Aile Dramı
İkinci Bir Hayat
Ayşe, mutfak penceresinden içeri sızan ilk güneş ışıklarıyla uyandığında, Murat’ın yanının boş olduğunu fark etti. Henüz şafak sökmemişti, sokak lambalarının solgun ışığı perde aralığından ince bir çizgi halinde içeri düşüyordu. “Yine mi?” diye mırıldandı kendi kendine. Son zamanlarda bu çok sık oluyordu. Murat, gecenin bir yarısı uyanıp balkonda, telefonunda konuşuyor, bazen sadece gökyüzüne bakıyordu. Ayşe her seferinde uyuyor numarası yapıyor, uykusunun en derin yerinden bile bir endişe ipiyle bağlanmış gibi hissediyordu.
Yedi yıllık evlilikleri boyunca, Murat hep onun “kaya”sı olmuştu. Sakin, mantıklı, ayakları yere basan, güven veren. Ayşe, onunla tanıştığında kendisini bulutların üzerinde yürüyen bir genç kız gibi hissetmiş, onun sağlam duruşuna sıkıca tutunmuştu. Hayatları İstanbul’un kalabalık bir semtinde, denize nazır küçük, şirin bir dairede akıp gidiyordu. Murat mimardı, Ayşe ise bir halkla ilişkiler ajansında çalışıyordu. Klasik ama mutlu bir hayattı. Ta ki son birkaç aya kadar.
Murat’ın üzerindeki o görünmez yük, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor gibiydi. Gözlerinin altı morarmış, neşesi kaybolmuştu. Akşam yemeklerinde dalgın dalgın tabağına bakar, Ayşe’nin sorularına tek hecelik cevaplar verirdi. Telefonu sanki hayatının bir uzantısı gibi elindeydi, sürekli mesajlaşıyor, ama Ayşe ne zaman sorsa “İşle ilgili canım,” derdi. Herkesin iş stresi olurdu, biliyordu Ayşe. Ama bu, stresin ötesinde bir şeydi. Bu, bir sırrın gölgesiydi.
Ayşe, o sabah kahvaltı masasında Murat’ın tabağına uzanıp elini tuttuğunda, avucunun buz gibi olduğunu hissetti. “İyi misin hayatım?” diye sordu, sesi mümkün olduğunca nazik çıkmaya çalışarak. Murat irkildi, elini hızla çekti. “İyiyim Ayşe, ne olacak?” Sesindeki sertlik, Ayşe’nin içini burktu.
O gün işe giderken Ayşe’nin aklı Murat’taydı. Öğle arasında yakın arkadaşı Elif’i aradı. Elif, Ayşe’nin aksine daha realist, daha gözlemci biriydi. “Bak Ayşe, ben sana aylardır diyorum,” dedi Elif telefonda. “Bu adamın hali normal değil. Ne o öyle, sürekli bir şeyler saklıyor gibi. İş diyor, iş bu kadar insanı yormaz, bunaltmaz. Hele ki Murat gibi düzenli bir adamı.”
“Ne yapayım Elif? Aklımı mı kaçırayım? Ne düşüneyim ki? Murat benden bir şey saklamaz, saklayamaz.” Ayşe, bu sözleri söylerken bile kendi sesindeki titremeyi fark etti. Aslında saklayabilirdi. Onu o kadar iyi tanıdığını düşünüyordu ki, bu düşünce bile ihanet gibi geliyordu.
“Bazen bilmek istemediklerimiz vardır,” dedi Elif. “Ama bilmediğin şeyler, canını daha çok yakar Ayşecim. Açıkça konuş onunla. Gözlerinin içine bak.”
Ayşe, Elif’le konuşmanın verdiği cesaretle o akşam Murat eve geldiğinde onu koltuğa oturtmaya, konuşmaya çalıştı. “Murat, bir sorun mu var? Neler oluyor? Çok değiştim. Gözlerinin içi gülmüyor, benimle konuşmuyorsun. Benden bir şey mi saklıyorsun?”
