yasak aşk

Işığın Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1473 kelime

Oysa her şey, o evin mimarı olmakla başlamıştı; soğuk, mermer bir ihtişamın ardında yatan görünmez bir ruhla tanışmakla. Emre, Demirci ailesinin Boğaz’daki yalısının son rötuşlarını denetlerken, her bir odaya yayılan sessizliğin kendi içindeki boşluğu yankıladığını hissetmişti. Otuz sekiz yaşındaydı, başarılı bir mimar, Aylin’le evliliği yıllardır sürüyordu ama içinde bir şeyler donuklaşmıştı. Günler birbirini kovalıyor, projeler bitiyor, ödüller alınıyor ama ruhu giderek daha da kuraklaşıyordu. Yalı, Emre’nin en büyük projesiydi ve bitmek üzereydi. Pürüzsüz taşlar, titizlikle seçilmiş ahşaplar, her köşesi hesaplanmış bir zenginlik. Ama bu ihtişamda bile, bir tür hapis duygusu vardı.

Kütüphane bölümüne geçtiğinde, kadife kaplı pencere kenarındaki koltukta bir siluet gördü. Elinde ince bir kitap, loş ışıkta kaybolmuştu. Elif. Demirci ailesinin büyük oğlu Can’ın yeni evlendiği eşi. Emre onu birkaç kez aile yemeklerinde uzaktan görmüştü. Her zaman nazik, her zaman mesafeli. Bugün ise, savunmasız görünüyordu. Genç kadın, Emre’in varlığını hissettiğinde irkildi, elindeki kitabı hızla kapattı. Gözlerinde hüzünlü bir parıltı vardı.

“Rahatsız ettim galiba,” dedi Emre, sesinde beklemediği bir yumuşaklık.
Elif, zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Hayır, aksine. Mimarı olduğunuz bu köşede yakalanmak sanırım benim hatam.”
“Bu köşe, huzur bulmak için tasarlanmıştı,” diye mırıldandı Emre, sesinde samimi bir tını vardı. “Ve bence amacına ulaşmış.”
Elif’in gözleri, o an ilk kez Emre’nin gözleriyle anlam dolu bir temas kurdu. Sanki duvarlar arkasına gizlenmiş bir sırrı paylaşıyorlardı. “Evet,” dedi Elif, sesi bir fısıltı gibiydi. “Ulaşmış.”

O günden sonra, Elif yalının inşaatında Emre ile sıkça karşılaşmaya başladı. Genellikle, ince detaylar üzerine konuşurlardı; bir dolabın rengi, bir duvar kağıdının dokusu, kütüphanedeki gizli bir bölme. Ama bu konuşmaların arkasında, kelimelere dökülemeyen bir şeyler filizleniyordu. Emre, Elif’in bakışlarında bir keder, sesinde bastırılmış bir özlem fark etti. Elif ise Emre’nin, kendisine sadece bir mimar gibi değil, bir insan gibi bakan ilk kişi olduğunu hissetti.

Bir öğleden sonra, Elif mutfaktaki mermer tezgahın seçiminde kararsız kaldığını söyledi. “Can, en pahalısını istiyor ama ben… ben daha sade bir şey hayal etmiştim,” dedi, sesinde neredeyse bir isyan vardı. “Sizin fikriniz ne, Emre Bey?”
Emre, kalbinin o an farklı çarptığını hissetti. Bu, sadece bir tezgah seçimi değildi. Bu, Elif’in kendi kimliğini, kendi zevklerini savunma çabasıydı, Demirci ailesinin katı kuralları içinde kaybolmaktan duyduğu korkuydu.
“Sade olan da zarif olabilir, Elif Hanım,” dedi, gözlerinin içine bakarak. “Bazen en sade seçim, en çok şeyi anlatır.”
Elif gülümsedi. O an, Emre’ye sanki yıllardır tanıdığı bir sırdaşına gülümsüyormuş gibi geldi. İlk kez, onun gözlerinde sadece hüzün değil, aynı zamanda umut kırıntıları da gördü.

Projenin bitişine haftalar kala, buluşmaları daha sık ve daha az profesyonel bir hal almaya başladı. Öğle aralarında, bahanelerle yalıdan dışarı çıkıp, yakınlardaki bir parkta kısa bir yürüyüş yaparlar, kahve içerlerdi. Konuşmaları, yalıdaki detaylardan çıkıp, hayata, sanata, kitaplara, çocukluk anılarına uzanırdı. Emre, Elif’in bir ressam olduğunu, ancak evlendikten sonra fırçalarını eline alamadığını öğrendi. Hayallerini, beklentilerini, boğucu yalnızlığını dinledi. Elif ise Emre’nin evliliğindeki soğukluğu, kariyerinin getirdiği yorgunluğu ve kalbindeki sessiz çığlığı fark etti.

