Aile Draması

Kiraz Çiçeği Gönül

8 dakikalık okuma · 1401 kelime

Elif, yıllardır oturduğu pencere kenarından, yağmur sonrası yıkanmış gibi duran İstanbul’u seyrederken, kalbindeki fırtınanın dışarıdaki dinginlikle ne denli tezat oluşturduğunu düşündü. Can, yedi yıllık kocası, alt katta televizyon karşısında, bir elinde kumanda diğer elinde çay bardağıyla, günlük rutinine gömülmüştü. Hayatları buydu işte: düzenli, sakin, öngörülebilir. Ve her geçen gün biraz daha boşalan.

Ama son birkaç aydır bu düzenin çatlaklarından sızan bir ışık vardı; Deniz, Can’ın küçük kardeşi. Deniz, üniversitede sanat tarihi okumuş, sonra ne iş yapmak istediğine tam karar verememiş, hayatı bir keşif yolculuğu gibi yaşayan, dağınık saçlı, melankolik bakışlı bir genç adamdı. Can’ın aksine, sessizliği bile Elif’le sohbet eder gibiydi.

İlk kıvılcım ne zaman çaktı, Elif hatırlayamıyordu. Belki de bir aile yemeğinde, Can’ın iş telefonlarına gömüldüğü anlarda, Deniz’in ona uzattığı bir şiir kitabı oldu. Ya da Can’ın doğum gününde, herkesin gürültülü sohbetine inat, Deniz’in Elif’e fısıldadığı bir resim sergisi daveti. O günden sonra, Elif’in gözleri farkında olmadan hep Deniz’i arar oldu. Onun varlığı, Can’ın yanında hissetmediği o tuhaf, tatlı uyanışı getiriyordu. Deniz’in bakışlarında, Can’ın bakışlarında yitip gitmiş bir şefkat, bir anlama hali vardı.

Elif, Can’ı seviyordu. En azından sevdiğini sanıyordu. Can iyi bir insandı, sorumlu, çalışkan. Evlerine ekmeği getiren, faturaları ödeyen oydu. Ama Elif’in ruhundaki boşluğu dolduramıyordu. Konuştuklarında, Can’ın sözleri hep yüzeyde kalır, Elif’in iç dünyasının derinliklerine asla inmezdi. Oysa Deniz’le bir çift laf ettiklerinde, Elif kendini hiç olmadığı kadar anlaşılmış hissederdi. Deniz, onun cümlelerini tamamlar, söyleyemediklerini bakışlarından okurdu.

Bir akşam, Can’ın iş yemeğinde olduğu bir vakit, Deniz Elif’in yanına uğradı. Annesi, ondan Elif’e getirmesini istediği bir yemek kabı vermişti. Kapıyı açtığında, Deniz’in gözlerinde daha önce görmediği bir parıltı fark etti Elif. İçeri davet etti, kapıyı kapattı. Salonun loş ışığında, sanki bütün dünyanın nefesi kesilmişti. Bir süre konuştular, havadan sudan. Sonra Deniz, pencere kenarına oturan Elif’in yanına geldi. Elif’in elindeki kitaba baktı. “Necip Fazıl,” dedi Deniz, sesi her zamankinden farklı, daha derin. “Senin ruhuna iyi gelir, biliyorum.” Elif gülümsedi. Kitabı uzattı, Deniz sayfaları çevirirken parmakları hafifçe Elif’in eline değdi. Minik, elektrik yüklü bir kıvılcım. Elif elini hızla çekti, kalbi hızla çarpmaya başladı.

Deniz, bakışlarını Elif’in gözlerine sabitledi. O an, Elif her şeyi anladı. Gözlerdeki o parıltı, o şefkat, o kelimesiz anlaşma… Bunlar, Can’la arasında hiç olmamış şeylerdi. “Çok yalnızsın, değil mi Elif?” diye sordu Deniz, fısıldayarak. Soru değildi bu, bir tespitti. Elif’in gözleri doldu. Başını salladı. O an, tüm duvarları yıkılmış gibi hissetti. Deniz, yavaşça elini uzattı ve Elif’in saçlarını okşadı. Elif donup kalmıştı. Bu dokunuşta ne bir şehvet vardı, ne bir arsızlık. Sadece saf, katıksız bir şefkat. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Deniz’in parmakları yanaklarına indi, gözyaşlarını sildi. “Ağlama,” dedi Deniz. “İçinde sakladığın her şeyi görüyorum.”

O akşam, hiçbir şey olmadı aralarında. Ama her şey değişmişti. Elif’in içindeki fırtına daha da şiddetlenmişti. Can’a her dokunduğunda, Deniz’in parmaklarının izini hisseder gibi oluyordu. Geceleri uyuyamaz, tavanı seyreder, Deniz’in sözlerini, bakışlarını, dokunuşunu zihninde tekrar tekrar yaşardı. Kendine kızıyordu. Evli bir kadın olarak, Can’ın kardeşine karşı böyle hisler beslemesi korkunçtu. Utanç vericiydi. Ama durduramıyordu. Kalbi, mantığından bağımsız bir hayat sürüyordu sanki.

