huzurlu bir sığınak.

Kahvaltı masasında, Emre her zamanki gibi gazetesini okurken, benim aklım dün akşamki doktor randevusundaydı. “Bugün iğneleri unutma Elif,” dedi Emre, gözleri gazetesinin üzerinden bana kayarken. Sesi şefkatliydi ama bu şefkatin içinde, benim duyabildiğim, hafif bir yorgunluk tınısı vardı. Yedi yıl, yedi yıl boyunca hiç sönmeyen bir ateşle bu çocuğu bekliyorduk. Her başarısız deneme, ruhumda açılan yeni bir yarıktı. Emre’nin yorgunluğu da bana aitti, bunu biliyordum.

Telefonum çaldı. Ekranda Zeynep yazısını görünce içim hafifledi. Küçük kız kardeşim. Yirmi sekizinde, bir süredir iş bulamama, hayata tutunamama sendromu yaşayan, narin, kırılgan Zeynep. “Abla,” sesi her zamanki gibi mahcup ve biraz da ürkekti, “bu hafta sonu sana gelsem, bir süre kalsam olur mu? Kirayı denkleştiremedim, iş görüşmelerim de var bu şehirde…”

Tercih etmediği bu hayatta sürüklenişi, benim için her zaman bir vicdan azabı olmuştu. Ben doğduğumdan beri sağlam adımlar atarken, Zeynep hep sendelemişti. Annem ve babamın vefatından sonra onun kol kanat gereni ben olmuştum. “Elbette canım, her zaman bekliyoruz,” dedim, içtenlikle. Emre’ye baktım, onaylayan bir baş hareketi yaptı. Zeynep’in gelişi, belki bu boğucu IVF sürecinin getirdiği monotonluğa ve stresi bir nebze hafifletirdi.

Zeynep geldi. Küçük valiziyle birlikte, sanki tüm dertlerini de kapımızın eşiğinden içeri taşımıştı. Saçları her zamankinden daha dağınıktı, göz altları hafifçe çökmüş, üzerinde eski bir kot ceket vardı. “Hoş geldin canım kardeşim,” diye sarıldım ona. Emre de elini omzuna koyup gülümsedi. Zeynep’in gözleri Emre’ye kayarken hafifçe parlamış gibiydi, ya da bana öyle gelmişti.

İlk başlarda her şey güzeldi. Akşam yemeklerinde sohbetler daha neşeli oluyor, Zeynep’in çocuksu anıları, Emre’nin iş hayatından komik anekdotları ortamı ısıtıyordu. Zeynep, yemek sonrası Emre’ye kahve ikram ederken, bazen mutfaktan gelen kıkırdamaları duyuyordum. Önceleri “kardeş-enişte arasındaki samimiyet” diye geçiştiriyordum. Sonuçta Zeynep, Emre’yi benden önce tanımıştı, biz Emre ile evlendiğimizde o küçücük bir kızdı. Emre’yi abisi gibi severdi hep.

Ancak zamanla, bu samimiyetin sınırları bulanıklaşmaya başladı. Emre’nin bana karşı olan her zamanki şefkati azalıyor gibiydi. Yorgunluğumu, IVF tedavisinin getirdiği hormonel dalgalanmaları bahane ediyordum. Belki ben fazla alınganlaşıyordum. Ama bazen, Emre’nin gözlerinin bende değil, Zeynep’te daha uzun kaldığını yakalıyordum. Zeynep, Emre’nin işten geliş saatlerini ezberlemiş gibi kapıda karşılar, onun için özel çaylar demlerdi. Benim için hazırladığı “Emre’nin çayı” tarifi vardı.

Bir akşam, Emre’nin telefonunda Zeynep’ten gelen bir mesaj gördüm, açık kalmıştı ekran: “Bugün harikaydı, Emre. Yine geleceğim.” Kalbim aniden hızlandı. “Harikaydı”? Ne harikaydı ki? Bir anlık şüphe, soğuk bir dalga gibi bedenime yayıldı. Ama hemen kendimi toparladım. Belki iş görüşmesinden bahsediyorlardı, ya da Emre ona bir konuda yardım etmişti. Ben kuruntularımı kafamdan atarken, iç sesim bir an olsun susmuyordu.

