Aile dramı
Karanlığa Boyanan Güven
Elif, kardeş sevgisinin kör edici bir güneş gibi parladığı bir evde büyümüştü. Can, ondan yedi yaş büyüktü ve Elif için her zaman sadece bir abi değil, bir kahraman, bir rehber, ulaşılamaz bir idealdi. Giyimine özen gösteren, her zaman bakımlı, zeki ve hızlı düşünen Can, ailenin gururuydu. Küçük yaşta babalarını kaybettikten sonra annesine ve Elif’e omuz vermiş, onları asla kimseye muhtaç etmemişti. İş hayatında da hızla yükselmiş, kısa sürede kendi danışmanlık şirketini kurarak iyi bir isim yapmıştı. Elif, onun varlığıyla her zaman güvende hissetmişti.
Selim ise Elif’in lise aşkıydı. Can gibi parıldayan bir karakteri yoktu belki ama Selim, toprağa basan, çalışkan, dürüst ve sevecen bir adamdı. Küçük bir tekstil atölyesi vardı. Kendi halinde, düzenli işleyen, fazla büyük hedefleri olmayan ama asla taviz vermediği bir kalitede üretim yapan bir yerdi. Evleri küçüktü ama sıcacık bir yuvaları vardı. Mutlulukları, pazar kahvaltılarında masanın ortasındaki o büyük, buharlı çaydanlıkta, Selim’in her akşam eve dönerken getirdiği bir demet papatyada, Can’ın her doğum gününde Elif’e gönderdiği o pahalı ama hep “senin için değer” dediği hediyelerde gizliydi. Elif, Can’ın Selim’i her zaman bir miktar küçümsediğini hissetse de, bu durumu “abicanın koruyucu içgüdüsü” olarak yorumlamış, fazla üzerine düşmemişti.
Her şey Selim’in işlerinin beklenmedik bir şekilde durma noktasına gelmesiyle başladı. Bir sabah, atölyeye gittiğinde, en büyük müşterileri olan bir zincir mağazanın siparişlerini aniden iptal ettiğini, üstelik yüklü bir ödemeyi de yapmayacağını öğrenmişti. Gerekçe olarak “tedarikçi değişikliği ve kalite sorunları” gösteriliyordu, ki bu Selim’in kulaklarına inanamamasına neden olmuştu. Yıllardır sorunsuz çalıştığı bir firmaydı bu, kalite kontrolü konusunda en titiz olandı. Bu iptal, Selim’in nakit akışını altüst etmiş, atölyeyi borç batağına sürüklemişti.
Elif, Selim’in omuzlarına çöken bu ağırlığı ilk kez görüyordu. Genellikle sakin ve sabırlı olan Selim, uykusuz geceler geçiriyor, telefonda hararetli konuşmalar yapıyor, her arayan numarada irkiliyordu. Elif’in ilk düşündüğü kişi Can olmuştu. Kimden yardım isteyecekti ki? Abisi bu durumları çözmek için yaratılmıştı sanki. Hemen Can’ı aradı.
Can, her zamanki gibi cool ve kendinden emindi. “Elif’çiğim, sen hiç merak etme. Ben bir bakarım şu işe. Bu Selim de bazen fazla iyi niyetli oluyor, çakalları göremiyor etrafında.” demişti. Elif, bu sözlerle biraz rahatlamış, Can’ın yine her şeyi yoluna koyacağına inanmıştı. Can, Selim’i arayıp onunla birkaç kez görüştü. Ardından Selim’e, “Bak Selimciğim, piyasa çok kötü, elinde para tutmak en mantıklısı. Senin bu müşterinle işler düzelene kadar, eldeki nakiti boşa harcama, kısa vadeli ama yüksek getirili bir fon var, benim tanıdığım çok güvenilir bir arkadaşım yönetiyor. Paranı orada değerlendir, hem atölye borçlarını ödersin hem de bu krizi fırsata çevirirsin,” demişti. Selim, Can’ın ismini, çevresini ve zekasını bildiği için, bu “çok güvenilir arkadaş” meselesine pek şüpheyle yaklaşmamıştı. Can, zaten daha önce de ona birkaç kez ufak tefek yatırım tavsiyelerinde bulunmuştu. Büyük abisinin iyi niyetinden zerre şüphesi yoktu. Zor durumdaydılar ve Can bir çıkış yolu sunuyordu. Atölyenin son kalan sermayesini, Can’ın bahsettiği “Ahmet Bey” adındaki şahsa elden teslim etmişlerdi. Ahmet Bey’in ofisi lüks bir plazanın 30. katında, manzaralı, gösterişli bir yerdi. Bu durum Selim’in şüphelerini daha da azaltmıştı.
İlk başta her şey yolunda gitti. Birkaç ay boyunca vaat edilen düzenli ve yüksek getiriler Selim’in hesabına yattı. Selim, derin bir nefes almış, Can’a minnet duymuştu. Elif, abisiyle daha da gurur duymuştu. “Gördün mü Selim?” diyordu, “Benim abim de olmasa ne yapardık?”
