psikolojik drama

Kaburgamdaki Sır

8 dakikalık okuma · 1078 kelime

Ayhan, Boğaz’a nazır ofisinin dev camından İstanbul’u seyrederken, elindeki sıcak çay bardağının buğusuyla şehrin silüeti hafifçe flulaşıyordu. Elli yaşına merdiven dayamış, saçlarına düşen aklarla daha da karizmatikleşmiş, ülkenin önde gelen mimarlarından biriydi. Tasarımları ödül alıyor, adı saygıyla anılıyordu. Evinde güzel karısı Deniz ve henüz lisede olan pırıl pırıl kızı İpek’le, dışarıdan bakıldığında dört dörtlük bir hayat yaşıyordu. Ancak bu kusursuz tablonun arkasında, kimsenin bilmediği, kaburgalarının arasına sıkışmış buz gibi bir sır taşıyordu.

Sır, yirmi beş yıl öncesine, üniversite yıllarına dayanıyordu. Genç ve hırslı Ayhan ile, hayalperest, yetenekli ama bir o kadar da naif oda arkadaşı Emre… Ortak bir proje üzerinde çalışıyorlardı. Emre’nin fikirleri Ayhan’ınkinden çok daha özgün, çok daha cüretkârdı. Ayhan, Emre’nin taslağını gördüğünde, içinde daha önce hiç tatmadığı bir kıskançlık ve korku karışımı his belirmişti. Kendi gelecek hayalleri, Emre’nin gölgesinde kalabilirdi. O gece, Ayhan’ın beyninde bir iblis fısıldamaya başladı.

Proje teslimine son birkaç gün kala, Emre’nin bilgisayarındaki tüm çalışmalar, çizimler, notlar bir anda silindi. Panikleyen Emre, bilgisayarın virüs kaptığını, yedeklerinin de bozulduğunu anlattı. Ayhan, arkadaşına yardım eder gibi görünse de, aslında o gece, Emre uyurken, tüm dosyaları kendi bilgisayarına kopyalamış, sonra da Emre’nin diskini bilerek bozmuştu. Ertesi gün, “ortak projeleri” kendi adıyla teslim etti. Jüriden tam not aldı, ödüller kazandı, burslar kaptı. Emre ise, intihal suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Kayıp dosyalarını kanıtlayamadı, Ayhan’ın ona karşı tavrı ve jürideki hocaların Ayhan’ın “parlak” geçmişine olan inancı, Emre’yi okuldan uzaklaştırma cezasına götürdü. Emre, o günden sonra bir daha kimsenin yüzünü görmek istemedi, şehri terk etti ve bir daha haber alınamadı.

Ayhan, başlarda vicdan azabı çekse de, zamanla başarı sarhoşluğu ve toplumsal takdir, bu karanlık olayı zihninin en derin kuyusuna hapsetmişti. Emre’nin hayaleti, artık sadece bazen, uykusuz gecelerde, bir anlığına belirip kayboluyordu.

***

Kapı çalındığında Ayhan, düşüncelerinden sıyrıldı. Özel asistanı Gökçe, elinde bir dosya ile içeri girdi. “Ayhan Bey, staj başvuruları gelmeye başladı. İlk ön elemeyi yaptım, en yeteneklilerini size getirdim.”

Ayhan, dosyayı açtı. İlk sayfada, yirmili yaşlarının başında, parlak gözlü, hafiften dağınık kahverengi saçlı genç bir kızın fotoğrafı vardı. Adı: Elif Demir. Ayhan’ın elindeki çay bardağı hafifçe titredi. Demir… Bu soyadı beyninde bir şimşek çaktırdı. Emre’nin soyadıydı.

“Bu kız… çok ilginç bir portfolyoya sahip,” diye mırıldandı Gökçe. “Çizimleri özgün, bakış açısı farklı. Özellikle bir projesi var, ‘Kentsel Dönüşümde Organik Mekânlar’ diye. Adeta yaşayan bir bina tasarlamış.”

Ayhan, kâğıtları incelerken kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Elif’in çizimlerinde, Emre’nin gençlik yıllarındaki o cüretkâr, sınırları zorlayan ruhu vardı. Sanki geçmiş, kağıtların arasından göz kırpıyordu. “Tamam, mülakat listesine alın,” dedi, sesi beklenmedik bir şekilde boğuk çıkmıştı.

Bir hafta sonra, Elif Ayhan’ın ofisinde karşısında oturuyordu. Aynı saç rengi, aynı bakışlar, aynı düşünceli hâl. Konuşmaya başladığında, Ayhan’ın içi ürperdi. Emre’nin dingin, sakin ama kararlı ses tonu… Sanki Emre’nin ruhu, genç bir bedende yeniden var olmuştu. Ayhan, mülakat boyunca Elif’e garip bir dikkatle baktı. Onun her hareketinde, her sözünde Emre’den bir iz aradı. Elif, Ayhan’ın bu yoğun bakışlarından rahatsız olmuş gibiydi ama profesyonelliğini bozmadı.

Mülakat bitip Elif odadan çıktığında, Ayhan, sanki yıllardır tuttuğu bir nefesi dışarı verir gibi derin bir nefes aldı. Bu tesadüf olamazdı. Aynı soyadı, aynı yetenek, aynı ruh… Hemen asistanına talimat verdi: “Elif Demir’in özgeçmişini ve kişisel bilgilerini detaylıca araştır.”