IVF tedavisi son aşamaya gelmişti. Doktor, bu son denemeydi ve eğer başarılı olursa, yıllardır süren bu acı dolu sürecin sonunda annelik hayalime kavuşacaktım. Başarısız olursa… Bunu düşünmek bile istemiyordum. Vücudum iğnelerden, ilaçlardan ve umutsuzluktan yorgun düşmüştü. Bir akşam, Emre’nin iş yemeği bahanesiyle geç geleceğini söylediği bir gece, Zeynep’in de bir arkadaşıyla buluşacağını söyleyerek çıkması içimi kemirdi. Sanki ikisi de aynı bahane arkasına saklanmış gibiydi.

O gece uyuyamadım. Dört duvar arasında, kırılgan bedenimle, paramparça olmuş umutlarımla yalnız kaldım. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, içimdeki şüphe öyle büyüdü ki, artık görmezden gelemezdim. Emre’nin işyerini aradım. “Bu akşam bir toplantısı var mıydı?” diye sordum sekreterine. “Hayır, hanımefendi. Beyefendi dün öğleden sonra ofisten ayrıldı ve yarın sabaha kadar gelmeyeceğini söyledi.” Midem kasıldı. Yalan söylemişti.

Adresini Zeynep’in telefonundan bulduğum bir kafeye gittim. Zeynep, bana “arkadaşlarıyla buluşacağım” demişti. Bu kafe, benim ve Emre’nin üniversite yıllarından kalma, sadece bizim bildiğimiz, nostaljik bir yerdi. Neden Zeynep orada olsun ki? Kalbim göğüs kafesime sığmıyor, her adımımda boğazımda düğümlenen bir yumrukla yutkunmaya çalışıyordum. Kapıdan içeri adım attığımda, zaman durdu.

Köşedeki loş masada, Emre ve Zeynep oturuyordu. Birbirlerine yakın, fısıltılarla konuşuyorlardı. Emre’nin eli, Zeynep’in saçlarını okşuyordu, Zeynep ise başını Emre’nin omzuna yaslamıştı. Göz göze geldik. Benim hayalini kurduğum, yıllardır birlikte inşa ettiğimiz o güvenli liman, gözlerimin önünde paramparça oldu. Emre’nin yüzündeki dehşet, Zeynep’in gözlerindeki suçluluk ve korku, aynanın kırık parçaları gibi etrafıma saçıldı.

Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece baktım. İçimdeki acı öyle derindi ki, sesim boğazımda düğümlenmişti. Gözyaşlarım akmıyordu bile, donmuştum. Emre ayağa fırladı, Zeynep masadan kalkamadı. “Elif, açıkla…” diye kekeledi Emre. Ama neyi açıklayacaktı ki? Resim her şeyi anlatıyordu. Onlar için bu sadece bir “hataydı” belki, benim içinse bir dünyanın sonu.

Geri döndüm eve. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Emre arkamdan gelmiş, kapıdan içeri girmeme izin vermedim. Kapıyı çarptım. Kalbimde açılan o yara, şimdi kangren olmuştu. Zeynep’in eşyalarını, ondan kalan her şeyi toplayıp kapının önüne koydum. Kendimi banyoya kilitledim. Aynaya baktım. Yorgun, bitkin, gözleri kızarmış bir kadın. Bu ben değildim. Bu, Emre’ye olan aşkından ve kız kardeşine olan bağlılığından kör olmuş bir kadındı.

Gece boyunca kapım çalındı. Emre’nin sesi, Zeynep’in ağlamaları… Hiçbirini duymadım. Ya da duymak istemedim. Sabah olduğunda, sessizlik hakimdi. Gittiklerini anladım. İçimdeki boşluk, odadaki boşluğa karışmıştı. Telefonumda doktorumdan gelen bir mesaj vardı: “Tahlil sonuçlarınız geldi Elif Hanım. Maalesef, bu deneme de başarısız oldu.” Okudum, mesajı sildim. Artık önemli değildi. Zaten karnımda büyüyen bir hayat yoktu, içimde büyüyen ise sadece bir yıkımdı.

Üç gün sonra kapım çalındı. Zeynep’ti. Gözleri şişmiş, saçları karmakarışık, kapımda duruyordu. “Abla… lütfen… konuşalım,” dedi. Yüzünde tarifsiz bir acı vardı. Onu içeri aldım. Salonun ortasında, birbirimize bakmadan durduk. “Ne istiyorsun Zeynep?” Sesim buz gibiydi.

Zeynep dizlerinin üzerine çöktü. Hıçkırıklarla boğuluyordu. “Ben… ben çok pişmanım abla. Emre… o da… ben çok yalnızdım. Hep sana özeniyordum. Her şeyin vardı, hayatın, kariyerin, Emre gibi bir adamın… Ben hep senin gölgendeydim. Emre, beni anladığını söyledi. O da seninle aynı şeyleri yaşadığını, hep bir beklenti altında ezildiğini söyledi. Çocuk baskısı… her şey… Ben kendime engel olamadım.”

Midem yine kasıldı. Çocuk baskısı mı? Benim çocuk hayalim, onun için bir baskı mıydı? Emre, bana bunu hissettirememişti hiç. Ona olan inancım, bu cümleyle bir kez daha paramparça oldu. Zeynep’in hıçkırıkları arasında bir şey daha söyledi. Bir fısıltı gibi, zar zor duyulan bir kelime.

“Hamileyim abla.”

Dünya başıma yıkıldı. Hava aniden buz kesti. Duyduklarım gerçek olamazdı. Ben, yıllardır bir cana can katmak için uğraşırken, iğnelerle, ilaçlarla bedenimi yıpratırken, kız kardeşim… kocamdan… Hamileydi. Bu ihanet, kelimelerin ötesindeydi. Bu, benim annelik hayallerimin üzerine, gözümün içine bakılarak tükürülmesiydi.

Ayağa kalktım. Zeynep’e baktım. Yüzünde korku, pişmanlık ve bir de tuhaf bir çaresizlik vardı. “Git Zeynep,” dedim. Sesim titrememişti, şaşırtıcı derecede sakindi. “Gözümün önünden git. Emre’yi de al. Benim için ikiniz de öldünüz. Benim bir kardeşim yok artık, bir kocam da.”

Zeynep ağlayarak kapıdan çıktı. Sonra Emre geldi. Gözleri kıpkırmızıydı. “Elif… lütfen… Zeynep sana her şeyi anlattı mı? Ben… çok pişmanım. Sana bunu yapmamalıydım. Ama o çocuk… ben… artık dayanamıyordum.”

Elimi havaya kaldırdım, durmasını işaret ettim. “Çocuk mu?” dedim, sesim çatlayarak. “Benim yıllardır kurduğum tek hayaldi o çocuk. Senin için bir yükmüş. Anladım. Şimdi git.”

Emre’nin gözlerinde çaresizlik vardı. Gitmek istemiyordu. Ama ben artık o adamı tanıyamıyordum. O adam, benim tanıdığım Emre değildi. Sevdiğim, güvendiğim adam, bir hayalden ibaretti.

Sonunda gitti. Kapı arkasından kapandı. Ev yeniden sessizliğe büründü. Ama bu kez, boş bir sessizlik değildi. Yeni bir başlangıcın sessizliğiydi. Banyoya geri döndüm. Aynaya baktım. Gözlerimin içinde artık o kör inanç yoktu. Yorgunluk vardı, evet, ama aynı zamanda yeni bir kararlılık da belirmişti. Elimle aynadaki yansımama dokundum. Sanki o aynadaki kadın yıllardır bir başkası için yaşamış, başkalarının beklentileriyle var olmuş gibiydi.

Parmağımı o aynanın soğuk yüzeyinde gezdirdim. Sonra yumruğumu sıktım ve aynaya vurdum. Cam paramparça oldu, her yere dağıldı. Küçük, keskin parçalar zemine saçılırken, ben de onlarla birlikte kendimi yeniden inşa edecektim. Kırık aynanın parçalarında, yüzümün binlerce farklı ifadesi yansıyordu. Her biri ayrı bir ders, ayrı bir başlangıç. Artık kendi yolumu çizecektim, başkalarının gölgesinde değil, kendimin ışığında. Acımasızca, ama özgürce.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top