Aile draması

İşlenmemiş Hayatlar

8 dakikalık okuma · 1585 kelime

Elif’in parmak uçlarında, on altı yıldır süren o monoton gıcırtı, sadece ütü masasından değil, aynı zamanda hayatının görünmeyen dikişlerinden de geliyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, soğuk zemine değen ayaklarının alışkın acısıyla mutfağa yönelir, demli bir çayı ocağa koyduktan sonra ütü masasının başına geçerdi. Komşulardan, mahalle esnafından topladığı gömlekler, pantolonlar, narin elbiseler… Her biri, Elif’in sessizce ördüğü, kimsenin fark etmediği bir hayatın ilmeğiydi. Yirmi yıldan fazla bir süredir aynı semtte, aynı apartman dairesinde yaşıyorlardı. Duvarlar eskiydi, boyaları dökülüyordu ama annesi Ayşe Hanım’ın itinayla temizlediği, babası Ahmet Bey’in emekliliğinde bile tamir etmeye çalıştığı her köşe, geçmişin ve şimdinin izlerini taşıyordu.

Elif, otuz dört yaşındaydı. Aynaya her baktığında, yorgun çizgilerin arasına gizlenmiş gençlik hayallerinin soluk bir gölgesini görürdü. O gençlik hayalleri ki, şimdi uzak, sisli bir anıdan ibaretti. Evlilik, kendi evi, belki küçük bir çocuk; bunlar hiçbir zaman onun için elle tutulur hedefler olmamıştı. Onun dünyası, ütülediği kumaşların buharında dağılan düşünceler, okuduğu eski romanların sayfaları ve ara sıra defterine karaladığı, asla tamamlamadığı dizelerden ibaretti. Oysa bir zamanlar, bambaşka bir hayatın eşiğinde durduğunu, o hayatın parıltısını avuçlarında hissettiğini hatırlardı.

Ailenin gözbebeği, evin parlayan yıldızı ise Elif’ten üç yaş küçük kardeşi Can’dı. Can, kısa süre önce bir uluslararası danışmanlık şirketinde genel müdür yardımcılığına terfi etmişti. Zekiydi, hırslıydı ve çalışkandı. Ailenin yüzünü güldüren, onlara gurur veren her başarı, Elif’in de içten içe sevinmesine neden olurdu. Can, hafta sonları geldiğinde, annesi en sevdiği yemekleri yapar, babası onun başarı hikayelerini dinlemekten bıkmazdı. Elif ise her zamanki gibi sessizdi. Yemekleri taşır, çayları tazeler, Can’ın anlattığı parlak kariyer öykülerini dinlerken, bakışları pencereden dışarıdaki gri binalara takılırdı. Kardeşinin her yeni maaş artışını, her terfi haberini ilk duyan oydu. Can, her defasında “Abla, senin sayende buralara geldim,” derdi, ama bu sözlerin ardındaki gerçek fedakarlığın ne kadar derine indiğini bilmezdi. Ya da bilmek istemezdi.

Oysa Elif, Can’ın “sayende” dediği bu yolculuğun, kendi yolunu nasıl yuttuğunu çok iyi bilirdi. Her şey, on altı yıl önce başladı. Elif, henüz on sekiz yaşındaydı. Lise son sınıfta, edebiyata olan tutkusuyla parlıyordu. Kitaplar onun dünyasıydı. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmak için gecesini gündüzüne katmış, hayallerini kütüphanelerdeki eski kokulu raflarda büyütmüştü. O yaz, her şey beklediği gibi gitmişti. Sınavdan yüksek bir puan almış, Boğaziçi’nin kapıları ardına kadar açılmıştı kendisine. Kabul mektubu geldiğinde, annesi Ayşe Hanım sevinçten ağlamış, babası Ahmet Bey ise gururla sırtını sıvazlamıştı. O an, Elif’in hayatının en parlak anlarından biriydi. Hayallerine giden yol gözünün önünde serilmişti.

