yasak aşk
İçimdeki Kütüphane
Elif, yıllardır aynı masada oturduğu, pencereleri daima kapalı tutulan loş öğretmenler odasında, demleme çayının buharına baktığında, hayatının da aynı o bayatlamış çay gibi bir acılıkla demlendiğini fark etti. Kırkına merdiven dayamış, genç kızlık hayallerini yıllar önce bir köşeye fırlatıp atmış, edebiyat öğretmeni kimliğinin ardına saklanmış bir kadındı o. On beş yıldır Mert’le evliydi. Mert, başarılı bir mimardı, iyi bir eşti, düzenli bir hayat sunuyordu. Ama Elif’in ruhundaki pencereleri açmayı unutmuştu. Ya da Elif, açmayı unutmuştu.
Sabahları aynı saatte uyanır, aynı kahvaltıyı yapar, aynı trafikle boğuşup aynı okula gelirdi. Dersleri severdi, öğrencilerini de. Ama artık kitapların sayfaları arasında bile eski büyüyü bulamıyordu. Bir zamanlar her satırda kendini bulan, her karakterle bütünleşen o Elif, şimdi sadece bir okuyucuydu. Dışarıdan bakıldığında düzenli, dingin, hatta kıskanılacak bir hayatı vardı. İçeride ise, kadim bir kütüphanenin tozlu raflarında unutulmuş, okunmayı bekleyen ama kimsenin fark etmediği bir roman gibi hissediyordu.
O eylül, okulda yeni bir tarih öğretmeni işe başladı. Adı Deniz’di. Otuz üç yaşlarındaydı, dalgalı kumral saçları, meraklı ve pırıltılı gözleri vardı. Geldiği ilk günden itibaren öğretmenler odasının kasvetli havasını dağıtmıştı sanki. Deniz, her şeye bir hikaye katabilen, sesiyle bile etrafındakileri canlandıran biriydi. Kitaplara olan düşkünlüğü, Elif’in yıllardır üzerine kilit vurduğu kapıları aralamasına neden oldu.
İlk başlarda sadece mesleki konuşmalardı. Okul panosu için bir edebiyat-tarih köşesi hazırlamaya karar verdiklerinde, Elif istemsizce kendini bu projeye kaptırdı. Akşam geç saatlere kadar okulda kalıyor, Deniz’le tarihi olayların edebiyata yansımalarını tartışıyorlardı. Deniz, Attilâ İlhan’dan şiirler okuyor, Orhan Pamuk’un romanlarındaki İstanbul detaylarını öyle bir anlatıyordu ki, Elif kendi şehrine bile yabancılaştığını fark ediyordu. Oysa İstanbul, onun yuvam dediği şehirdi.
Bir akşam, Elif tam evine gitmek üzereyken, Deniz onu durdurdu. “Elif Öğretmen,” dedi, sesi her zamankinden alçak, “Bu akşam bir kafede toplanıp okuduğumuz son kitaplar hakkında sohbet etmeye ne dersiniz? Birkaç arkadaş daha olacak.” Elif’in kalbi garip bir ritimle çarptı. Birkaç arkadaş? Yoksa sadece o ve Deniz mi olacaktı? İçindeki korkuya rağmen, kendini geri çekemedi. “Olur,” dedi kısaca. “Neden olmasın?”
Kafede sadece Deniz ve o vardı. Deniz, utangaç bir gülümsemeyle, “Aslında diğerleri gelemeyeceğini söyledi. Ama ben yine de gelmenizi çok istedim. Kitaplar hakkında sizinle konuşmak çok keyifli.” Elif gergindi ama aynı zamanda içten içe seviniyordu. O gece saatlerce konuştular. Kitaplardan, hayattan, geçmişten, gelecekten… Elif, uzun zamandır ilk kez bu kadar çok kahkaha attığını, bu kadar çok dinlendiğini hissetti. Deniz’in gözleri, onun gözlerine her değdiğinde, yıllardır kurumuş bir bahçeye narin bir yağmur damlası düşer gibiydi.
Evde Mert, her zamanki gibi ya bir iş mailine gömülmüş ya da televizyonun karşısında dalıp gitmişti. Elif içeri girdiğinde başını bile kaldırmadı. “Geç kaldın,” dedi sadece, sesi bıkkın. Elif’in içindeki ışık, o an aniden söndü. Mert’in ilgisizliği, Deniz’in sıcaklığıyla arasındaki uçurumu daha da büyütüyordu.
Günler haftaları kovaladı. Elif ve Deniz’in gizli buluşmaları arttı. Okuldan sonra, hafta sonları, bazen öğle aralarında bile kaçamak bakışlar, kısa ama anlamlı sohbetler. Elif, makyaj yapmaya, güzel giyinmeye başlamıştı. Aynaya baktığında, artık o yorgun, solgun kadını değil, gözlerinde yeniden ışık parlayan, canlı bir kadını görüyordu. Bu değişim, arkadaşlarının ve Mert’in bile dikkatini çekmişti. “Elif, ne oldu sana? Gittikçe gençleşiyorsun,” diyordu bir arkadaşı. Mert ise sadece, “İyi görünüyorsun,” diyerek geçiştiriyordu. Onun için Elif’in değişimi, muhtemelen yeni bir krem ya da dinlenmeyle alakalıydı.
Bir öğleden sonra, okul gezisi dönüşü, otobüs durakta herkesi indirdiğinde yağmur başlamıştı. Elif ve Deniz hariç herkes dağılmıştı. Deniz, Elif’i şemsiyesinin altına aldı. Omuzları birbirine değdi. Yağmurun şıpırtısı altında, Deniz’in fısıltısı duyuldu, “Elif, sen bir kitaptan fırlamış gibisin. Her sayfan, her cümlen bir öncekinden daha derin.” Elif’in kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Ansızın, Deniz’in eli Elif’in yanağına uzandı, parmağı tenine hafifçe dokundu. Bakışları birbirine kenetlendi. Bir an, sadece bir an, zaman durdu. Deniz hafifçe eğildi ve dudakları Elif’in dudaklarına değdi. Bir öpücüktü bu; utangaç, tutkulu, yasak ve nefes kesici. Elif’in içinde yıllardır uyuyan her hücre uyanmış, tüm benliği bir anda alev almıştı.
O andan sonra, gizli ilişkileri farklı bir boyuta taşındı. Artık sadece bakışlar ve sözler değil, dokunuşlar da vardı. Elif kendini bir girdabın içinde hissediyordu. Bir yanda Mert’le kurduğu, güvenli ama ruhunu çürüten hayatı, diğer yanda Deniz’le tattığı tutku, canlılık ve aidiyet duygusu. Suçluluk, her nefes alışında yakasına yapışıyordu ama Deniz’in kolları arasındaki huzur, tüm o suçluluğu unutturuyordu.
Bir hafta sonu, Deniz’le bir kafede buluşmuşlardı. Gözlerden uzak bir köşeye oturmuş, elleri masa altında birbirine kenetlenmiş, sanki tüm dünyanın etraflarında döndüğünü unutmuş gibiydiler. Deniz, Elif’in ellerini okşarken, “Bu böyle nereye kadar gidecek, Elif?” diye sordu, sesi hüzünlüydü. Elif’in içi cız etti. Bu soru, onun da içinde biriken korkuydu. Cevabı yoktu.
Tam o anda, kapıdan içeri giren bir siluetle Elif’in kanı dondu. Mert’ti. Haftalardır iş gezisinde olduğunu sandığı Mert, karşılarındaki masaya doğru ilerliyordu. Kalbi ağzına geldi. Mert onu görmeden önce, Deniz’in elini hızla bıraktı. Mert, onların oturduğu köşeye bakmadan, garsona bir şeyler soruyordu. Elif’in beyni bir çıkış yolu arıyordu. Bir bahane, bir yalan.
“Gitmemiz lazım,” diye fısıldadı Deniz’e, sesi titriyordu. “Mert…”
Deniz’in yüzündeki şaşkınlık yerini endişeye bıraktı. Elif’in elini nazikçe tuttu ve onu dışarıya doğru sürükledi. Mert, onları görmemişti. Ya da Elif öyle umuyordu. Ancak o an, Elif için bir dönüm noktası oldu. Korku, aşkın önüne geçmişti. Gizli bir hayatta yaşamanın ağırlığı, omuzlarına çökmüştü.
Eve vardığında Mert’le aralarında buz gibi bir sessizlik vardı. Mert, Elif’in erken gelmesine şaşırmış gibiydi. “İşin erken mi bitti?” diye sordu, gözlerini televizyondan ayırmadan. Elif, Mert’in sırtına baktı. O sırt, yıllardır güvenli bir liman bildiği liman, şimdi kocaman bir duvar gibi duruyordu karşısında.
O gece Elif uyuyamadı. Mert’in horultusu, Deniz’in fısıltılarıyla karışıyor, zihni karmakarışık oluyordu. Sabah olduğunda, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Yatağın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Yıllar önce bir dergide okuduğu bir cümleyi hatırladı: “Hayat, seçmediğin yollardan ibarettir.” O an anladı ki, seçmediği yollar onu içten içe kemiriyordu.
