Aile Draması

Kayıp Kareler

10 dakikalık okuma · 1906 kelime

Elif, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan bir İstanbul apartmanının sessizliğinde, her zaman aynı saatte çalan çalar saatinden bile önce gözlerini aralardı. Bu, otuz sekiz yıldır devam eden, rutinin, güvenliğin ve görünüşte huzurun ta kendisiydi. Yatağın kenarına oturup, ayaklarını soğuk parkeye bastığında, günün yorgunluğunu daha başlamadan omzunda hissederdi. Pencereden, griye çalan gökyüzü ve henüz tenhalaşmamış olsa da uyanmaya hazırlanan şehrin siluetini izlerken, içinde sürekli hafif bir boşluk taşıdığını fark ederdi. Bu boşluk, ne dolan ne taşan, sadece var olan, onunla yaşayan, canını acıtmayan ama asla gitmeyen bir şeydi.

Banyodaki aynada kendine baktı. Yorgun gözlerinin altındaki ince çizgiler, zamanın ve uykusuzluğun değil, daha çok yaşanmamışlıkların izleriydi sanki. Yıllar önce üniversitede tanıştığı Emre, gözlerinin içindeki o ateşi “hayatın kendisiyle dans eden bir kıvılcım” diye tanımlamıştı. O ateşi şimdi aynada arıyor, bulamıyordu. O zamanlar, her şey mümkündü. Fotoğraf makinesi, ruhunun bir uzantısıydı. Dünyayı, başkalarının göremediği detaylarla görmeyi, o anları ölümsüzleştirmeyi seviyordu. Emre de öyleydi. Aynı dili konuşan iki ruh, kadrajlarını birleştirmiş, hayatın her köşesinde anlam aramışlardı.

Ancak hayat, kadrajlara sığmayan sert bir gerçeklikle gelmişti. Ailesinin yaşadığı maddi sıkıntılar, annesinin “elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacak bir koca” baskısı… Ve sonra Cenk girmişti hayatına. Cenk, iyi bir insandı. Düzenli bir işi, sağlam bir kariyeri, onu seven bir ailesi vardı. Elif’e güvenli bir liman sunmuştu. Belki de o limanı aradığı için değil, limansız kalmaktan korktuğu için kabul etmişti. Emre’ye, bir gece ansızın, “Yapamayız, bu iş bitti” demişti. Gözlerindeki şaşkınlığı, hayal kırıklığını ve derin acıyı asla unutamamıştı. O gece, hem Emre’yi hem de fotoğraf makinesini, ruhunun en derin köşesine hapsetmişti.

On beş yıl geçmişti. Cenk’le evliydi, on dört yaşında Zeynep adında zeki ve hayat dolu bir kızları vardı. Hayatları düzenliydi, maddi sıkıntıları yoktu. Cenk iyi bir baba, ilgili bir eşti. Ama Elif’in içinde bir şey eksikti. Bazen Zeynep’in “Anne, sen mutlu musun?” diye sormasıyla irkilir, yapmacık bir gülümsemeyle “Elbette tatlım, neden sordun ki?” derdi. Zeynep’in masum ama derin bakışları, içindeki boşluğu daha da belirginleştiriyordu.

Şirketteki masa başı işi, saat dokuzdan beşe kadar süren, yaratıcılıktan uzak, rutin bir işti. Sayıların, tabloların ve bitmek bilmeyen toplantıların arasında kaybolmuştu. Bir akşam, eve dönerken otobüste, belediyenin düzenlediği “Saklı İstanbul” konulu fotoğraf yarışmasının afişini gördü. Tarihi yarımadanın, eski semtlerin, kaybolan zanaatların fotoğrafları isteniyordu. Kalbi tekledi. Uzun zaman sonra ilk defa içinde bir kıpırtı hissetti. O akşam, annesinin sandığında sakladığı eski fotoğraf makinesini çıkardı. Tozunu sildi, pillerini değiştirdi. Deklanşöre bastığında çıkan o tanıdık ses, kulaklarında bir senfoni gibi yankılandı.