Bir yağmurlu öğleden sonra, gizlice bir sanat galerisinde buluştular. Loş ışıklar altında, soyut bir tabloya bakarlarken Elif’in eli, Emre’nin eline istemeden değdi. Bir anlığına donup kaldılar. Elektrik çarpmış gibi, birbirlerinin gözlerine baktılar. O an, tüm duvarlar yıkıldı, tüm yasaklar anlamsızlaştı. Elif’in gözleri doldu, Emre’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ben… ben gitmeliyim,” dedi Elif, sesi titreyerek.
Emre, onun bileğini tuttu. “Gitme,” dedi, sesi boğuktu. “Ne olur gitme.”
Galeri sessizdi, sanki zaman durmuştu. Emre, Elif’i kendine çekti ve dudaklarına bir öpücük kondurdu. Masum ama bir o kadar da tehlikeli bir öpücüktü bu. Tüm dünyalarını yerinden oynatmaya yetecek bir kıvılcım.

O günden sonra, gizli buluşmaları şehrin kuytu köşelerinde devam etti. Artık sadece bakışlarla değil, dokunuşlarla da konuşuyorlardı. Her buluşmaları, çalınmış bir cennet parçası gibiydi. Ama her ayrılış, daha büyük bir cehennemi beraberinde getiriyordu. Emre, Aylin’e karşı suçluluk duyuyor, Elif’e karşı hissettiği bu yoğun duygunun hayatını nasıl alt üst ettiğini düşünüyordu. Elif ise Can’ın ve Demirci ailesinin karanlık gölgesinden korkuyordu. Yakalanmak, hem Emre’nin kariyerini hem de kendi hayatını paramparça edebilirdi.

Bir akşam, Emre’nin telefonu çaldı. Arayan Aylin’di. “Emre, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir sorun mu var?”
Emre yutkundu. “Hayır, aşkım. İşler yoğun, Demirci projesi çok büyük.”
Aylin’in sesi soğuktu. “Biliyorum ama… eskisi gibi değilsin. Bana bir şeyler anlatmıyorsun.”
Emre, Aylin’in sezgilerinden korktu. Evlilikleri yıllardır monotondu, ama aldatma asla ihtimal dahilinde değildi. Şimdiyse, Elif’le yaşadığı her an, onu Aylin’den daha da uzaklaştırıyordu.

Demirci yalısındaki proje neredeyse tamamlanmıştı. Bu, Emre ve Elif’in ‘iş’ bahanesiyle görüşebilecekleri son haftaları demekti. Gerilim havada asılı kalmıştı. Bir gün, Emre yalıda çalışırken, Demirci Holding’in patronu, Can’ın babası Asım Demirci onu makamına çağırdı. Asım Bey’in yüzü her zamanki gibi ciddi ve ifadesizdi.
“Emre Bey, yalımızdaki olağanüstü işiniz için teşekkür ederiz. Sizin gibi yetenekli bir mimarın, sadece bu projeyle sınırlı kalmasını istemeyiz.”
Emre’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. “Teşekkür ederim Asım Bey. Sizinle çalışmak benim için de bir ayrıcalıktı.”
Asım Bey gülümsedi, ama bu gülümsemede Emre’yi rahatsız eden bir soğukluk vardı. “Öyleyse, size yeni bir proje teklifimiz var. Holding’in yeni merkez binası. İstanbul’un en prestijli iş merkezlerinden biri olacak.”
Bu, Emre’nin kariyerinin zirvesi olabilirdi. Ama Asım Bey’in sonraki sözleri, kanını dondurdu.
“Biliyorum, Elif’le de iyi anlaştınız. O da sanata ve estetiğe düşkündür. Belki bir gün, onun da bir sergisini açarız holding binamızın sanat galerisinde. Can’la evliliğinin ailemize çok yakıştığını düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?”
Asım Bey’in bakışları, Emre’nin gözlerine sabitlendi. O an, Emre her şeyi anladı. Asım Demirci, her şeyi biliyordu, ya da en azından şüpheleniyordu. Bu teklif, bir lütuf değil, aynı zamanda sessiz bir uyarıydı. Elif’in adını bu kadar aleni bir şekilde geçirmesi, özellikle de evliliğini vurgulaması, Emre’ye gönderilen açık bir mesajdı: Çizgiyi aşma.
Emre, yutkundu. “Elbette, Asım Bey. Harika bir çiftler.” Sesi kendiliğinden çıkmıştı, adeta boğazında düğümlenmişti.

