Aile draması
Kavaklı’daki Sessiz Çığlık
Elif, sabahın ilk ışıklarıyla pencereye vuran güneşi izlerken, parmağındaki ince alyansa dokundu. On iki yıl. On iki yıl, Emre’yle paylaştıkları her şeyin, her gülüşün, her hayalin özetiydi o halka. Özellikle de, Kavaklı’daki küçük arazi parçasının. Kendi evleri olacaktı orada, şehirden uzakta, zeytin ağaçlarının gölgesinde, belki bir gün çocuklarının koşup oynadığı bir bahçe. Emre’nin büyükbabasından kalan bu toprak, onlar için sadece bir miras değil, geleceğe dair somut bir umuttu. Elif, her fırsatta bilgisayarında Kavaklı fotoğraflarına bakıp dururdu; yemyeşil tepeler, uzaklarda parıldayan gölün mavisi…
Son zamanlarda Emre’de bir değişiklik fark etmişti. Yüzünde hep bir gerginlik, bakışlarında garip bir hüzün vardı. Akşam yemeklerinde dalıp gidiyor, telefonunda gelen aramalara hızla cevap verip balkona çıkıyor, fısıltıyla konuşuyordu. Elif sorduğunda hep iş yoğunluğundan, projenin stresinden bahsediyordu. “Finans sektöründeyiz Elif, inişler çıkışlar normaldir,” derdi, omuz silkerdi. Elif de inanmak isterdi, her zaman olduğu gibi. Güvenmek… Bu kelime, onların ilişkisinin temel taşıydı. Emre’nin en ufak bir sırrı bile olmayacağına dair sarsılmaz bir inancı vardı.
Bir cumartesi sabahı, Elif mutfakta kahvaltı hazırlarken, Emre’nin ofis çantasından yere düşen bir zarf dikkatini çekti. Yerinden alıp çantaın içine koyacaktı ki, zarfın üzerinde kendi adını gördü. Tuhaf. Emre ona özel bir şey mi hazırlamıştı? İçinde ne olduğunu merak etse de, açmaya cesaret edemedi. Emre’nin özel eşyalarına dokunmak, onun sırrına girmek gibi gelmişti. Ancak merakı ağır bastı. Zarfı açtığında içinden çıkan tek sayfalık belgeye göz gezdirdi. Bir tapu senedi suretiydi. Kavaklı’daki arazinin. Ve alıcı kısmında Emre’nin adı yazmıyordu. Başka bir isim… Tanıdık gelmeyen bir isim.
Kalbi aniden hızla çarpmaya başladı. Nefesi kesilir gibi oldu. Ne demekti bu? Emre’nin büyükbabasından kalan miras, onun üzerine değil miydi? Nasıl başka birinin adı yazabilirdi? Belki de yanlış anlamıştı, belki de bir devir işlemiydi, bir güncelleme… Panikle zarfı çantaya geri koydu. Kahvaltıyı apar topar hazırladı. Emre uyandığında her şey normalmiş gibi davranmaya çalıştı ama boğazında kocaman bir yumru vardı.
O gün, Emre’yle aralarında görünmez bir duvar örülmüştü sanki. Emre her zamanki gibi neşeli görünmeye çalışıyor, şakalar yapıyordu ama Elif’in zihni o tapu senedine kilitlenmişti. Akşam Emre uyuduğunda, sessizce yerinden kalktı. Emre’nin bilgisayarını açtı. Şifreyi biliyordu, çünkü hiçbir zaman gizlisi saklısı olmamıştı. Banka hesaplarını kontrol etmeye başladı. Önce ortak hesaplarında anormal bir şey göremedi. Sonra Emre’nin bireysel hesabına baktı. Ve işte orada gördü: Dört ay önce, hesaplarına yatırılan büyük bir meblağ. Ve hemen ardından yapılan, aynı büyüklükte, açıklamasında “iş ortaklığı feshi” yazan bir transfer.