Sonraki haftalar, Elif için bir dönüşüm süreci oldu. Hafta sonları, ailesine “arkadaşlarımla kahvaltıya gidiyorum” bahanesiyle, eski İstanbul’un daracık sokaklarında, Galata’nın arka bahçelerinde, Balat’ın rengârenk cumbalı evleri arasında kayboldu. Makinesiyle adeta yeniden nefes alıyordu. Gördüğü her detay, çektiği her kare, ruhundaki boşluğu yavaş yavaş dolduruyordu. Kadrajına giren her yüz, her mimari detay, her yaşanmışlık; onun kendi iç dünyasının yansıması gibiydi. Yüzünde uzun zamandır görmediği bir gülümseme belirmişti. Cenk bu durumu fark etse de, Elif’in kendini daha iyi hissettiğini düşünerek üzerine gitmedi. Zeynep ise annesinin bu yeni enerjisinden memnundu.

Yarışmaya birkaç fotoğraf yolladı. Sonuçları beklerken hissettiği heyecan, gençlik yıllarındaki ilk aşk heyecanına benziyordu. Bir hafta sonra, belediyeden gelen e-posta ile şaşkına döndü. Fotoğraflarından biri, “Eski Bir Bakış” adını verdiği, Balat’ta yaşayan yaşlı bir amcanın hikayesini anlatan portre çalışması, sergilenmeye layık görülmüştü. Üstelik, ilk ondan biriydi.

Serginin açılış günü, Elif’in kalbi ağzında atıyordu. Cenk ve Zeynep ile birlikte sergi salonuna geldiğinde, duvarlarda kendi eserini görmek, tarifsiz bir duyguydu. Gurur, utanç, mutluluk hepsi bir aradaydı. Fotoğrafının önünde durmuş, hayranlıkla kendisine bakan insanları izlerken, arkadan tanıdık bir ses duydu: “Bu bakış… Bunu daha önce de görmüştüm.”

Döndü. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Karşısında, zamanın dokunuşlarıyla daha da olgunlaşmış, grileşmeye başlamış saçları ve derinleşmiş bakışlarıyla Emre duruyordu. Elinde bir kadeh şarapla, üzerinde şık bir takım elbiseyle. Eski salaş tişörtlü, sürekli makinesiyle dolaşan Emre gitmiş, yerine profesyonel, saygın bir fotoğrafçı gelmişti. Şaşkınlığını gizlemeye çalışarak, “Emre?” diye fısıldadı.

Emre’nin yüzünde önce şaşkınlık, sonra acı dolu bir gülümseme belirdi. “Elif… Sen miydin? Tanrım, ne kadar zaman oldu?” Gözlerinde hem yılların birikmiş sitemi hem de tanrısal bir tesadüfün getirdiği heyecan vardı.

Cenk yanlarına geldi. “Tanışıyor musunuz?” diye sordu, şaşkınlıkla. Elif, boğazı düğümlenmiş, “Evet, üniversiteden… Emre de fotoğrafçıydı” diyebildi sadece. Emre, profesyonel bir gülümsemeyle elini uzattı Cenk’e. “Ben Emre Demir. Eşinizin harika bir iş çıkardığını söylemeliyim. Aslında serginin küratörlerinden biriyim.”

O an, Elif’in dünyası tepetaklak oldu. Emre, serginin küratörüydü. Demek ki onun fotoğrafını seçenlerden biriydi. Kaderin bu garip cilvesi, onu hem ürkütüyor hem de garip bir şekilde heyecanlandırıyordu.

Sonraki haftalar, Elif’in hayatındaki rutini tamamen sarstı. Emre, Elif’in fotoğraflarındaki “derinliği” ve “ham duyguyu” keşfettiğini söyleyerek, onunla daha fazla konuşmak istediğini belirtmişti. Sergideki görevi gereği, katılımcılarla mülakatlar yapıyordu. Bir gün öğle yemeği teklif etti. Elif, içinde yükselen karmaşık duygularla kabul etti.