O akşam, Emre ve Elif her zamanki buluşma yerlerinde, Boğaz’a bakan ıssız bir bankta oturdular. Emre’nin içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Elif, onun yüzündeki karamsarlığı fark etti.
“Neyin var, Emre?” dedi Elif, elini Emre’nin elinin üzerine koyarak. “Bir şey mi oldu?”
Emre, derin bir nefes aldı. “Oldu, Elif. Asım Bey, bana holdingin yeni binasını tasarlama teklif etti.”
Elif’in gözleri parladı. “Bu harika bir haber! Hayatının projesi bu!”
“Ve,” diye devam etti Emre, sesi titriyordu. “Can ve senin evliliğinizden bahsetti. Senin sanata olan düşkünlüğünden… Bana bir nevi uyarıydı bu.”
Elif’in yüzündeki gülümseme dondu. “Ne demek istiyorsun?”
“Biliyor, Elif,” dedi Emre, gözlerinde umutsuzluk vardı. “Ya da çok ciddi şüpheleri var. Ve eğer biz… eğer bu devam ederse, hepimiz yanarız. En çok da sen.”
Elif’in gözleri doldu. “Ama Emre… biz birbirimizi seviyoruz.”
“Biliyorum,” dedi Emre, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Hayatımda hissettiğim en gerçek şey bu. Ama bu sevgi, etrafımızdaki herkesi yok edebilir. Senin aileni, benim kariyerimi… En önemlisi, seni. Demirci ailesiyle başa çıkamayız Elif. Onlar her şeye sahip. Güce, paraya, itibara.”
Elif, başını Emre’nin omzuna yasladı ve hıçkırmaya başladı. Tüm hayalleri, tüm umutları, bu yasak aşkın getirdiği tehlikenin gölgesinde bir anda yok oluyordu. “Ne yapacağız o zaman?” diye fısıldadı, sesi boğuktu.
Emre, Elif’in saçlarını okşadı. Kalbi paramparça oluyordu. “Bunu bitirmeliyiz, Elif. Biliyorum, imkansız gibi geliyor. Ama ikimiz için de en doğru olan bu. Sen bu evlilikten kurtulmak için kendi yolunu bulmalısın, ben de kendi hayatımla yüzleşmeliyim. Ama bunu ayrı ayrı yapmalıyız.”
Elif, başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Benden bunu nasıl isteyebilirsin? Sensiz nasıl nefes alırım?”
“Nefes alacaksın,” dedi Emre, acıyla gülümsedi. “Çünkü beni tanımadan önce de nefes alıyordun. Ve belki de benim sayemde, şimdiye dek hiç fark etmediğin bir güce sahip olduğunu keşfedeceksin. Seni seviyorum Elif. Ama seni korumak için, senden vazgeçmek zorundayım.”

Son buluşmaları, bir vedalaşmadan çok, bir yas töreni gibiydi. Söylenecek çok şey vardı ama hiçbir kelime, kalplerindeki acıyı anlatmaya yetmezdi. Birbirlerine son bir kez sarıldılar, sanki bu sarılma, tüm hayatları boyunca hissedecekleri yalnızlığa bir hazırlık gibiydi. Emre, Elif’in saçlarının kokusunu son kez içine çekti, Elif ise Emre’nin sıcaklığını, varlığını iliklerine kadar hissetti. Sonra, sessizce, birbirlerinden uzaklaştılar. Emre, arkasına bakmadan yürüdü, çünkü dönerse bir daha asla gidemeyeceğini biliyordu. Elif ise bankta oturup, Emre’nin siluetinin karanlıkta kayboluşunu izledi. Gözyaşları durmuyordu ama kalbinde, Emre’nin ona bahşettiği o umut kıvılcımı, artık daha güçlü bir ateşe dönüşmeye başlamıştı.

Yıllar geçti. Emre, Asım Demirci’nin teklifini kabul etti ve holding binasını inşa etti. Kariyeri zirveye çıktı. Aylin’le olan evliliği, bir tür anlaşmaya dayalı bir ortaklığa dönüştü. Aralarındaki soğukluk devam etse de, artık Emre daha dürüst ve daha az kaçak bir insandı. Bazen Boğaz’a bakan bir pencereden dışarı bakarken, Elif’i düşünürdü. Onunla geçen kısa ama yoğun zaman, Emre’nin hayatının en gerçek anlarıydı. O acı vedalaşma, ona kaybetmenin ne demek olduğunu öğretmiş, ama aynı zamanda yeniden var olabilmenin de bir yolunu göstermişti.

Bir gün, bir sanat dergisinin kapağında tanıdık bir isimle karşılaştı: “Elif Kuran’ın ‘Umut Işığı’ Sergisi Büyük İlgi Gördü.” Resmin altında Elif’in fotoğrafı vardı. Saçları uzamış, gözlerindeki hüzün gitmiş, yerine kararlı ve güçlü bir ifade gelmişti. Resimlerinde, gri tonların içinden çıkan canlı renkler, bir kelebeğin kozasından çıkışı gibiydi. Belli ki Elif, kendi yolunu bulmuş, hayallerine tekrar sarılmıştı. Emre, dergiyi göğsüne bastırdı. Acı bir tebessümle gülümsedi. Belki de bazı aşklar, bir araya gelmekten çok, birbirini özgür bırakmakla yücelirdi. Onların aşkı, işte tam da böyle bir ışıktı; ayrılığın gölgesinde bile parlamaya devam eden, iki ruhu da sonsuza dek aydınlatan bir umut ışığı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top