Murat, Ayşe’nin gözlerinin içine bakmak yerine duvardaki tabloya odaklandı. “Saçmalama Ayşe. İşler yoğun, bir de aile içinde bazı sıkıntılar var, o yüzden biraz dalgınım.” “Ne sıkıntısı? Kimde sıkıntı var? Abinlerde mi? Annende mi?” Ayşe’nin sesi yükselmişti. “Yok yok, eski bir akraba meselesi. Sen anlamazsın,” dedi Murat, hızla kalkıp balkona yöneldi. Telefonunu eline alıp dışarı çıktı. Ayşe kapıda öylece durup onun arkasından baktı. Duymadığı ama hissettiği bir fısıltı gibiydi bu uzaklaşma. O gece, Ayşe sabaha kadar uyuyamadı. Murat’ın ses tonu, kaçamak bakışları, her şey zihninde dönüp duruyordu.
Ertesi hafta, Ayşe’nin şüpheleri somut bir şekil almaya başladı. Murat’ın cüzdanını yanlışlıkla cebinden düşürdüğünü, kendisi duş alırken cüzdanını alıp yatağın üzerine koyduğunu fark etti. Cüzdanı yatağın üzerine koyarken içinden küçük bir fotoğrafın düştüğünü gördü. Gözlerini belerten bir merakla uzanıp fotoğrafı aldı.
Fotoğraf, eski, biraz sararmış bir polaroid kareydi. Murat’ın gençlik hallerinden biri, belki de yirmili yaşlarının başları. Saçları daha uzun, yüzünde şimdi kaybolmuş bir pervasız gülümseme. Ama asıl şaşırtıcı olan, kucağında tuttuğu kız çocuğuydu. Belki üç-dört yaşlarında, kahverengi, kocaman gözleriyle kameraya bakıyordu. Murat’ın yanında, kolunu Murat’ın omzuna atmış genç bir kadın daha vardı. Kadın da gülümsüyordu, Ayşe’nin daha önce hiç görmediği bir samimiyetle. Fotoğrafın arkasında, el yazısıyla bir şeyler yazıyordu: “Pelin, Annem ve Ben. ’98, Göztepe Sahili.”
Ayşe’nin kalbi midesine doğru düştü. Pelin? Anne? ’98? Murat’ın hayatında 1998 yılında ne olmuştu? Ve bu kadın kimdi? En önemlisi, bu kız çocuğu kimdi? Murat’ın hiç bahsedemediği bir yeğeni, uzak bir akrabasının kızı olabilirdi miydi? Ama fotoğrafın samimiyeti, o aile pozu, Ayşe’nin içini kemiren endişeyi daha da büyüttü. Murat’ın onunla paylaştığı bütün hikayeler, anılar, bu kareyle birlikte paramparça olmuştu.
Duştan çıktığında Ayşe, fotoğrafı cüzdanın içine, düştüğü yere geri koydu. Murat’ı izlemeye başladı. Her hareketini, her sözünü, her suskunluğunu. Bir dedektif gibi. Yemek yerken dalgınca kaşığını sallayışını, telefonunu masada asla yüzü yukarı bakmayacak şekilde bırakışını, gece yarıları yine balkonda yaptığı o gizemli konuşmaları… Hatta bir keresinde, Murat’ın telefonundan çıkan “Zeynep” adını fark etti. Kimdi bu Zeynep?
Birkaç gün sonra, Ayşe internette rastgele Göztepe Sahili’ni ve 1998 yılına ait fotoğrafları ararken, aklına bir fikir geldi. Eski bir arkadaşı olan Burak, özel dedektiflik yapıyordu. Ayşe, Burak’ı aramaktan çekindi. Utanıyordu, korkuyordu. Ama merakı ve içindeki yanık, her şeyin önüne geçti. Bir kafede buluştular. Ayşe, fotoğrafı uzattı. Burak, Ayşe’nin titrek elini ve soluk yüzünü görünce her şeyi anladı. “Ne buldun Ayşe?” dedi.
“Bunu… Murat’ın cüzdanında buldum. O kadın kim, o çocuk kim, o yıl ne olmuş? Hiçbir şey bilmiyorum. O da anlatmıyor.” Ayşe’nin gözleri dolmuştu. “Bana yardım et Burak. Ne olur.”