Ertesi gün gelen rapor, Ayhan’ın tüm dünyasını başına yıktı. Elif Demir, Emre Demir’in kızıydı. Emre, okuldan ayrıldıktan sonra bir daha toparlayamamış, küçük bir Anadolu kasabasına yerleşmişti. Orada evlenmiş, Elif doğmuştu. Ancak hayatı boyunca o haksızlığın, o adaletsizliğin gölgesinde yaşamıştı. Ruhunda derin yaralar açılmıştı. Sanatına devam edememiş, bir süre sonra hastalanmış ve Elif çok küçük yaşlardayken vefat etmişti. Elif’i, anneannesi büyütmüştü. Anneannesi, Emre’nin yaşadıklarını Elif’ten saklamış, sadece “baban çok iyi bir mimardı, ama şansı yaver gitmedi” diye anlatmıştı. Elif, babasının yarım kalan hayallerini gerçekleştirmek için mimarlık okumuştu.

Ayhan’ın uykuları kaçmaya başladı. Geceleri ter içinde uyanıyor, Emre’nin suçlayıcı bakışlarını görüyordu rüyalarında. Gündüzleri, ofiste Elif’i gördükçe eli ayağına dolanıyordu. Elif, Ayhan’ın ekibinde, her gün o başarılı mimarın gözetiminde çalışıyordu. Babasının ruhunun ona yüklediği ağırlık, Ayhan’ın omzuna çökmüş, nefes almasını zorlaştırıyordu.

Deniz, Ayhan’daki değişimi fark etmişti. “Son zamanlarda çok dalgınsın Ayhan, bir sorun mu var?” diye sormuştu endişeyle. Ayhan, her zamanki gibi iş yoğunluğunu bahane etmişti ama Deniz inanmamıştı. Yıllardır birlikte yaşadığı adamı tanıyordu. Bu, sıradan bir iş stresi değildi.

Ayhan, Elif’in çalışmalarını her zamankinden daha dikkatli inceliyordu. Onun her çizgisinde, her tasarımında Emre’nin izlerini arıyor, buldukça kahroluyordu. Elif’in yeteneği, Emre’nin kaybolan dehasının bir yansımasıydı. Bu durum, Ayhan’ın vicdanındaki sızıyı dayanılmaz bir acıya dönüştürmüştü. Bir yandan, Elif’in başarılı olmasını, babasının hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu. Diğer yandan, onun babasına yaşattığı acının, şimdi bu genç kadına ne kadar dokunduğunu bilmek onu mahvediyordu.

Bir öğleden sonra, Elif, Ayhan’ın odasına gelerek yeni bir taslak sunmak istediğini söyledi. “Hafta sonu boş durmadım, çocukluğumdan beri aklımda olan bir fikri denedim. Babamın eski eskiz defterlerini karıştırırken bulduğum bir çizimden esinlendim, sanırım bu çok özel bir proje olabilir.”

Elif, üzerinde aylardır çalıştığı “Kentsel Bellek Projesi”nin yeni taslağını Ayhan’ın masasına bıraktı. Ayhan, kâğıda bakar bakmaz nefesi kesildi. Bu, Emre’nin üniversite yıllarında çalıştığı, Ayhan’ın kendi projesi olarak teslim ettiği ödüllü tasarımın ilk, ham hâliydi! Elif, babasının defterinden çıkan, intihal yaparak kendine mal ettiği projenin orijinalini, Ayhan’a yeniden sunmuştu. Üstelik Ayhan’ın projesinden çok daha geliştirilmiş, güncel bir hâlde.

Ayhan, eli titreyerek taslağı aldı. Gözleri Elif’in masum, heyecanlı yüzünde gezindi. Elif, babasının dehasını, Ayhan’ın çaldığı mirası geri getirmişti. Ve bunu Ayhan’ın masasına, Ayhan’ın gözlerinin içine bakarak sunmuştu. Bu, Ayhan için bir işkenceydi. Aynı zamanda da bir kurtuluş yolu.

Boğazı düğümlendi. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu. “Elif,” diye fısıldadı, sesi zorlukla çıktı. “Bu… bu harika bir iş. Hatta… hatta daha fazlası.”

Elif gülümsedi. “Babamın defterinde görmeseydim, ben de böyle bir fikir bulamazdım. Ne yazık ki o projeyi hiç bitirememiş, sadece birkaç eskizden ibaret kalmış.”

Ayhan, Elif’in gözlerine baktı. O gözlerdeki saf parıltı, Emre’nin ona karşı hiç beslemediği kinin bir yansımasıydı. Elif’in babası, Ayhan’a karşı hiç kin tutmamış, sadece kırılmış ve çekilmişti. Ama Ayhan, yıllarca kendisiyle taşıdığı bu yükün altında eziliyordu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. Kaburgalarındaki sır, onu her an boğuyordu.

“Elif,” dedi Ayhan, bu kez daha yüksek sesle, kararlı bir şekilde. “Seninle konuşmam gereken çok önemli bir şey var. Ve bu… bu senin babanla ilgili.”

Elif’in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Ayhan, geçmişten gelen soğuk bir rüzgârın, ofisin camlarını dahi titrettiğini hissetti. O an, kararını vermişti. Belki her şeyi kaybedecekti. Belki de yıllardır taşıdığı yükten kurtularak, gerçek bir hayatın kapısını aralayacaktı. Bu vicdan muhasebesi, yıllar sonra, nihayet son bulacaktı. Elif’in gözleri Ayhan’ın üzerindeyken, Ayhan derin bir nefes aldı ve boğazını temizledi. “O projeyi… evet, babanın defterinde gördüğün o ilk eskizleri… aslında, ben de çok iyi tanıyorum.” Kurduğu her kelime, kaburgalarına batan bir bıçak gibiydi. “Çünkü o proje, bir zamanlar benim en büyük utancımın da kaynağıydı.”

← Kitaplığa dön

Scroll to Top