Aile Dramı

Hatırlanmayan Yüz

9 dakikalık okuma · 1702 kelime

Zeynep’in elleri çamurun içinde nefes alıp veriyordu. Parmağının ucundaki her kavis, her biçim, yıllardır yüreğinde taşıdığı oyuk bir boşluğu doldurmanın nafile çabasıydı. Atölyesinin penceresinden süzülen solgun kış güneşi, toprağın tozuna bulanmış raflardaki bitmiş eserleri aydınlatırken, Zeynep’in ruhundaki puslu havayı dağıtmıyordu. Yedi yıl geçmişti. Tam yedi yıl. Emre’nin, küçük, hayat dolu Emre’nin Abant Gölü kıyısında bir öğleden sonra kayboluşunun üzerinden yedi yıl. Ne bedeni bulunmuştu, ne de bir izine rastlanmıştı. Sadece sonsuz bir sessizlik ve ardında bırakılan derin, kanayan bir yara. Zeynep, kocasından ayrılmış, evini değiştirmiş, adeta kendini yeniden var etmişti. Ama o yara hiç kabuk bağlamamıştı. Her çamur kütlesi, her şekillenen vazo, her detaylı heykelcik, Emre’nin hiç büyüyememiş ellerinin boşluğunu doldurma arzusuydu.

Bu kış akşamı, Elif’in zoruyla, bir sanat galerisine doğru yol alıyordu. Elif, Zeynep’in bu kayboluşla birlikte hayata küsmesini, kendini sadece çamura vermesini istemiyordu. “Zeynep, biraz hava al, başka şeyler gör. Belki ilham bulursun,” demişti. Zeynep, bir umutsuzlukla başını sallamış, ama itiraz etmemişti. Belki de gerçekten bir şeyler görmek istiyordu; Emre’nin var olmadığı bu yeni dünyada, gözlerini açabilecek, ona yeni bir anlam verebilecek bir şeyi.

Galeriye girdiğinde, loş ışıklar altında sergilenen eserler ilk başta dikkatini çekmedi. İnsanların fısıltıları, şarap kadehleri, yapay gülümsemeler… Hepsi ona anlamsız geliyordu. Köşede, az aydınlatılmış bir alanda duran bir heykel çarptı gözüne. Büyük, bronz bir ağaç köküydü sanki, toprağın derinliklerinden koparılmış, ama aynı zamanda gökyüzüne doğru uzanmaya çalışan ince, narin dalları vardı. Adeta kayıp bir ruhun çığlığıydı. Zeynep donup kaldı. Bu heykelde öyle tanıdık bir melankoli, öyle bir hasret vardı ki, nefesi kesildi. Heykelin altındaki tabelaya yaklaştı. “Kayıp Kökler – Kaan Erdem.”

Zeynep, bir anda yıllardır hissetmediği bir çarpıntıyla sarsıldı. Emre de küçükken ağaç köklerine takıntılıydı. Orman gezilerinde hep ilginç kökler bulup getirir, onları birer hazine gibi saklardı. Bu sadece bir tesadüf müydü? Yoksa acı çeken beyninin ona oynadığı bir oyun mu?

“Beğendiniz mi?”

Zeynep irkildi. Genç bir adam duruyordu yanında. Koyu, dağınık saçları, hafif çekik gözleri ve yüzünde tuhaf bir hüzünle yoğrulmuş ifadesi vardı. Yirmili yaşlarının sonlarında gibi görünüyordu. Giyimi sadeydi, elleri çamur lekelerini andıran boyalarla beneklenmişti. Bir heykeltıraşın elleriydi bunlar.

“Bu eser… çok etkileyici,” diyebildi Zeynep, sesi titreyerek. “Sizin mi?”

Genç adam hafifçe gülümsedi. “Evet, benim.”

Zeynep’in bakışları, genç adamın yüzünde dolandı. Birden boğazında bir yumru hissetti. Genç adamın çenesinin sol tarafında, küçük, neredeyse görünmez bir yara izi vardı. Emre’nin de vardı. Yedi yaşındayken bisikletten düşüp dudağını patlattığı zaman kalmıştı. Zeynep, bu küçücük detayın yıllardır aklının bir köşesinde durduğunu unutmuştu. Bu bir tesadüf olamazdı. İçgüdüleri çığlık atıyordu.