Ancak altıncı ayda ödemeler aksadı. Önce bir haftalık gecikme, ardından iki hafta… Selim, Ahmet Bey’i aramaya başladı ama telefonlarına çıkmıyordu. Plazadaki ofisine gittiklerinde kapıda “Kiralık” yazısıyla karşılaştılar. Ahmet Bey sırra kadem basmıştı. Selim’in kalbi ağzına geldi. Atölyenin tüm umudu, son kalan parası gitmişti. Elif’in dünyası başına yıkıldı.
“Bu olamaz Can! Abim böyle bir şeyi nasıl söyleyebilir? Ahmet Bey’i sen tanıyordun! Nasıl kaybolur böyle bir insan?” Elif, Can’ın şirketine gitmiş, abisine gözyaşları içinde hesap soruyordu.
Can, her zamanki gibi sakin ama bu kez yüzünde hafif bir gerginlikle onu dinledi. “Elif’çiğim sakin ol. Ben de şaşkınım. Ahmet güvenilir bir adamdı, demek ki o da bir dolandırıcının tuzağına düşmüş. Elimden geleni yaparım, merak etme. Avukatlarıma söylerim, araştırsınlar.”
Ama bu kez Can’ın sözleri Elif’i tam olarak yatıştıramadı. Selim’in yüzündeki çaresiz ifade, kararan atölyenin sessizliği, Elif’in içindeki o saf güveni kemirmeye başlamıştı.
Selim, avukatlara gitmişti ama sonuç nafileydi. Ahmet Bey’in şirketi hayaliydi, ortada resmi bir kayıt yoktu. Parayı elden teslim etmeleri de işleri daha da zorlaştırıyordu. Selim’in son umudu, Can’ın çevresini kullanarak Ahmet Bey’i bulmasıydı. Ama Can, bu konuda eskisinden daha isteksiz görünüyordu. Telefonlarına geç çıkıyor, Elif’in sorularına kaçamak cevaplar veriyor, hep bir bahane buluyordu.
Bir akşam Selim, sessizce koltuğunda otururken birden fırladı. “Elif, Can’ın Ahmet Bey’i sadece tavsiye ettiğine inanıyor musun gerçekten?”
Elif afallamıştı. “Ne demek istiyorsun Selim? Abim mi? Asla! Ne çıkarı olacak ki bundan?”
“Bilmiyorum Elif, ama bu işte bir tuhaflık var. Can bu kadar büyük bir dolandırıcılıkta parmağı olan bir adamı tanımazdı. Ya da tanıyorsa ve bile bile bize…” Selim cümlesini tamamlayamadı. İkisinin de aklına gelen düşünce o kadar korkunçtu ki, dile getirmeye cesaret edemiyorlardı.
Selim, kendi imkanlarıyla araştırmaya başladı. Eski polis bir arkadaşı vardı, ondan rica etti. Ahmet Bey’in ofisinin bulunduğu plazanın güvenlik kayıtlarını, o civardaki kamera görüntülerini incelemeye başladılar. Ve bir gün, o görüntü geldi. Selim’in telefonuna düşen videoyu Elif’le birlikte izlerken ikisinin de nefesi kesildi. Ahmet Bey’in ofisinden çıkan kişi Can’dı. Yanında da gülerek, samimiyetle sohbet ettiği Ahmet Bey vardı. Ama bu herhangi bir görüntü değildi. Ahmet Bey’in plazadan taşındığı günün sabahına ait bir görüntüydü bu. Can, Ahmet Bey’in koli taşımasına yardım ediyor, elinde bir klasörle ona yol gösteriyordu. O gün, Ahmet Bey’in kaçtığı gün, Can ona yardım ediyordu.
Elif donmuştu. Görüntüyü tekrar oynattı. Yok, yanılmıyorlardı. Bu Can’dı. Giyimi, yürüyüşü, gülümsemesi… Elif’in kahramanı Can. Ve o kahraman, Elif’in gözünün önünde, Selim’in geleceğini çalan adamla işbirliği içindeydi. Sanki üzerine kaynar sular dökülmüştü. Abisinin ona bu yalanı nasıl yaşattığına inanamıyordu. Sanki boğazına bir yumru oturmuştu. Göğsü sıkışıyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Selim, karısının omzuna elini koydu ama ne söyleyeceğini bilemiyordu. Kırılan güven, dökülen gözyaşları, kaybolan paranın çok ötesindeydi.
Elif, o gece uyuyamadı. Sabah Can’ı aradı, sesi titriyordu. “Abim, seninle acilen konuşmamız lazım. Ofisine gelebilir miyiz?”
Can, “Ne oldu Elif, kötü bir şey mi var?” diye sormuştu endişeli bir sesle. Elif, “Gelince konuşuruz,” dedi ve telefonu kapattı. Sesi buz gibiydi.
Can’ın lüks ofisindeki o beyaz, minimalist toplantı odası, Elif’in gözünde sanki bir sorgu odasına dönüşmüştü. Camdan görünen şehir manzarası bile ona huzur vermiyordu. Selim, kılıcını kuşanmış bir savaşçı gibi sert ve kararlı duruyordu. Elif ise, kalbi paramparça olmuş, ihanetin acısıyla kavrulan bir yaralı gibiydi.