Ancak kaderin planları farklıydı. O yıl, babasının küçük müteahhitlik şirketi, ani bir ekonomik krizle birlikte battı. Müteahhitlikten alacakları tahsil edilememiş, banka kredileri ödenemez hale gelmişti. Evleri ipotekliydi, Ahmet Bey günlerce uykusuz kaldı, saçlarına aklar düştü. Aile, derin bir borç batağına saplanmıştı. Anneleri, komşulardan borç istemeye başlamış, eldeki avuçtaki ne varsa satılmıştı.

O geceyi Elif asla unutmazdı. Mutfakta annesiyle babasının kısık sesle konuştuklarını duymuştu. Can, o zamanlar henüz on beş yaşındaydı, lisede son sınıfı bitirmiş, mühendislik hayalleri kuruyordu. “Can’ın okulu ne olacak Ayşe? Onun önünü kesemeyiz, zeki çocuk,” diyordu babası çaresizce. Annesi hıçkırarak, “Ne yapacağız Ahmet? Elif de Boğaziçi’ni kazandı, nasıl ikisini birden okutacağız?” diye sormuştu. Elif o an içeri girmiş, annesiyle babasının panik dolu gözlerle kendisine baktığını görmüştü. Yutkundu. Boğazına bir yumru oturmuştu.

Ertesi sabah, Elif kararını vermişti. Kahvaltıda, annesiyle babasının çekingen bakışları altında, “Ben bu sene okula gitmeyeceğim,” dedi. Sesinin titrememesine şaşırmıştı. “Can okusun. Ben çalışırım. Zaten bir sene de olsa, borçları biraz hafifletmemiz lazım.” Babası itiraz edecek gibi oldu, “Kızım, senin geleceğin…” ama Elif kararlıydı. “Benim geleceğim, Can’ınkiyle birleşti baba. O okursa, biz de rahat ederiz.” Annesi önce ağladı, sonra çaresizce onayladı. Babası ise o günden sonra Elif’e her baktığında derin bir suçluluk duygusu taşıdı. Ama Elif’in kararı kesinleşmişti. Boğaziçi’nden gelen o ışıklı kabul mektubu, çekmecenin en dibine, eski defterlerin arasına gizlendi. Bir sene sonra bir daha denerdi, ya da belki iki sene sonra. Ertelemek, o an için tek çözümdü.

Ama o “bir sene sonra” hiç gelmedi. Elif, önce bir konfeksiyon atölyesinde ütücü olarak işe başladı. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar ter döktü. Gözleri yorulur, beli ağrır, parmakları nasır tutardı. Kazandığı her kuruşu eve getirir, annesine teslim ederdi. Can, liseden mezun oldu, iyi bir mühendislik fakültesini kazandı. Elif’in parasıyla alınan ders kitapları, harçlar, yurt masrafları… Her biri, Elif’in sırtındaki yükü biraz daha artırıyor, ama o sessizce taşıyordu.

Yıllar geçtikçe, Elif’in “bir gün” hayali, her geçen gün biraz daha soldu. Çalıştığı atölye kapandığında, kendi evinde ütü işi yapmaya başladı. Daha esnek saatler, daha az para demekti bu. Ama en azından kendi odasında, ütü masasının yanında açıp okuyabildiği kitapları vardı. Bazen, o eski defterleri çıkarır, lise çağında yazdığı şiirleri, öykü başlangıçlarını okurdu. İçinde bir sızı belirir, ama hemen bastırırdı. “Önemli değil,” derdi kendine, “Can başardı. Bu yeter.”