Eski bir balıkçı restoranında oturduklarında, aralarındaki hava başlangıçta gergindi. Yılların biriktirdiği sözler, söyleyememişlikler masanın üzerinde görünmez bir ağırlık oluşturuyordu.

“Fotoğrafı bırakmadığını görmek… beni sevindirdi,” dedi Emre, sonunda sessizliği bozarak.
Elif gülümsedi acı bir şekilde. “Bıraktım sanıyordum. Ama o beni bırakmamış.”
“Neden gittin Elif? O gün, o telefonu kapattığında… Neden bir açıklama bile yapmadın?” Emre’nin sesi sakindi ama gözlerindeki derin hüzün, yaranın hala kapanmadığını gösteriyordu.

Elif derin bir nefes aldı. Bu anın geleceğini biliyordu. “Korktum Emre. Çok korktum. Ailem… babam işini kaybetmişti. Annem sürekli ‘Ne olacak bu kızın hali, güvence istiyor’ diyordu. Seninle… ikimizin de ne geleceği vardı ki? İki hayalperest, makineyle dünya kurtarmaya çalışacaktık. Cenk… o bana güvenli bir liman teklif etti. Ben de kabul ettim. Aptalca bir karar mıydı, bilemiyorum. O an için bana tek doğru yol gibi geldi.”

Emre, masadaki elini Elif’in eline uzatmak istedi ama vazgeçti. “Peki şimdi? O liman seni mutlu etti mi?”
Elif’in gözleri doldu. “Liman güvenliydi evet. Ama rüzgar yoktu. Dalga yoktu. Benim ruhum ise fırtınaları severdi.”

O günden sonra, aralarındaki buzlar erimeye başladı. Emre, Elif’in yeniden fotoğraf çekmeye başlaması için onu cesaretlendirdi. Hatta İstanbul’un unutulmuş zanaatkârlarını konu alan bir belgesel projesi için Elif’e asistanlık teklif etti. Bu, Elif’in yıllardır hayalini kurduğu bir fırsattı. Ama aynı zamanda Cenk ve Zeynep’le olan hayatından çalacağı zaman demekti.

Evde gerginlik artmaya başlamıştı. Elif’in sürekli dışarıda olması, fotoğraf malzemelerine harcadığı paralar, Cenk’in dikkatini çekiyordu. “Elif, ne oluyor? Bir süredir… Çok değiştin. Eskisi gibi değiliz.”

“Ben değişmedim Cenk, ben kendime dönüyorum,” dedi Elif, sesi tahmin ettiğinden daha sert çıkarak. “Yıllardır unutmaya çalıştığım parçamı buldum.”

Cenk’in yüzü düşmüştü. “Beni ve Zeynep’i mi unutmaya çalıştın?”
“Hayır Cenk, asla! Siz benim hayatımın en değerli parçalarısınız. Ama ben… ben bir zamanlar kim olduğumu unutmuştum.”

Bu sırada Emre ile çalıştıkları belgesel projesi de ilerliyordu. Eski bir marangoz ustasının hikayesini çekiyorlardı. Emre’nin gözünden dünyaya bakmak, onunla yeniden aynı tutkuyla yanmak, Elif’e adeta gençliğini geri vermişti. Geçmişte yaşananlar, sanki hiç olmamış gibi, aralarındaki o kuvvetli bağ yeniden filizleniyordu. Bir öğleden sonra, çekim sonrası ekipmanları toplarken, Emre elini uzatıp Elif’in saçlarını okşadı. “Keşke o zamanlar böyle bir fırsatımız olsaydı Elif,” diye fısıldadı. “Belki her şey çok farklı olurdu.”