Deniz de ondan farklı değildi. Telefonla konuştuklarında, ses tonları hep bir tık daha alçak, kelimeleri daha özenli olurdu. Buluştuklarında, bakışları hep bir saniye daha uzun kalırdı birbirlerinde. Bir gün, Elif markete gitmişti. Dönüşte Deniz’e rastladı. Elinde bir kâğıt torba, içinde taze sıkılmış portakal suyu. “Sana getirdim,” dedi Deniz, mahcup bir gülümsemeyle. “Sabahları iyi gelir.” Elif’in boğazı düğümlendi. Can asla böyle küçük, düşünceli bir jest yapmazdı. Bir banka oturdular. Sohbete başladıklarında, sanki zaman durdu. Deniz, okuduğu yeni bir kitabı, gördüğü bir filmi anlattı. Hayallerinden, korkularından bahsetti. Elif de dinledi, kendi hayallerini ve korkularını onunla paylaştı. Göz göze geldiler. Bir an, dünya sadece ikisinden ibaretti. Deniz’in eli, Elif’in eline uzandı, bu sefer çekmedi Elif. Parmakları birbirine kenetlendi. Birbirlerine dokunmak, dünyanın en doğal şeyi gibi hissettiriyordu. Ama aynı zamanda en yasak.

“Ne yapıyoruz biz, Deniz?” diye fısıldadı Elif, sesi titreyerek.
Deniz’in bakışları derinleşti. “Bilmiyorum, Elif. Sadece… seninle kendim olabiliyorum. Sanki hayatım seninle bir anlam kazanıyor.”
Elif’in kalbi sıkıştı. Biliyordu. O da aynı şeyi hissediyordu. Ama Can… Can’a ihanet ediyorlardı. Kendi vicdanlarına.
“Olmaz,” dedi Elif, elini çekti. “Bu olamaz. Can benim kocam. Sen onun kardeşisin.”
Deniz başını eğdi. “Biliyorum. Ama kalbe söz geçmiyor, değil mi?”
Elif ayağa kalktı. “Gitmeliyim.”
Deniz de kalktı, Elif’in yolunu kesti. Gözlerinde derin bir acı vardı. “Elif…” Sesi yalvarır gibiydi.
Elif gözlerini kapattı. Uzun bir an beklediler. Sonra Elif gözlerini açtı, Deniz’in yüzünü inceledi. Genç, naif, karmaşık. Ve şimdi onun yüzünden acı çeken. Elif içindeki tüm direnişi bıraktı. Yavaşça Deniz’e yaklaştı. Parmak uçlarında yükseldi. Dudakları, Deniz’in dudaklarına değdi. Nazik, şefkatli bir öpücük. Bir anda tüm evren dönmeyi bıraktı. O öpücükte, Elif’in yıllardır bastırdığı tüm arzular, tüm hayal kırıklıkları, tüm yalnızlıklar dile geldi. Deniz onu kendine çekti, öpücük derinleşti. Dünya sadece onların ikisine ait bir anın içinde hapsolmuştu.

Geri çekildiklerinde, ikisinin de nefesi kesilmişti. Elif’in yanakları al al olmuş, gözleri parlıyordu. Deniz’in yüzünde ise hem bir rahatlama hem de tarifsiz bir acı vardı.
“Affet beni,” diye fısıldadı Elif.
Deniz başını iki yana salladı. “Seni affetmem gereken bir şey yok. Belki de… belki de bu olması gereken bir şeydi.”
Elif, aceleyle oradan ayrıldı. Yüreği pır pır ediyordu, ama aynı zamanda buz gibi bir korku tüm benliğini sarmıştı. Can’a nasıl bakacaktı şimdi? Evine nasıl dönecekti? Bu öpücük, her şeyi değiştirmişti. Geri dönülmez bir yola girmişlerdi.

Sonraki günler Elif için bir işkenceydi. Can’ın sıradan bir sorusunda bile bir suçlama hisseder, kendi gölgesinden bile korkar olmuştu. Deniz’le karşılaşmaktan kaçınıyor, telefonlarına yanıt vermiyordu. Ama Deniz ısrarcıydı. Birkaç gün sonra, kapısına bir not bıraktı. “Konuşmalıyız. Lütfen. Kafeye gel.”
Elif o notu okuduğunda, elindeki tabak yere düşüp kırıldı. Can, sesleri duyup yanına geldiğinde, Elif’in ellerinin titrediğini fark etti. “Ne oldu, Elif? İyi misin?” diye sordu. Elif, Can’ın yüzüne bakamadı. Başını salladı. “İyiyim. Sadece… tabağı düşürdüm.” Can başını salladı, eğilip kırıkları toplamasına yardım etti. Hiçbir şeyden habersiz, şefkatle Elif’in omzunu sıktı. O an, Elif’in vicdan azabı boğazına yumruk gibi oturdu. Can’a bunu yapamazdı.