Burak, bir hafta içinde geri döndü. Yüzü asıktı, gözlerinde acı bir ifade vardı. “Ayşe… Murat’ın evlenmeden önce, genç yaşta bir evliliği olmuş.”
Ayşe’nin dünyası bir an durdu. “Ne? Nasıl yani? Murat hiç evlenmedi. Benim ilk kocam, ben de onun ilk karısıyım dedi.” Sesi fısıltı gibiydi.
“Maalesef… Zeynep adında bir kadınla evlenmiş. Bu fotoğraftaki kadın o. Ve Pelin, sizin fotoğraftaki o küçük kız, onların kızıymış.” Burak devam etti, “Evlilikleri çok kısa sürmüş, bir yıl kadar. Murat’ın ailesi bu evliliğe şiddetle karşı çıkmış. Zeynep’in ailesi de karşı çıkmış. Murat çok gençmiş, üniversiteden yeni mezunmuş. Sonunda ailesinin baskısıyla, Zeynep’le boşanmışlar. Çocuğu da Zeynep büyütmüş.”
“Ama… ama bu mümkün değil!” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. “Murat bana asla bundan bahsetmedi. Neden? Neden yalan söyledi? Yedi yıldır birlikteyiz, nasıl bir insan yedi yıl boyunca böyle bir sırrı saklar?”
“Ayşe, işin daha kötü bir yanı var,” dedi Burak, sesi kısılarak. “Pelin… Pelin hastaymış. Böbrek yetmezliği varmış. Nakil olması gerekiyormuş. Ve bu durum son aylarda ağırlaşmış. Murat da bütün bu süreçte Zeynep’le birlikte hastane hastane dolaşıyormuş. Kızının tedavisi için para bulmaya çalışıyormuş. Hatta, bizim şirketten bazı çekleri bile kullanmış. Riskli yatırımlar yapmış, işleri batırmış.”
Bu son bilgi Ayşe’nin zihninde yeni bir kapı açtı. Murat’ın dalgınlığı, bitkinliği, geceleri yaptığı telefon konuşmaları… Hepsi bir anda anlam kazanmıştı. O sadece bir babaydı. Ama bu gerçek, onun ondan sakladığı bir baba olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Güven sarsılmıştı. Kırılmıştı.
Ayşe, Burak’a teşekkür edip eve döndü. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Bir yandan Murat’a öfke duyuyordu, bir yandan da o küçük kız için, Murat’ın çektiği acı için içini derin bir hüzün kaplamıştı. Yedi yıl boyunca yaşadıkları her şeyin bir yalan olduğunu hissetmek… Evlilikleri, paylaştıkları anılar, aşkları… Hepsinin üzerinde bu korkunç sırrın gölgesi vardı.
O akşam Murat eve geldiğinde Ayşe, salonda koltukta oturuyordu. Murat’ın yorgun yüzüne baktı, sonra gözlerini ellerine çevirdi. Titrek bir sesle, “Murat, seninle konuşmamız gereken bir şey var,” dedi.
Murat, Ayşe’nin yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anladı. “Ne oldu Ayşe? Neden bu kadar gerginsin?”
Ayşe, titreyen elleriyle cebinden Burak’ın ona verdiği raporu ve eski fotoğrafı çıkardı. Fotoğrafı Murat’ın önüne koydu. “Bu kim Murat?” dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki, kendi bile şaşırdı.
Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. Gözleri fotoğrafa, sonra Ayşe’ye, sonra yeniden fotoğrafa kaydı. “Ayşe… Ben…”
“Bu kız çocuğu kim? Bu kadın kim? Ve neden bana yalan söyledin Murat? Neden yedi yıl boyunca her şeyimi paylaştığım adam, bana hayatının en önemli kısmını anlatmadı?” Ayşe’nin sesi yükselmiş, gözlerinden yaşlar boşalıyordu. “Pelin kim Murat? Zeynep kim? Hatta, sen kimsin Murat? Benim tanıdığım adam mısın, yoksa başka birisin mi?”
Murat, koltuğa yığıldı. Gözlerinde daha önce hiç görmediği bir acı vardı. “Ayşe, yemin ederim anlatacaktım. Ama olmadı. Korktum. Seni kaybetmekten korktum.”