Can, mezun oldu. İlk işine girdi. Maaşı iyiydi. Ailesine destek olmaya başladı. Ancak Elif’in kazandığı paranın evin bütçesindeki rolü hâlâ küçümsenemezdi. Babasının emekli maaşı, annesinin arada bir yaptığı dikiş işleriyle zar zor geçiniyorlardı. Can’ın şirketi ona yurt dışı eğitim programı teklif ettiğinde, bu büyük bir fırsattı. Ama yine bir maliyet vardı. Can, biraz çekinerek babasına açmıştı konuyu. “Baba, şirket masrafların bir kısmını karşılıyor ama kalan kısım…” Ahmet Bey’in yüzü düşmüştü. “Oğlum, elimizden geleni yaparız ama…”

Elif, yine araya girdi. Kimseye söylemeden, annesinin eski bir altın bileziğini, yıllar önce babaannesinden kalma küpeleri bozdurdu. Kendi biriktirdiği üç beş kuruşu da ekleyerek, Can’ın yurt dışı programı için gerekli olan parayı sessizce annesine verdi. “Bunu Can’a verme, sanki babamla ikimiz biriktirmişiz gibi söyle,” dedi fısıltıyla. Annesi şaşırmıştı, “Kızım, bu kadar para nereden?” Elif omuz silkti. “Biraz vardı, biraz da… işte.” Ayşe Hanım, Elif’in her zaman “biraz”ının olduğunu bilirdi. Elif, kendisi için hiçbir zaman bir şey almazdı, her zaman bir köşeye biriktirirdi.

Can, yurt dışından döndü. Daha donanımlı, daha özgüvenliydi. Kısa sürede terfi etti. Ailenin gurur kaynağı, çevrenin parmakla gösterdiği genç bir yönetici olmuştu. Ailece bir kutlama yemeği düzenlediler. Masada annesiyle babası, Can’ın başarı hikayelerini ballandırarak anlatıyorlardı. “Can’ın babası, biz gecemizi gündüzümüze kattık,” dedi Ahmet Bey göğsünü gere gere. “Annesiyle biz, bir gün Can’ın böyle başarılı olacağını biliyorduk. Ne zorluklar çektik, ne badireler atlattık…”

Elif, masanın bir köşesinde, tabağındaki yemeği karıştırırken dinliyordu onları. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Evet, zorluklar çekmişlerdi. Ama o zorlukların en ağırını kimin omuzladığı, bu masadaki hiç kimsenin diline dolanmıyordu. Ve Elif de dert etmiyordu bunu. Onun için önemli olan Can’ın mutluluğuydu. Bu düşüncelerle yemeğini bitirdi, masadan kalkıp mutfağa yöneldi. Bulaşıkları toplarken, içeriden gelen kahkahalar, onun için yetip de artan bir melodi gibiydi.

Ertesi gün, Can, işe gitmeden önce eşyalarını toplamak için eski odasına girdi. Üniversite yıllarından kalma kitaplarını ayırıyor, bir kısmını bağışlamak için kutulara yerleştiriyordu. Dolabının en üst rafında, tozlu bir kutuya rastladı. Merakla açtı. İçinden eski defterler, karalanmış kağıtlar çıktı. Lise notları, şiirler… Ve en altta, solmuş bir zarf. Elif’in ismine yazılmıştı. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden gelen bir kabul mektubu. Can’ın gözleri açıldı. Tarihe baktı: Kendi üniversiteye başladığı yılın yazı.

Hemen yanında, bir başka zarf vardı. Burs başvurusuyla ilgili bir ret cevabı. Ve bir de o günlerin gazetelerinden kesilmiş, sararmış bir ilan: “Konfeksiyon Atölyesi’ne Tecrübeli Ütücü Aranıyor.” Can’ın beyninde şimşekler çaktı. Ablasının o yıl “bir sene ara vereceğim” dediği anı hatırladı. Oysa Elif, sınavlara aylarca çalışmış, Boğaziçi’ni kazanmıştı. Neden gitmemişti? Neden kimse ondan bahsetmemişti?