Ertesi gün, Elif kafeye gitti. Deniz, pencere kenarında oturmuş, onu bekliyordu. Elif içeri girdiğinde, Deniz’in yüzündeki endişe ve özlem açıkça okunuyordu. Elif oturduğunda, Deniz onun elini tutmak istedi ama Elif elini çekip masanın altına sakladı.
“Bu böyle devam edemez, Deniz,” dedi Elif, sesi kısık.
Deniz başını salladı. “Biliyorum. Ama sensiz de yapamıyorum. Hayatımda hiç kimse beni senin gibi anlamadı.”
“Ben evli bir kadınım,” dedi Elif. “Can’ın karısıyım. Sen de onun kardeşisin. Bu… bu günah.”
“Aşk günah mı?” diye sordu Deniz, gözlerinde yaşlarla.
Elif gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu yolda devam edersek hepimiz yanacağız.”
Uzun bir sessizlik oldu. Elif, Can’la olan evliliğini düşündü. Can’la paylaştıkları rutinleri, sessizlikleri, sevgisizlikleri. Belki de bu evlilik zaten ölmüştü, Deniz sadece Elif’e bir ayna tutmuştu. Kendi mutsuzluğunu görmesini sağlamıştı.
“Ben gideceğim,” dedi Elif, Deniz’i şaşırtarak.
Deniz’in yüzü soldu. “Nereye?”
“Bilmiyorum,” dedi Elif, kararlılıkla. “Ama artık Can’la bu evliliği sürdüremem. Senin yüzünden değil. Senin bana hissettirdiklerin yüzünden. Bana neyi kaybettiğimi gösterdin Deniz. Ne zamandır nefes alamadığımı gösterdin.”
Deniz’in gözleri doldu. “Ben… ben çok üzgünüm Elif.”
“Üzgün olma,” dedi Elif. “Senin suçun değil. Benim suçum. Kendi ruhumu bu kadar ihmal etmemin bedeli bu.”

Bir hafta sonra, Elif bir bavulla kapının önünde durdu. Can şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Ne demek Elif? Nereye gidiyorsun?”
Elif, Can’ın gözlerine baktı. Sevdiği, güvendiği ama asla derinlemesine tanımadığı adam.
“Can,” dedi, sesi sakin ama kararlıydı. “Ben artık bu hayatta kalamam. Bu evliliğin bana iyi gelmediğini anladım. Benim için bitmiş. Lütfen, beni anla.”
Can’ın yüzü bembeyaz oldu. “Anlamıyorum. Her şey yolundaydı. Bir sorun mu var? Başka biri mi var?”
Elif gözlerini kaçırdı. Yalan söylemeyecekti, ama Deniz’in adını da ağzına almayacaktı. Bu sadece onunla Can arasında bir meseleydi şimdi.
“Başka biri yok Can,” dedi. “Sadece… ben varım. Kendimi bulmam lazım.”
Can çaresizce ona baktı. Elif’in gözlerinde daha önce hiç görmediği bir kararlılık vardı. Geri dönemezdi.

Elif, evden ayrılırken, sadece birkaç eşya almıştı yanına. Geride yedi yıllık anıları, bir aile bağını, bir düzeni bırakıyordu. Sokağa çıktığında, derin bir nefes aldı. Gözleri, bilinçsizce Can’ın ailesinin yaşadığı apartmana kaydı. Belki Deniz de oradaydı. Belki pencereden onu seyrediyordu. İçindeki acı tarifsizdi ama aynı zamanda garip bir hafiflik de vardı. Yıllardır taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibiydi.

Deniz’i seviyor muydu? Evet. Ama bu aşkın, onu başka bir kafese kilitlemesine izin veremezdi. Bu aşk, ona sadece bir kapı aralamıştı; kendini bulma kapısı. Elif, bu kapıdan tek başına geçmeliydi. Kendine, kendi varoluşuna borçluydu bunu. Yeni bir şehre gidecek, yeni bir hayat kuracaktı. Neler olacaktı bilmiyordu. Ama ilk kez, hayatının direksiyonunda kendisi vardı. Kiraz çiçekleri gibiydi gönlü; narin, kısa ömürlü ama baharın müjdecisiydi. Solacak, ama yerini yeni bir başlangıca bırakacaktı. Elif, bilinmeze doğru ilk adımını attı. Özgürdü. Ve bu, tüm yasaklardan daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık