Aile Dramı

Kayıp Yüzüğün Taşı

9 dakikalık okuma · 1798 kelime

Elif, bahçedeki salıncakta kahkahalar atan çocukları izlerken, içindeki o boşluğun şeklinin yirmi iki yıldır hiç değişmediğini fark etti. Yuvarlak, pürüzsüz ve dokunduğu her şeyi soğutan bir boşluk. Bir anaokulu öğretmeni olarak her gün onlarca çocuğun sesiyle çevriliydi, onların minik elleri ve saf gülüşleriyle dolup taşıyordu dünyası. Ama hiçbiri, o boşluğu doldurmuyordu. Yirmi iki yıl önce, İzmir’i kasıp kavuran o büyük depremde, henüz üç aylık bebeği Ayşe’yi kaybetmişti. Birinci katta oturdukları binanın çökmesiyle hastaneye kaldırılmışlar, ancak Ayşe’nin cansız bedeni enkaz altından çıkarılmıştı denmişti onlara. Kadir’le, eşiyle, enkazdan sağ çıkmışlardı, ama kalplerinin bir parçası o moloz yığınlarının altında kalmıştı. Bir daha hiç çocukları olmamıştı. O acı, onları tekrar denemekten alıkoymuştu. Yaşayan bir yasla, her günü birbirinin benzeri şekilde geçiyor gibiydi.

O öğleden sonra, Elif anaokulundan çıkmış, sahile doğru yürüyordu. Kordon’da açılan genç sanatçıların karma sergisi dikkatini çekti. İçeri girdi. Duvarlarda asılı tablolar, genç ruhların dışavurumuydu. Köşede, bir denizi tasvir eden, dalgaların içinden yükselen soyut bir figürün olduğu tabloya takıldı gözleri. Figürün bileğinde, adeta bir yara izi gibi duran, soluk yıldız şeklinde bir leke vardı. Tam o anda, tablonun önünde duran, esmer, uzun saçlı genç bir kadın, arkasındaki panoyu düzeltmek için uzandı. Bileği göründü. Elif’in nefesi kesildi. Genç kadının sol bileğinde, tıpkı tablodaki figürün bileğindeki gibi, soluk, yıldız şeklinde bir leke vardı. Elif’in zihnine bir şimşek çaktı. Ayşe’nin doğumda hemşirenin dikkat çektiği, minicik bileğindeki o eşsiz yıldız lekesi… Tıbbi kayıtlarda da yazılıydı. Elif’in kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Yirmi iki yılın pası sökülüyor, pasın altında unutulmuş bir umut parlıyordu.

Genç kadın Elif’in bakışlarını hissetmiş gibi döndü. Açık kahverengi gözleri Elif’in gözleriyle buluştu. Elif o an neye baktığını bilmiyordu; geçmişe mi, geleceğe mi, yoksa sadece deliliğe mi? Genç kadın, “Merhaba,” dedi, sesi yumuşak ve kendinden emin. “Tabloyu beğendiniz mi?”

Elif kekeledi, “Evet… Çok… Çok etkilendim. Özellikle şu figürün bileğindeki detay…”

Genç kadın gülümsedi. “O benim imzam gibi. Küçüklüğümden beri, sol bileğimdeki bu lekeyi hep çizdiğim karakterlere eklerim.”

İmzası. Elif’in beyni zonkluyordu. Bu bir tesadüf olamazdı. Bu kadar özel bir iz, bir de yirmi iki yıl sonra… “İsminiz nedir?” diye sordu Elif, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.

“Defne,” dedi genç kadın. “Defne Arıkan.”

Elif o gece Kadir’e anlatana kadar yerinde duramadı. Kadir, karısının heyecanını ve acısını bir arada görerek endişelendi. “Elif’im, biliyorum Ayşe’yi ne kadar özlüyorsun. Ama yirmi iki yıl geçti. Depremde her şey karman çorman oldu. O kadar çok insan öldü ki… Lütfen kendine bunu yapma.”

“Ama Kadir, o leke! Ayşe’nin de öyle bir lekesi vardı. Hatırlasana, hemşire ‘Küçük yıldızımız’ demişti.”

Kadir hatıralarında o anı bulmaya çalıştı. Evet, bir leke vardı, ama yıldız mıydı? O karmaşada tam olarak hatırlayamıyordu. “Birçok bebekte doğum lekesi olabilir Elif. Lütfen, sana iyi gelmiyor bu.”

Ama Elif’in içine bir kurt düşmüştü. Defne’yi araştırmaya başladı. Sosyal medya hesaplarına baktı, Defne’nin bir üniversitede sanat tarihi okuduğunu, ailesinin İzmir’e on yıl önce Balıkesir’den taşındığını öğrendi. Birkaç gün sonra, Kordon’daki bir kafede Defne’yi arkadaşlarıyla otururken gördü. Onları uzaktan izledi. Defne’nin gülüşü, başını hafifçe yana yatırışı… Kalbinde bir şeyler tıkandı.

Elif, ertesi hafta anaokulunda “Sanat Haftası” düzenlemeye karar verdi ve Defne’yi bir seminer vermesi için davet etti. Defne nazikçe kabul etti. Anaokulunda Defne’yi izlerken, Elif her hareketinde Ayşe’den bir parça arıyordu. Defne’nin çocuklarla olan sıcaklığı, sabrı, hatta çizdiği çiçeklerin tarzı… Elif’in yıllarca defterine çizdiği, Ayşe doğduğunda onun odasının duvarına asmayı hayal ettiği çiçek desenlerine benziyordu.

Bir gün, seminerden sonra Defne ile baş başa kaldılar. Elif, titrek bir sesle sordu: “Defne, ailen hakkında konuşmak istersen… Hani nerede büyüdün, çocukluğun nasıldı?”

Defne gülümsedi. “Balıkesir’de büyüdüm ben. Annem Zeynep, bir hemşireydi. Babam ben çok küçükken bizi terk etmiş. Annem tek başına büyüttü beni. Harika bir kadındır.”

“Peki, annen… Depremden sonra mı Balıkesir’e taşınmış?” Elif’in sesi boğazında düğümleniyordu.

Defne düşündü. “Aslında annem hep Balıkesir’de yaşadı. Ama depremden sonra bir süreliğine İzmir’e gelip gönüllü hemşirelik yapmış. Sonra ben bir iki aylıkken geri dönmüşüz Balıkesir’e.”

Bir iki aylık. Ayşe de tam o zamanlar hayattaydı, depremden sonra bir süre daha… Elif’in kafasında parçalar birleşiyor gibiydi, ama aradaki boşluklar korkunçtu. Kadir’e, “Bu işte bir bit yeniği var. O yıldız lekesi, Balıkesir’den gelmesi, annesinin hemşire olması… O zamanlar bütün hastaneler karmakarışıktı. Kayıtlar kaybolmuş, cesetler yanlış teşhis edilmişti.”

Kadir artık Elif’in kararlılığını görüyordu. Yıllardır süren acının bu denli somut bir hedef bulması onu korkutsa da, Elif’in gözlerindeki umudu yok etmek istemedi. Birlikte, eski gazete kupürlerini, deprem sonrası hastane raporlarını, kayıp ilanlarını didik didik ettiler. Ayşe’nin cenazesinin teşhisi sadece birkaç gün sonra yapılmış, kargaşa içinde, Kadir’in o zamanki halini bilen, aceleci bir memurun imzasıyla tamamlanmıştı. DNA testi yapılmamıştı, çünkü o zamanlar bu kadar yaygın değildi ve kargaşa yüzünden birçok prosedür atlanmıştı.

“Bir DNA testi,” dedi Kadir sonunda. “Defne’den bir örnek almalıyız.”

Bu etik miydi? Bilmiyorlardı. Ama içlerindeki ebeveyn içgüdüsü, tüm tereddütlerini bastırdı. Bir gün Defne’nin anaokulunda unuttuğu eşyalar arasında, ağzı açık, içinde biraz tükürük kalmış bir su şişesi buldular. Elif’in elleri titriyordu. Şişeyi dikkatlice bir poşete koydu. İki gün sonra, bir özel laboratuvardan sonuç beklemeye başladılar. Bu, hayatlarının en uzun iki haftasıydı. Her çalan telefonla yürekleri ağızlarına geliyor, her sessizlikle biraz daha çöküyorlardı.

Sonunda o telefon geldi. Kadir açtı. Telefondaki ses profesyonel ve soğuktu: “Örneklerinizle ilgili analizler tamamlandı. Aranan kişiyle yüzde doksan dokuz virgül doksan dokuz ihtimalle biyolojik ebeveynler olduğunuz tespit edildi.”

Kadir’in eli titredi, telefon neredeyse yere düşüyordu. “Elif…” diye fısıldadı, sesi boğuktu. Elif, kocasının gözlerine baktı ve anladı. Yirmi iki yıllık boşluk, bir anda tarifsiz bir acı ve sevinç fırtınasıyla dolmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Ayşe. Onların Ayşe’si yaşıyordu. Bir yerlerde, Defne olarak, yaşıyordu.

Şimdi ne olacaktı? Nasıl söyleyeceklerdi? Defne’nin annesi Zeynep… Neden böyle bir şey yapmıştı? Planları belliydi: önce Zeynep’i bulacaklardı. Defne’nin sosyal medya hesaplarından, annesi Zeynep’in Balıkesir’de, küçük bir sahil kasabası olan Ayvalık’ta emekli bir hemşire olarak yaşadığını öğrendiler.

Ayvalık’a gittiler. Zeynep Hanım’ın evini bulduklarında, Elif’in bacakları titriyordu. Zil’e bastılar. Kapıyı yaşlıca, yüzünde çizgiler olan, ama gözleri hâlâ pırıl pırıl parlayan bir kadın açtı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı.

“Zeynep Hanım?” dedi Kadir. “Biz Elif ve Kadir. Sizinle çok önemli bir konu hakkında konuşmak istiyoruz.”

Zeynep Hanım’ın yüzündeki gülümseme soldu. Onları tanımıyordu, ama yüzündeki ifade bir şeyler sezmiş gibiydi. “Buyurun,” dedi, sesinde bir yorgunluk vardı. İçeri geçtiler.

Elif, “Zeynep Hanım, Defne bizim kızımız,” diye fısıldadı.

Zeynep Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Elindeki çay bardağı tabağa çarptı, ses yankılandı. “Neyden bahsediyorsunuz siz?”

Kadir, DNA raporunu masaya koydu. “Depremde kaybettiğimiz kızımız Ayşe. Sol bileğinde yıldız şeklinde bir leke vardı. Tıpkı Defne’nin lekesi gibi.”

Zeynep Hanım’ın gözleri doldu. Gözünden bir yaş süzüldü. Sustu, uzunca sustu. Sonra derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı, sesi kırık döküktü, yılların yükünü taşıyordu.

“Ben… Ben o zamanlar İzmir’de bir hastanede çalışıyordum. Depremden iki hafta önce kendi bebeğimi kaybetmiştim. Üç aylık hamileydim, erken doğum oldu, yaşatamadık. Yıkılmıştım. Hayatım kararmıştı. Sonra o deprem oldu. Hastane yıkıldı, ortalık can pazarıydı. Ben gönüllü olarak çalışmaya devam ettim. Bir gece enkazdan çıkarılan yaralıların arasındaydım. Minicik bir bebek buldum. Bir battaniyeye sarılıydı. Kimse sahip çıkmıyordu. Adı yoktu, ailesi yoktu deniyordu. O kadar çok insan ölmüştü ki… O kadar çok bebek kimsesiz kalmıştı ki… Bileğinde o küçük yıldız lekesi vardı. Benim de olsaydı, eğer yaşasaydı, tıpkı onun gibi olurdu diye düşündüm. Gözleri… Bana bakıyordu. O an, Allah’ın bana gönderdiği bir işaret sandım. Ben o gün hayatımda ilk defa nefes aldığımı hissettim yeniden. Kimseye haber vermedim. Kimseye sormadım. Onu aldım, kendi memleketime, Balıkesir’e götürdüm. Adını Defne koydum. Benim biricik kızım oldu. Kimseye kötülük yapmak istemedim. Sadece… Onu sevmek istedim. Onu yaşatmak istedim.”

Zeynep Hanım hıçkırarak ağlamaya başladı. “Biliyorum, yanlış yaptım. Büyük bir günah işledim. Ama o benim her şeyimdi. Onu sizden alırsam ben nasıl yaşarım?”

Elif ve Kadir, Zeynep’in acısını hissettiler. Bu kadın kötü değildi, sadece kırık bir ruhtu. Yıllarca bu sırla yaşamış, belki her an ortaya çıkacak diye korkmuştu.

Sıra Defne’ye gelmişti. Bu, Zeynep’le yüzleşmekten daha zordu. İzmir’e döndüler ve Defne’yi özel bir yemeğe davet ettiler. Defne meraklıydı. Oturduklarında, Elif elini Defne’nin elinin üzerine koydu. “Defne’m,” dedi, gözleri doluydu. “Sana anlatmamız gereken çok büyük bir gerçek var.”

Defne’nin hayatı o an, tıpkı yirmi iki yıl önceki İzmir gibi, sarsılmaya başladı. Elif ve Kadir, tüm hikayeyi anlattılar. Yıldız lekesinden, depremden, DNA testinden, Zeynep’in itirafından… Defne dinlerken rengi soldu. Gözleri şaşkınlık, dehşet ve yara almış bir kuşun çaresizliğiyle doluydu. “Hayır,” diye fısıldadı. “Bu… Bu olamaz. Annem… Annem bana bunu yapmaz.”

Koşarak kalktı, kapıdan çıktı. Elif ve Kadir arkasından seslendiler ama Defne duymuyordu.

Günler, haftalar geçti. Defne ne Elif ve Kadir’in ne de Zeynep’in aramalarına cevap vermedi. Kendini dış dünyaya kapattı. Kimdi o? Yirmi iki yıldır yaşadığı hayat bir yalan mıydı? Annesi dediği kadın, onu kaçıran bir yabancı mıydı? İçinde bir savaş vardı. Bir yanda onu doğuran, yirmi iki yıl önce kaybettiği ve şimdi geri dönmek isteyen biyolojik ailesi; diğer yanda onu büyüten, sevgiyle sarıp sarmalayan, ama bu büyük yalanı söyleyen Zeynep. İkisini de kaybetmek istemiyordu. İkisine de öfkeliydi. Kimliği paramparça olmuştu.

Bir ay sonra, Elif ve Kadir’in kapısı çaldı. Kapıda Defne duruyordu, gözleri şiş, ama yüzünde kararlı bir ifade vardı. “Konuşalım,” dedi. “Hepsini baştan anlatın.”

Saatlerce konuştular. Defne sorular sordu, acılarını dile getirdi, kafasındaki tüm düğümleri çözmeye çalıştı. Sonra Zeynep’i aradı. Zeynep ağlayarak gelmeyi kabul etti. Dört kişi, Elif ve Kadir’in evinde bir araya geldiler. Ortam gergindi, ağırdı. Zeynep, Defne’den diz çökerek af diledi. Defne, annesi bildiği kadının bu denli kırılgan ve pişman halini görünce, içindeki öfke biraz olsun dindi.

“Neden?” diye sordu Defne, Zeynep’in gözlerinin içine bakarak. “Neden bana söylemedin?”

Zeynep’in gözünden yaşlar aktı. “Korktum kızım. Seni kaybetmekten korktum. Sen benim nefesim oldun. Sensiz yaşayamazdım.”

Defne için bu, bir yıkım ve aynı zamanda bir uyanıştı. Artık iki annesi vardı. İki geçmişi. İki evi. Bu kolay bir süreç olmayacaktı. Ama bir şey kesindi: hepsi onu seviyordu.

Zamanla, Defne’nin etrafında yeni bir aile inşa etme çabaları başladı. İlk başta çok zordu. Elif ve Kadir, yirmi iki yılın özlemiyle Defne’ye sarılmak isterken, Defne mesafeliydi. Zeynep kendini suçlulukla yiyip bitiriyordu. Ama sevgi, sabır ve anlayış, bu karmaşık düğümü yavaş yavaş çözmeye başladı. Defne, biyolojik ailesiyle Ayşe’nin hikayesini öğrenirken, Zeynep’e olan sevgisinden de vazgeçmedi. Zeynep’in hikayesini anlamaya çalıştı.

Bir yıl sonra, Defne’nin doğum günüydü. Artık yirmi üç yaşındaydı. Elif ve Kadir, evlerinin bahçesinde küçük bir kutlama düzenlemişlerdi. Zeynep de gelmişti. Masada yan yana oturuyorlardı. Elif’in gözleri parlıyordu. Kadir, Defne’nin omzuna elini koymuştu, yüzünde uzun zaman sonra ilk kez gerçek bir huzur vardı. Zeynep ise, biraz utangaç ama Defne’ye duyduğu sevgiyi gözlerinden okunan bir ifadeyle gülümsüyordu.

Defne, pasta mumlarını üfledikten sonra, Elif’in elini, sonra da Zeynep’in elini tuttu. “Hayatım değişti,” dedi, sesi hafifçe titriyordu. “Büyüklü küçüklü iki yıldızım var artık. İki annem, bir babam. Kaybolmuş bir yüzüğün taşı gibi hissetmiştim kendimi yıllarca. Ama şimdi anlıyorum ki, o taş yerini buldu. Yeni bir yüzükte, çok daha büyük, çok daha pırıltılı bir yüzükte. Ve bu yüzük, hepinizin sevgisiyle şekillendi.”

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama bu sefer acının değil, yeni başlangıcın gözyaşlarıydı. O boşluk dolmuştu. Şekli değişmişti. Artık içinde Ayşe’nin yıldız lekesiyle Defne’nin sanatçı ruhunun birleştiği, iki ailenin sevgisiyle örülmüş, çok katmanlı, çok boyutlu bir sevgi vardı. Enkazdan çıkan sadece bir bebek değil, yirmi iki yıl sonra yeniden kök salan, her şeyi değiştiren bir umuttu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top