aile dramı

Karanlık Pırıltı

8 dakikalık okuma · 1284 kelime

Elif, nişan yüzüğünün parmağındaki soğuk ağırlığına alışmıştı. Can, hayatına güneş gibi doğmuş, onu tüm belirsizliklerden kurtarmıştı; en azından çevresi öyle düşünüyordu. Düğün hazırlıkları tatlı bir koşuşturmacaydı, oysa Elif’in içine yerleşen tuhaf bir huzursuzluk, her pırıltının ardında kendini belli ediyordu. Bu huzursuzluk, ilk defa Can’ın ailesiyle tanıştığı o akşam, Demir’in bakışlarıyla başlamıştı.

Aksoy ailesinin Boğaz’a nazır yalısında verilen o gösterişli yemekte, Can’ın her zamanki gibi neşeli ve herkesin ilgi odağı oluşu Elif’i rahatlatmalıydı. Ama yan masada, köşe koltuğa sinmiş, kadehindeki içkiyle fazla samimi olan o adam, gecenin tuhaf gölgesiydi. Demir Aksoy, Can’ın ağabeyi, ailenin “kara kuzusu”… Elif, adını ilk duyduğunda hafifçe ürpermişti. Can, kardeşinden bahsederken hep kaçamak cümleler kurar, geçmişteki “talihsizliklerden” dem vururdu. Şimdiyse, Demir, karşısında, canlı kanlı duruyordu. Kısa kesilmiş gür saçları, keskin yüz hatları ve tüm odayı süzen yorgun, derin gözleri vardı. Neşeli kalabalığın aksine, o bir fısıltı gibiydi, varlığı da yokluğu da dikkat çekici.

Can, Elif’i annesiyle, teyzeleriyle tanıştırırken, Demir’e dönüp sadece başıyla selam verdi. “Abim, Demir,” dedi, sesindeki hafif mesafeyi gizleyemeden. Demir, boş bir gülümsemeyle Elif’e bakmış, bakışları Elif’in gözlerinde bir an takılı kalmıştı. O bir an, Elif’in içindeki bir telin titremesine neden olmuştu. Tuhaf bir çekim, sanki uzun zamandır uykuda olan bir his uyanmıştı.

Sonraki haftalar, düğün hazırlıklarıyla dolup taşıyordu. Can, işleri nedeniyle çoğu zaman Elif’i yalnız bırakıyor, Elif de gelinlik provaları, davetiye seçimleri ve mekan görüşmeleri arasında kayboluyordu. Bir öğleden sonra, nişan organizatörüyle görüşmek için Can’ın boş ofisine gittiğinde, orada beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Cam duvarın ardında, Can’ın masasında biri oturmuş, elinde bir karakalem çizimiyle uğraşıyordu. Demir’di. Gözlüğünü takmış, tüm bedeniyle çizimine eğilmişti.

Elif kapıyı tıklar tıkamaz, Demir başını kaldırdı. Gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. “Elif,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı. “Can’ı bekliyordun sanırım. Biraz gecikecekmiş.”
Elif, o anı hiç unutmadı. Demir’in gözlerinde ne aile yemeğindeki donukluk, ne de Can’ın bahsettiği o “sorunlu” kişinin izi vardı. Sadece derin bir anlayış ve huzursuz bir sakinlik vardı.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu Elif, pişmanlığını dile getiremeden.
Demir hafifçe gülümsedi. “Can’ın rica etmesi üzerine, düğün davetiyelerinin iç tasarımına bakıyordum. Kendisi meşgulmüş.” Elif’in gözleri çizime kaydı. Eski İstanbul evlerinin zarif çizgileri, ustaca bir dokunuşla kağıda aktarılmıştı. Elif sanat aşığıydı, çizimden gözlerini alamadı.
“İnanılmaz,” diye fısıldadı. “Bu yeteneği sende olduğunu hiç bilmiyordum.”
Demir’in yüzünde belli belirsiz bir utangaçlık belirdi. “Beni bilen pek yoktur.”
O günden sonra, Elif ve Demir, davetiye bahanesiyle defalarca bir araya geldiler. Can’ın haberi yoktu, olsa da umursamazdı belki de. Her buluşmada, Elif, Demir’in yalnızlığını, keskin zekasını ve dışarıya yansıttığı soğukluğun altında yatan hassasiyeti keşfetti. Demir, konuşmaktan çok dinlemeyi severdi. Elif’in işinden, hayallerinden, çocukluk anılarından bahsedişini sabırla dinler, araya öyle nüktedan, öyle anlamlı cümleler serpiştirirdi ki, Elif kendini hiç olmadığı kadar anlaşılmış hissederdi.