Parmakları titredi. Neden bahsetmemişti? Bu kadar büyük bir işlemden neden haberi yoktu? Kafasında binlerce soru dönüyordu. Bu paranın Kavaklı’yla bir ilgisi olabilir miydi? Tapu senedi… Para transferi… İkisini birleştirdiğinde, zihninde beliren korkunç tabloyla başı döndü. Midesi kasıldı.
Ertesi gün, izinli olduğunu söyleyerek işe gitmedi. İlk durağı tapu dairesiydi. Boş bir yüz ifadesiyle sırasını bekledi. Adı anons edildiğinde, titreyen bacaklarıyla memurun karşısına oturdu. “Kavaklı mevkiindeki… Parsel numarası…” Sesli harfler boğazında düğümleniyordu. Memur, bilgisayarında birkaç tuşa bastı. “Evet, bu parsel dört ay önce Hakan Yılmaz adına devredilmiş. Satış işlemi yapılmış.”
Dünya başına yıkıldı. Memurun sesi uzaklardan geliyordu sanki. Dört ay önce. Tam da Emre’nin hesaplarında gördüğü büyük işlemle aynı zamana denk geliyordu. Emre, Kavaklı’yı satmıştı. Onların hayallerinin, onların geleceğinin sembolü olan toprağı. Onu dinlemeden, ona danışmadan, ondan habersiz.
Gözleri karardı. Yanaklarından süzülen damlaları fark etmedi bile. Utanarak başını eğdi. Tapu dairesinden nasıl çıktığını, nasıl arabasına bindiğini hatırlamıyordu. Direksiyonu tutan elleri titriyordu. Beyni uğulduyordu. Kırılan bir camın parçaları gibiydi zihni; binlerce keskin parça, her biri ayrı bir acıyı temsil ediyordu. Güven… Elif’in Emre’ye olan sarsılmaz güveni, işte o an yerle bir olmuştu.
Eve vardığında Emre’nin arabası yoktu. Şanslıydı. Böyle bir halde onu görmek istemiyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, Kavaklı’daki zeytin ağaçlarının olduğu bir fotoğraf çerçevesi vardı antrede. Gözleri o fotoğrafa takıldı. Emre’nin ona evlenme teklifi ettiği gün çekmişlerdi bu fotoğrafı. “Bir gün burada, kendi ellerimizle bir yuva kuracağız Elif’im,” demişti. Bu sözler, şimdi kulaklarında bir yara gibi çınlıyordu.
Banyoya gidip yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözleri kızarmış, yorgun ve hüzünlü bir kadın vardı karşısında. Bu Elif değildi. Tanıdığı, güvendiği, mutlu Elif değildi.
Akşam Emre eve geldiğinde, Elif salonda, loş ışıkta oturuyordu. Emre, Elif’i görünce şaşırdı. “Erken gelmişsin aşkım, hayırdır?” dedi, sesinde neşe vardı ama gözleri yorgun görünüyordu. Elif cevap vermedi. Sadece ona baktı. Bakışlarında öyle bir acı, öyle bir öfke vardı ki, Emre’nin yüzündeki gülümseme yavaşça soldu.
“Neyin var Elif? Kötü bir şey mi oldu?”
Elif yavaşça oturduğu yerden kalktı. Elindeki zarfı Emre’ye uzattı. İçindeki tapu senedi suretiyle birlikte. Emre zarfı alıp baktığında, yüzündeki tüm kan çekildi. Rengi bembeyaz oldu. Gözleri kaçamak bir şekilde Elif’in yüzünden yere kaydı.
“Bunu… Bunu nereden buldun?” diye fısıldadı. Sesi titriyordu.
“Ne önemi var Emre? Nereden bulduğumun ne önemi var? Önemli olan bu. Bu ne demek?” Elif’in sesi önce sakindi, ama her kelimeyle daha da yükseliyordu. “Bu, Kavaklı’nın artık bize ait olmadığını mı gösteriyor? Hakan Yılmaz kim? Kim bu adam, Emre?”
Emre derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp açtı. “Elif… Oturalım konuşalım lütfen. Her şeyi anlatacağım sana.”