Can, masanın başına oturdu, her zamanki gibi gülümseyerek. “Evet çocuklar, ne bu ciddiyet? Yoksa Ahmet Bey’den bir haber mi var?”
Elif’in gözleri doldu. “Evet abi, var. Senden.”
Can’ın gülümsemesi silindi. “Ne demek istiyorsun Elif?”
Selim, telefonunu Can’ın önüne uzattı. Ekranda, o video dönüyordu. Can, Ahmet Bey’le birlikte plazadan çıkarken gülümsüyordu.
Can’ın yüzü bembeyaz oldu. Gözleri irileşti. “Bu… Bu da ne böyle? Bu eski bir görüntü. Ben ona yardım ediyordum, taşınmasına…”
Elif’in titreyen sesi yükseldi: “Abim! Ne zaman oldu bu? Ahmet Bey ortadan kaybolduktan bir hafta sonra taşındı! Bize ‘arıyorum, araştırıyorum’ derken, sen ona yardım mı ediyordun? Bizim paramızı mı kaçırıyordun onunla? Konuş Can! Bize ne yaptın?”
Can, sandalyesinde geriye yaslandı. Yüzündeki o soğuk, hesapçı ifade geri gelmişti. “Pekala,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Her şeyi öğrenmişsiniz.”
Elif’in nefesi kesildi. “Neyi öğrendik Can? Ne? O parayı… Sen mi aldın?”
Can, başını iki yana salladı. “Hayır, paranın tamamını ben almadım. O paranın büyük bir kısmı benim işlerimin devam etmesi için gerekliydi. Ahmet’in de böyle bir düzeni vardı, ben de dahil oldum. Sen ve Selim, benim için en uygun hedef oldunuz. Çünkü bana güvenirsiniz. Selim’in o atölyesiyle ne olacaktı ki? Küçük, sıradan bir hayat. Ben size daha fazlasını vaat ediyordum. Benimle birlikte daha iyi bir seviyeye gelecektiniz. Ama Selim hep o küçük dünyasında kalmak istedi.”
Elif, duyduklarına inanamıyordu. Bu nasıl bir mantıktı? “Bizim paramızı çaldın! Yalan söyledin! Benim abimdin sen! Nasıl yaparsın bunu?”
“Elif, ben sizin iyiliğiniz için yaptım! Selim’in para kazanma hırsı yoktu. Ben size daha iyi bir gelecek sunacaktım. Hem o parayı zaten batırmıştı o işlerle. Ben sadece elimi uzattım, ama kendi şartlarımla.”
Selim, nihayet konuştu. Sesi bir fısıltıdan daha güçlüydü ama öfke doluydu. “Sen bizim iyi niyetimizi, kardeşinin sevgisini kullandın Can. Senin işlerin için bizim hayatımızı çaldın. Bu yaptığının adı iyilik değil, düpedüz dolandırıcılık.”
Can, omuz silkti. “Hayatta kalmak için bazen sert kararlar almak gerekir. Siz beni anlayamazsınız. Ben sizin o küçük hayatınızdan daha büyük düşünürüm.”
Elif, ayağa kalktı. Gözlerinde artık gözyaşı yoktu, sadece kırılmış bir ruhun acısı vardı. “Hayır Can,” dedi. “Sen bizim hayatımızı çalmadın. Sen benim senden çalınan abimi çaldın. Benim çocukluğumdaki kahramanı çaldın. Benim senden kalan güvenimi çaldın. Senin o ‘büyük düşüncelerin’, bizim hayatımızı mahvetti. Ve ben, benim abim olduğunu sandığım bu adama artık tek bir saniye bile güvenmiyorum.”
Elif, Selim’in elini tuttu. Selim, karısının elini sıkıca kavradı. İkisi de sessizce Can’a sırtlarını dönüp toplantı odasından çıktılar. Arkalarından Can’ın sesi geldi. “Elif! Selim! Nereye gidiyorsunuz? Bu konuyu konuşmalıyız!”
Ama Elif dönüp bakmadı bile. Can, onun için orada, o ofiste, o video ile birlikte sonsuza dek kaybolmuştu.
Ofisten çıktıklarında hava ağırdı. Elif, Selim’in omzuna başını yasladı. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. İçinde tarifsiz bir boşluk vardı. Abisi, onun için ölmüştü. Geride ise koca bir enkaz, batmış bir atölye ve tamiri imkansız bir kalp bırakmıştı. Selim’in eli Elif’in saçlarını okşadı. “Biliyorum canım,” dedi, sesi şefkat doluydu, “çok zor. Ama bunu da atlatacağız, ikimiz birlikte.” Elif, Selim’in sesindeki o sağlam güvene sığındı. Bu acımasız gerçeklik içinde, yıkılan tüm köprülerin ardından, ayakta kalan tek gerçek güven Selim’inkiydi. Hayatları altüst olmuştu ama Elif, ilk kez, kimseye körü körüne güvenmeden, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmenin acı dersini yaşıyordu. Karanlığa boyanan güvenin ardından, yavaşça da olsa, kendi ışığını bulmak zorundaydı.