Can’ın yanında ise, Elif giderek daha da yalnızlaşmaya başlamıştı. Can, her şeyi planlamış, her şeyi kontrol altında tutan, mükemmel bir nişanlıydı. Ama ruhsuzdu. Onunla konuşurken, Elif’in sesi bir yankı gibi geri döner, asla derine inmezdi. Oysa Demir’le geçen yarım saatlik bir sohbette, hayatının en önemli parçalarını paylaşabiliyordu. Bu yasak çekim, içten içe Elif’i kemiriyordu. Demir’e duyduğu bu his, nişanlısının ağabeyine duyulan bir his olmamalıydı. Ahlaksızdı, yanlıştı. Ama durdurulamıyordu.

Bir akşam, Elif, Can’la bir restoranda yemek yerken, Can’ın telefonu çaldı. İşle ilgili acil bir durumdu. Can, her zamanki gibi apar topar kalkıp gitti, Elif’i tek başına bıraktı. O an, Elif’in kalbinde bir sızı hissetti. Can’ın hayatında ne kadar arka planda kaldığını, aslında ne kadar da ikinci planda olduğunu fark etti. Gözleri doldu. Tam o sırada, telefonuna bir mesaj geldi: “İyi misin? Yüzün solgun görünüyor.”
Numara tanıdık değildi ama sesi Demir’e aitti. Elif, başını kaldırınca, restoranın diğer ucundaki bir masada oturan Demir’i gördü. O da yalnızdı. İçinde bir şey koptu. Ayağa kalktı, garsona hesap ödemesini isteyip restorandan çıktı. Demir de peşinden geldi.
“Elif, ne oldu?”
Elif, nefes nefese, “Hiçbir şey,” dedi. “Sadece… yoruldum.”
Demir, onu kolundan tuttu. “Yorgunluktan fazlası var. Konuşmak ister misin?”
Elif, başını iki yana salladı. Ama gözleri dolu doluydu. Demir, onu bir banka oturttu. Elif’in başını omzuna yaslamasına izin verdi. Elif’in omuzlarında hissettiği sıcaklık, Can’ın asla veremediği bir sığınaktı. O an, sessizlik, tüm söylenmemiş sözcükleri haykırıyordu. Elif, Demir’in kokusunu içine çekti; toprak ve yağmur gibi, huzurlu ve tehlikeli.

Düğüne bir hafta kala, gerilim tavan yapmıştı. Can, Elif’in uzaklaştığını hissediyor, onu sürekli sorguluyordu. “Bir sorun mu var Elif? Eskisi gibi değilsin.” Elif, her seferinde yalanlarla geçiştiriyordu. Ancak vicdanı onu rahat bırakmıyordu. Demir’le her temas, her bakış, onu daha da çıkmaza sokuyordu.
Son provadan sonra, Elif gelinliğini giymiş, aynada kendine bakıyordu. Gelinlik, kusursuzdu. Ama içindeki kadın paramparçaydı. O sırada, telefonuna Demir’den bir mesaj geldi: “Biraz konuşabilir miyiz? Acil.”
Elif, kalbinin ağzına geldiğini hissetti. Buluşmak için Can’ın boş ofisini seçtiler. Elif, ofise girdiğinde Demir camın kenarında, sırtı dönük bekliyordu. Odanın loş ışığında, silueti bir heykeli andırıyordu.
“Demir,” diye fısıldadı Elif.
Demir yavaşça döndü. Gözleri her zamankinden daha keskindi. “Elif,” dedi. “Yapamayız.”
Elif’in boğazı düğümlendi. “Neyi?”
“Bunu,” dedi Demir, elleriyle havayı işaret ederek. “Bu imkansızlığı. Can benim kardeşim. Senin de nişanlın. Biliyorum, hissediyorum. Aramızda bir şey var, inkar edemem. Ama bu hem sana hem de ona haksızlık. Bana haksızlık.”
Elif’in gözlerinden yaşlar boşandı. “Biliyorum. Ama kendime engel olamıyorum Demir. Can’ın yanında boğuluyorum. Seninle nefes alıyorum.”
Demir, Elif’e doğru bir adım attı. “Benim geçmişim karanlık Elif. Ailem için, özellikle Can için, ben hep bir utanç kaynağı oldum. Ben sana bir gelecek veremem. Sadece bir enkaz.”
“Beni sen anlıyorsun,” diye haykırdı Elif. “Gözlerime bakan tek sensin!”
Demir, Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Elif’in kalbi deli gibi atıyordu. “Biliyorum Elif’im. Ben de aynı şeyi hissediyorum. Ama bu yasağın bedeli ağır olur. Hepimiz için.”
Sözleri bitmeden, dudakları Elif’in dudaklarına değdi. Nazik, bir o kadar da çaresiz bir öpücüktü bu. Elif, tüm benliğiyle karşılık verdi. Bu öpücük, hem bir veda hem de bir başlangıç gibiydi. Bir ateş gibi içlerini yakıp kavurdu.