Elif’in kalbi hızla çarptı. Gözlerini kaçırdı. “Şimdi ne fark eder ki Emre?”
“Fark eder Elif. Şimdi… biz varız. Ve sen… hala benim için o ‘hayatın kendisiyle dans eden kıvılcım’sın.”

O gece, Elif uyuyamadı. Cenk’in yanında, boşluk yine sardı içini. Emre’nin sözleri, dokunuşu… On beş yıldır kapalı tuttuğu bir kapıyı aralamıştı. Kapının ardında, tutku, heyecan ve risk vardı. Diğer tarafta ise güvenli limanı, sakinliği ama boşluğu.

Ertesi sabah, Zeynep’i okula bıraktıktan sonra doğruca Cenk’le konuşmaya karar verdi. Kalbi ağzında atıyordu. Evde, Cenk henüz işe gitmemişti. Masada kahvaltı yapıyorlardı.
“Cenk, seninle ciddi bir şey konuşmam gerekiyor,” dedi Elif, sesi titrek.
Cenk, başını gazeteden kaldırdı, Elif’in yüzündeki ciddiyeti görünce endişelendi. “Ne oldu Elif? İyi misin?”
“Ben… ben böyle devam edemiyorum Cenk. Bu hayat… bana göre değil.”
Cenk’in kaşları çatıldı. “Anlamıyorum. Ne demek bu? Ne bu belgesel işi, ne bu fotoğraf hevesi?”
“Bu heves değil Cenk. Bu benim ruhum. Onu yıllarca bir kutuya hapsettim. Ama artık yapamıyorum. Nefes alamıyorum.”

Cenk’in yüzü bembeyaz oldu. “Boşanmak mı istiyorsun?” diye sordu, sesi kısık.
Elif’in gözleri doldu. “Ben… ben ne istediğimi bilmiyorum Cenk. Ama böyle devam edemeyeceğimi biliyorum. Kendimi bulmam, ne istediğimi anlamam lazım. Biraz zaman, biraz mesafe… Belki iyi gelir.”
Cenk, oturduğu sandalyeden kalktı, Elif’in karşısına dikildi. “Yani yılların birikimi, bir belgesel projesi uğruna mı? Bir fotoğrafçı… mi var bunun arkasında?” Sitem doluydu sesi.
Elif, başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı. “Evet Cenk. Bir fotoğrafçı var. Benim yıllar önce kaybettiğim ama şimdi yeniden bulduğum bir parça var. Bu sadece Emre ile ilgili değil, bu benimle ilgili. Kim olduğumla ilgili. Ne olmak istediğimle ilgili.”

Cenk, o an her şeyi anlamıştı. Gözlerinde derin bir kırgınlık, acı ve öfke parladı. “Peki ya Zeynep? Ya biz? Bu yıllar? Hepsi yalan mıydı?”
“Hayır Cenk, asla yalan değildi. Ben sana her zaman saygı duydum, seni sevdim. Zeynep bizim en güzel gerçeğimiz. Ama kendime yalan söyledim. Ve bu yalan bizi de tüketti.”

Cenk, bir süre sessiz kaldı. Sonra boğuk bir sesle, “Git o zaman Elif. Git ve bul kendini. Ama bil ki… arkanda bıraktığın sadece bir ev değil, bir aile,” dedi. Sözleri bıçak gibi saplandı Elif’in kalbine. Ama geri dönemezdi. İçindeki boşluk, o kadar büyümüştü ki, onu doldurmadan yaşayamazdı.

Elif, o gün çantasını topladı. Birkaç parça eşya, en çok sevdiği kitaplar ve tabii ki fotoğraf makinesi. Zeynep’e durumu anlatmak en zor kısmıydı. “Anneannene gidiyorum bir süreliğine kızım. Kendime gelmem gerekiyor.” Zeynep’in yüzündeki şaşkınlık ve üzüntü, Elif’in içini kanattı. Ama içinden bir ses, bunun doğru olduğunu söylüyordu.