Deniz, ona hayatının kayıp renklerini geri vermişti. Ona yeniden hissetmeyi, sevilmeyi, arzulamayı öğretmişti. Ama bu, başka bir hayatın yıkıntısı üzerine kurulacak bir mutluluk muydu? Elif, Mert’i sevmiyordu belki ama ona saygı duyuyordu. Onunla kurduğu düzen, bir zamanlar hayalini kurduğu düzen miydi, bilmiyordu. Ama şimdi, içinde bir fırtına kopuyordu.
Ertesi gün okula gittiğinde Deniz’le karşılaşmaktan kaçındı. İçi titriyordu. Akşam, dersler bittikten sonra, odasında onu bekleyen Deniz’le konuştu. “Deniz,” dedi, sesi boğuk, “Yapamayız. Bu doğru değil.”
Deniz’in yüzü düştü. “Doğru olmayan ne Elif? Hissettiğimiz şeyler mi? Yoksa sadece içinde bulunduğumuz durum mu?”
“Her ikisi de,” diye yanıtladı Elif. Gözleri dolmuştu. “Ben… ben bunu yapamam. Suçluluk beni yiyip bitiriyor.”
Deniz, Elif’in ellerini tuttu. “Seni anlıyorum Elif. Seni hiçbir şeye zorlamak istemem. Sadece bil ki, seni sevdim. Ve bana kattığın her şey için minnettarım.”
Elif, Deniz’in sözleriyle daha da yıkıldı. Gitmek istiyordu, uzaklaşmak, her şeyi geride bırakmak. Ama nereye? Kiminle? Kalbi, Deniz’in sevgisiyle doluyken bile, aklı ona prangalıydı.
O gece eve döndüğünde Mert salonda oturuyordu. Elinde bir kitap vardı, Elif’in en sevdiği şairin şiir kitabı. Şaşırdı. Mert nadiren kitap okurdu, hele ki şiir. “Şu şiire denk geldim,” dedi Mert, sesi biraz garip. “‘Hayat, bir gölge gibidir, yakaladıkça kaçar.’” Sonra başını kitaptan kaldırdı ve Elif’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde Elif’in hiç görmediği bir ifade vardı; hüzün, anlayış ve belki de kırgınlık. “Sen de bir gölge gibisin Elif. Yakaladığımı sandıkça hep kaçtın. Yoksa ben mi yakalayamadım?”
Elif’in boğazı düğümlendi. Mert, her şeyi anlamış mıydı? Yoksa sadece kendi iç dünyasındaki bir boşluğu mu dile getiriyordu? O an, Elif anladı ki Mert de kendi gölgeleriyle boğuşuyordu. Belki de bu yalnızlık, her ikisinin de ortak kaderiydi.
Elif, uzun bir sessizlikten sonra, derin bir nefes aldı. “Hayat, seçimlerden ibaret Mert,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Ve ben, artık kendi hayatımı seçmek zorundayım.”
Mert’in yüzündeki ifade değişmedi. Sanki bu cevabı bekliyordu. Kitabı masaya bıraktı. “Ne demek bu, Elif?” diye sordu, sesi buz gibiydi.
“Ben,” dedi Elif, gözlerinden yaşlar süzülmeye başlarken, “ben artık bu gölgeden ibaret hayatta var olamayacağım. Bana yeniden nefes almayı unuttuğumu hatırlatan bir şeyler yaşadım. Ve şimdi, o nefesi kendi başıma bulmak zorundayım. Seninle değil, Deniz’le de değil. Sadece ben.”
Mert’in yüzündeki şaşkınlık, yerini yavaş yavaş bir kabullenişe bıraktı. Belki de bu, her ikisi için de uzun zamandır gelmesi gereken bir sondan çok, yeni bir başlangıçtı.
Elif, o gece valizini hazırladı. Sabah olduğunda, Mert’e bir not bırakmış ve sessizce evden ayrılmıştı. Yüreği hem paramparça, hem de garip bir şekilde hafifti. Gittiği yer belli değildi, geleceği bir sis perdesi arkasındaydı. Ama ilk kez, o sis perdesinin ardında ne olduğunu kendi gözleriyle görmek istiyordu. İçindeki kütüphanenin tozlu raflarında unutulmuş tüm o hikayeleri yeniden okumak, belki de kendi yeni hikayesini yazmak için yola çıkmıştı. Bu bir kaçış değil, bir arayıştı. Yasak bir aşkın katalizör olduğu, kadim bir ruhun kendi özgürlüğüne doğru attığı ilk adımdı. Belki de yasak olan aşkın kendisi değil, insanın kendini yaşamaktan alıkoymasıydı.