“Oturacak hiçbir şey yok Emre! Ne anlatacaksın? Bana yalan söylediğini mi? Yıllarca bana verdiğin güveni hiçe saydığını mı? Bizim geleceğimizi, hayallerimizi sattığını mı?” Elif’in sesi artık çığlığa dönüşüyordu. Gözlerinden yaşlar sel gibi akıyordu. “O toprak, benim için bir arsa parçasından ibaret değildi Emre! O bizim umudumuzdu, yaşlılığımızdı, çocuğumuzun bahçesiydi! Sen onu benden nasıl gizlersin? Nasıl?”
Emre, başını öne eğdi. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. “Bir iş ortaklığına girdim Elif. Büyük bir fırsat gibi görünüyordu. Bize daha iyi bir gelecek sunacağını düşündüm. Ama… işler kötü gitti. Çok büyük bir borcun altına girdim. Her şeyimizi kaybedecektik. Evimizi, birikimlerimizi… Sana söylemeye cesaret edemedim. Senin gözünde başarısız biri olmak istemedim. Bizi korumak istedim.”
“Korumak mı?” Elif acı bir kahkaha attı. “Bizi yalanlarla mı korudun Emre? Sen beni korumadın, sen benim en büyük hayalimi çaldın! Ben seninle her şeyi paylaşabileceğime inandım. Başarısızlıkları bile… Ama sen benim gözümde ne olacağından korktuğun için, benimle konuşmak yerine, sırtımdan iş çevirdin! Ben şimdi sana nasıl güveneceğim Emre? Söyle bana, nasıl?”
Emre’nin gözleri doldu. Başını kaldırıp Elif’e baktı. Gözlerinde büyük bir pişmanlık ve çaresizlik vardı. “Elif, ne olur affet beni. Ne olur. Seni kaybetmekten o kadar korktum ki… Ben seni seviyorum. Hayatta senden başka kimsem yok. Hataydı, çok büyük bir hataydı biliyorum. Ama telafi edeceğim. Söz veriyorum. Her şeyi telafi edeceğim.”
Elif, Emre’nin pişmanlığını görüyordu. Ama bu, içindeki yangını söndürmüyordu. Öfke, yerini derin bir boşluğa bırakmıştı. Gözleri, Emre’nin yanındaki boş koltuğa kaydı. Yıllarca bu koltukta yan yana oturmuşlar, hayaller kurmuşlardı. Şimdi o koltuk, sanki hiç var olmamış bir hayal gibi boş ve anlamsızdı.
“Telafi mi?” dedi, sesi bitkin çıkıyordu. “Kavaklı’yı geri mi getireceksin Emre? Benim sana olan güvenimi geri mi getireceksin? Bir kere kırıldı mı, bir daha aynı olmaz. Yapıştırmaya çalışsan da izi kalır. Benim için o iz… O iz, bir ömür boyu silinmez.”
Emre, Elif’e doğru bir adım attı, elini uzatmak istedi. Ama Elif geri çekildi. “Yaklaşma bana,” dedi, sesi buz gibiydi.
“Elif…”
“Şimdi ne olacak biliyor musun Emre?” Elif’in sesi titredi, ama bu sefer öfkeden değil, derin bir kederdendi. “Bizim geleceğimiz, o Kavaklı’daki arsa gibi oldu. Satıldı. Bizden habersiz, bir başkasına devredildi. Ve ben artık nerede durduğumu bilmiyorum.”
Elif, arkasını döndü. Yavaş adımlarla yatak odasına doğru yürüdü. Emre’nin fısıltılarını, yalvarışlarını duymazdan geldi. Kapıyı arkasından kilitledi. Gözleri, yatak odasının duvarında asılı duran, Kavaklı’daki küçük kulübe resmine takıldı. O kulübe, onların hayaliydi. Şimdi ise sadece bir resimdi. Gerçek dışı, yalanlarla örülmüş bir anı. Güvenleri kırılmış, hayalleri çalınmış, geleceği belirsiz bir kadındı artık. Pencereden dışarı baktı. Şehrin ışıkları her zamanki gibi parlıyordu, ama Elif’in dünyası karanlığa gömülmüştü. Karanlık ve boş… Tıpkı Kavaklı’daki toprağın, şimdi bomboş duran yerinde olduğu gibi.