Annesinin yanına gitti. Annesi, kızının ani bu kararını anlamakta zorlansa da, Elif’in gözlerindeki çaresizliği ve aynı zamanda parlamaya başlayan o eski ateşi gördü.

Elif, belgesel projesine tüm ruhuyla sarıldı. Emre ile çalışmaları ilerledikçe, aralarındaki bağ daha da derinleşti. Romantik bir ilişkiye dönüşmekten ziyade, ruhsal bir ortaklık gibiydi. İkisi de yıllar önce kaçırılmış bir trenin yolcuları gibiydiler, ancak şimdi yeni bir yolculuğa çıkmışlardı. Emre, Elif’in tutkusuna, bakış açısına hayrandı. Elif ise Emre’nin profesyonelliğinden, sanatına olan adanmışlığından ilham alıyordu.

Bir akşam, belgeselin son çekimlerini bitirmişlerdi. Emre, Elif’e dönerek, “Biliyor musun Elif, sen o gün beni bıraktığında, dünyam yıkılmıştı. Ama sayende, şimdi anlıyorum ki, o yıkım, aslında yeniden inşa etmek için bir fırsatmış. Sen de öyle. Kendini yeniden inşa ettin.”

Elif gülümsedi. “Sen de Emre. Sen de o zamanlar beni affedemediğin için belki de bu kadar başarılı oldun. Belki de bu, ikimizin de ihtiyacı olan bir ikinci şanstı. Ama bu kez, kendimiz için.”

Emre, Elif’in elini tuttu. “Evet, kendimiz için. Ama belki… sadece kendimiz için değil.”
Elif, Emre’nin gözlerinin içine baktı. O eski kıvılcım geri gelmişti, hatta daha da güçlüydü. Ama bu kıvılcım, sadece Emre’ye olan aşkından değil, kendisini bulmaktan, tutkusuna kavuşmaktan ve hayata yeniden dört elle sarılmaktan geliyordu. Bu, artık sadece gençlik aşkının hayalperest ateşi değil, olgunluğun, tecrübenin ve kendini bilmenin bilgeliğiyle harmanlanmış, gerçek bir yaşam ateşiydi.

Belgesel tamamlandığında, büyük bir başarı yakaladı. Elif’in ismi, Emre ile birlikte anılmaya başlandı. İstanbul’un kalbinden çıkan bu hikayeler, sadece izleyicileri etkilemekle kalmadı, Elif’in de hayatını tamamen değiştirdi. Kendi stüdyosunu kurdu. Zeynep’le düzenli olarak görüşüyor, Cenk’le ise medeni bir ilişki yürütüyordu. Aradan geçen zaman, Cenk’in de öfkesini dindirmiş, Elif’in aldığı kararı kabullenmesine yardımcı olmuştu.

Bir gün, Zeynep stüdyoda annesinin çektiği fotoğraflara bakarken, “Anne, sen şimdi çok mutlusun, değil mi?” diye sordu. Elif, kızına sarıldı. “Evet tatlım, çok mutluyum. Bazen hayat, sana ikinci bir şans verir. Ama bu şansı yakalamak için, önce kendinle yüzleşmen gerekir.”

Elif, Emre ile yeni projeler üzerinde çalışmaya devam ediyordu. Aralarındaki ilişki, bir aşkın çok ötesine geçmişti. Tutkunun, saygının ve derin bir anlayışın üzerine kurulu, birbirlerini destekledikleri, ilham verdikleri bir ortaklıktı. Belki bir gün, o aşk ateşi yeniden alevlenir, belki de bu haliyle daha da değerli kalırdı. Önemli olan, Elif’in artık boşlukta kaybolan o kadın olmamasıydı. O, kayıp karelerini bulmuş, kendi hikayesini yeniden yazan, güçlü bir kadındı. Ve bu yeni hikayenin her karesi, özgürlük ve tutkuyla doluydu. Artık biliyordu ki, en güzel kareler, korkmadan çekilenlerdi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top