“Korktun mu?” Ayşe alaycı bir şekilde güldü. “Benimle bu yalanı yedi yıl boyunca yaşarken korkmadın mı? Beni bir hiç yerine koyarken korkmadın mı?”
Murat, ellerini Ayşe’nin ellerine uzattı, Ayşe hızla çekti. “Dinle beni ne olur Ayşe. O dönem çok gençtim. Ailemin baskısı, Zeynep’in ailesinin baskısı… Bir de Pelin doğunca her şey daha da karıştı. Benim ailem Zeynep’i asla kabul etmedi. Onu ve bebeği terk etmem için zorladılar. Benden kurtulmaları gerektiğini söylediler. Gençliğin verdiği acemilik, korku… Yaptım Ayşe. Terk ettim. Ama pişman oldum. Her gün pişman oldum.”
“Ama sonra, benimle tanıştığında, her şeye sıfırdan başlamak istediğini söyledin. Yeni bir hayat, geçmişsiz bir gelecek… Ben de inandım sana. Benimle evlendin, evimizi kurduk, çocuklarımız olsun istedik… Bütün bunlar bir yalan mıydı yani? Ben bir yalanın üzerine mi kuruluydum?” Ayşe’nin öfkesi yavaş yavaş yerini derin bir hayal kırıklığına bırakıyordu.
Murat, gözlerini Ayşe’nin yaşlı gözlerine dikti. “Hayır Ayşe, hayır. Benim sana olan sevgim hiç yalan olmadı. Sen benim hayatıma girdiğinde her şey değişti. Ben seninle mutluydum. Ama o geçmiş, o gölge peşimi hiç bırakmadı. Pelin’i hep uzaktan takip ettim. Büyüdüğünü gördüm. Ona hep destek olmak istedim. Ama şimdi… Şimdi çok kötü. Nakil olmazsa yaşayamayacak.”
Ayşe’nin kalbi paramparça oldu. Murat’ın acısını hissediyordu. Bir babanın acısıydı bu. Ama aynı zamanda, kendi acısı da vardı. Aldatılmışlık, kandırılmışlık, koca bir ömrün yalan üzerine kurulu olduğu hissi.
“Neden şimdi çıktı ortaya bu?” diye sordu Ayşe, sesi çatallanarak.
“Para,” dedi Murat. “Kızımın ameliyatı için para gerekiyor. Çok para. Bankadan kredi çektim, her şeyimi harcadım. Ama yetmiyor. Kimseye de söyleyemiyorum. İşler de kötüye gidince iyice sıkıştım.”
Sessizlik, odanın içinde boğucu bir ağırlıkla durdu. Ayşe, Murat’a baktı. Bu adamı seviyordu. Ama bu sır, aralarındaki her şeyi kırmıştı. Güven paramparçaydı. Peki, bu kırık parçalar tekrar bir araya getirilebilir miydi? Bu, sadece Pelin’in hayatı değil, onların da hayatları için bir dönüm noktasıydı. Bir karar vermesi gerekiyordu. Kocasının yalanının ve kendi kalbinin enkazı arasında, ne yapacağını bilmiyordu.
Ayşe, yavaşça yerinden kalktı. Murat’a doğru yürüdü, önünde diz çöktü. Murat’ın yüzünü elleri arasına aldı. Gözlerinin içine baktı. Gördüğü pişmanlıktı, acıydı, korkuydu. Ve o an, Ayşe, belki de en zor kararı verdi. “Kızını kurtaracağız Murat,” dedi, sesi titrek ama kararlı. “Birlikte.”
Murat’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ayşe de ağlıyordu. Bu bir affetme miydi, yoksa sadece bir erteleme mi? Bilmiyordu. Ama o an, kırılan güvenin enkazından, yeni bir başlangıcın enkazı yükseliyordu. Güven tamamen kaybolmamıştı, sadece şekil değiştirmişti. Ve bu yeni şekil, içinde hem daha büyük bir acıyı hem de daha derin bir sorumluluğu taşıyordu. O gece, yatak odalarındaki ışık sönmedi, ama kalplerindeki umut ışığı, en karanlık sırrın içinden bile parlamaya devam etti.