O gece Elif uyuyamadı. Demir’in sözleri, Can’ın sevgisizliği, kendi çaresizliği… Şafak sökerken, bir karar verdi. Bu kararın bedeli ne olursa olsun, bu yalanla yaşayamazdı.
Sabah erkenden Can’ı aradı. “Buluşmamız lazım Can. Konuşacaklarımız var.”
Can’ın sesi endişeliydi. “Bir şey mi oldu Elif? Düğünümüz yarın.”
“Tam da bu yüzden,” dedi Elif, sesi titreyerek.
Bir saat sonra, Can’la Elif’in favori kafelerinden birinde karşı karşıya oturdular. Can, her zamanki gibi şık, her zamanki gibi kendinden emindi. Ama Elif’in kararlılığı karşısında, yüzündeki rahat ifade yavaş yavaş silindi.
“Can,” dedi Elif, sesi sakin ama derinden geliyordu. “Ben bu evliliği yapamam.”
Can’ın yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bıraktı. “Ne demek yapamazsın Elif? Her şey hazır. Yarın düğünümüz var! Delirdin mi?”
“Hayır Can. Daha yeni akıllandım. Ben seninle mutlu değilim. Bu ilişki, bu evlilik benim için bir kafes. Ben nefes alamıyorum.”
Can ayağa fırladı. “Bunun Demir’le bir ilgisi var değil mi? O pisliğin aklını çeldi! O seni doldurdu!”
Elif, Can’ın gözlerinde hiç görmediği bir öfkeyle karşılaştı. Can’ın kardeşine olan nefreti, Elif’e olan sevgisinin önüne geçmişti. “Bu benim kararım Can. Demir’le bir ilgisi yok. Ya da var, ama sadece bana ne kadar mutsuz olduğumu gösterdiği için var. Ben kendime yalan söyleyemem artık. Sana da yalan söyleyemem.”
Can, masaya yumruğunu vurdu. “Bunun bedelini ödersin Elif. Ailemi, beni, herkesi rezil edersin!”
Elif, gözlerini bile kırpmadan Can’a baktı. “Zaten her gün ödüyorum Can. Yarından sonra, belki biraz da olsa nefes alırım.”

Elif, Can’ı orada bırakıp çıktı. Arkasında kırık bir nişan, hayal kırıklığına uğramış bir aile ve koca bir skandal bırakarak. Telefonu durmaksızın çalıyordu; annesi, Can’ın annesi, arkadaşları… Hiçbirini açmadı. Sahile indi, pencereleri açık bir taksi çağırdı ve Boğaz’ın serin rüzgarını yüzünde hissetti. Yarından sonra ne olacağını bilmiyordu. Belki Demir’le bir gelecekleri olmayacaktı, belki de bu aşk sadece kısa bir ateşti ve kendini yakmıştı. Ama artık kendini tanıyordu. Kendi sesi vardı. Ve bu, tüm yasaklardan, tüm kurallardan daha değerliydi.
Birkaç gün sonra, telefonuna hiç beklemediği bir mesaj geldi. Gönderen Demir’di. Tek bir kelime: “Umut.”
Elif, sahile indi. Yüzünde ilk defa, uzun zamandır hissetmediği bir gülümseme vardı. Belki umut, karanlık pırıltısıyla her zaman vardı, sadece Elif’in onu görmesi gerekiyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top