Kutunun içinde, bir de küçük defter buldu. Elif’in el yazısıyla doldurulmuştu. Lise yıllarında yazdığı öykü başlangıçları, şiirler… Ve son sayfalarda, daha sonraki yıllara ait, yorgun bir elin yazdığı, tamamlanmamış dizeler: “Hayat bir tülbentten ibaret / Her ilmeği bir başkasının düşüne düğümlenmiş / Benimkisi ise… işlenmemiş bir kumaş.” Can’ın gözleri doldu. Ablasının kendi hayallerinden vazgeçtiğini, onun okulu için, ailenin borçları için o parlak geleceği elleriyle ittiğini anladı. Sessizce, kimseye söylemeden.

Can, elinde kutuyla ablasının yanına gitti. Elif, her zamanki gibi ütü masasının başındaydı. Gömleklerin buharıyla boğuşuyordu. Can’ın yüzündeki ifadeyi görünce şaşırdı. “Ne oldu Can, iyi misin?” diye sordu endişeyle. Can, kutuyu sessizce masaya bıraktı. Elif, kutunun içindekileri görünce yüzü bembeyaz oldu. Kabul mektubu, şiir defteri… Bunların ortaya çıkmasını hiç istememişti. “Bunlar…” dedi, sesi titriyordu.

“Abla,” dedi Can, sesi kısıktı. “Neden?”
Elif, başını öne eğdi. “Önemli değil Can. Geçti gitti.”
Can, ablasının omuzlarından tuttu, gözlerinin içine baktı. Gözleri yaşlarla doluydu. “Nasıl önemli değil abla? Boğaziçi’ni kazanmışsın! Hayatının hayalini bırakmışsın benim için. Annemler hiçbir şey söylemedi.”
Elif gülümsedi acı bir şekilde. “Senin önün kesilmesin istedim. O zaman öyle olması gerekiyordu. Borçlar, babamın durumu… İki kişiyi birden okutamazlardı.”
“Peki ya sen? Senin hayallerin?”
Elif, omuz silkti. “Benim hayallerim de senin başarıların oldu Can. Yeter bu bana.”

Can, ablasına sıkıca sarıldı. Yılların biriken suçluluğu, minneti, sevgisi o sarılmada birleşti. Elif, ilk kez birinin bu kadar derinden, bu kadar açıkça anladığını hissetti. O an, yılların yorgunluğu hafifledi sanki. Can’ın titreyen sesiyle fısıldadığı “Teşekkür ederim abla,” sözü, onun için en büyük ödüldü.

O günden sonra, Elif’in hayatı mucizevi bir şekilde değişmedi. Hâlâ ütü işi yapıyordu, hâlâ sessizdi. Ama içinde bir şeyler farklıydı. Can, ablasını daha sık ziyaret etmeye, ona küçük hediyeler almaya başladı. Bir gün, ona yeni bir defter ve kalem seti getirdi. “Yaz abla,” dedi, “senin içinde biriktirdiğin o kadar çok şey var ki. Çıkart bunları.” Elif, gülümsedi. Akşamları, ütü masasının başından kalkıp pencerenin kenarına oturuyor, yeni defterine yeni dizeler karalıyordu. Artık o dizeler, sadece bir acıyı değil, aynı zamanda yeni bir umudu da taşıyordu.

Bir cumartesi sabahı, Elif, elinde defteriyle yakındaki küçük parka gitti. Oturduğu bankta, defterinin sayfalarını çevirirken gülümsedi. Hava serin, güneş parlaktı. Parktaki çocuklar koşuşturuyor, anneler sohbet ediyordu. Kimse Elif’in iç dünyasındaki bu değişimi fark etmiyordu. Ama Elif için bu önemli değildi. Yıllarca işlenmemiş o kumaş, artık yavaş yavaş kendi desenini bulmaya başlamıştı. Belki hiçbir zaman bir yazar olmayacaktı, belki de yazdıklarını kimse okumayacaktı. Ama önemli olan, artık kendi hikayesini, kendi elleriyle yazıyor olmasıydı. Sessiz fedakarlığı, artık sessiz bir umuda dönüşmüştü. Ve bu, Elif için, her şeye değerdi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top