“Adınız Kaan mıydı?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltı gibi.

“Evet. Kaan Erdem.”

“Heykelinizdeki o… o kökler… Ne anlatıyorlar?” Zeynep, konuyu dağıtıp genç adamın tepkilerini ölçmeye çalıştı.

Kaan, heykelini uzun uzun süzdü. “Bilmeyenler için sadece bir kök. Ama benim için… kayıp bir parçanın arayışı. Bir yere ait olamamanın, köklerini hissetmemenin ifadesi. Kendimi bildim bileli bu duyguyla yaşıyorum. Sanki bir şey eksikmiş gibi.” Kaan, sanki bir sırrını açığa vurmuş gibi, kısa bir an duraksadı. “Erken çocukluğumdan pek bir şey hatırlamam. Bir kaza geçirdiğimi, sonra evlat edinildiğimi biliyorum. Hatıralarım bulanık, kopuk kopuk. Sanki hayatımın bir kısmı silinmiş gibi.”

Zeynep’in kalbi deli gibi çarpıyordu. Evlat edinilmek… kaza… bulanık hatıralar… Emre’nin kayboluşu bir kaza olabilirdi. Zeynep zorlukla yutkundu. “Nerede büyüdünüz Kaan Bey?”

“Bolu’nun küçük bir köyünde, Gölköy’de. Annemle babam beni orada bulmuşlar.” Kaan gülümsedi, ama gözlerindeki hüzün silinmedi. “Çok iyi insanlardı, bana bir yuva verdiler. Ama hep bir boşluk hissettim içimde.”

Gölköy… Abant’a sadece bir saat uzaklıkta. Zeynep’in başı dönüyordu. Bu kadar tesadüf olamazdı. İçindeki anne içgüdüsü, yıllar sonra ilk kez böyle güçlü bir şekilde çığlık atıyordu.

“Kaan Bey,” dedi Zeynep, sesi şaşırtıcı bir kararlılıkla çıkmıştı. “Belki size garip gelecek ama, bu heykeliniz ve anlattıklarınız… benim yedi yıl önce kaybettiğim oğlumu hatırlatıyor. O da küçükken ağaç köklerine takıntılıydı, yüzünde de sizin gibi bir yara izi vardı.”

Kaan’ın yüzündeki gülümseme dondu. Gözlerinde bir şaşkınlık, sonra bir rahatsızlık belirdi. “Böyle benzetmelerle daha önce de karşılaştım hanımefendi. İnsanlar kayıplarını bende bulmaya çalışıyorlar. Acınızı anlıyorum ama…”

“Hayır,” diye kesti Zeynep, sarsılmaz bir inançla. “Bu farklı. İçimden bir ses… lütfen bana izin verin. Sizinle biraz daha konuşmak istiyorum. Belki… belki size de unuttuğunuz bir şeyleri hatırlatabilirim.”

Kaan, Zeynep’in gözlerindeki çaresizliği ve aynı zamanda sarsılmaz umudu gördü. Bir an tereddüt etti. “Pekala. Ama çok umutlanmayın lütfen.”

Bir hafta sonra, Zeynep’in atölyesinde, Kaan çamurla oynuyordu. Zeynep, onu atölyesine davet etmiş, eski defterlerini, Emre’nin çizimlerini, oyuncaklarını göstermişti. Kaan, önce isteksizce gelmiş, sonra Zeynep’in samimi, kararlı tavrı karşısında biraz olsun gevşemişti.

Zeynep, Emre’nin küçükken yaptığı bir çamur kâseyi Kaan’a uzattı. “Emre, bu kâseyi yedi yaşındayken yapmıştı. İçine hep en sevdiği renkli taşları koyardı. Bir de… bu küçük, yeşil, kalp şeklindeki taş.” Zeynep avucunda küçük, pürüzsüz, yeşil bir taşı gösterdi. “Bunu göl kenarında bulmuştu. ‘Şans taşı’ derdi.”

Kaan, kâseyi aldı. Elindeki çamurun soğukluğunu hissetti, sanki geçmişten gelen bir dokunuştu. Taş, ona tuhaf bir şekilde tanıdık gelmişti. Zihninin derinliklerinde, sanki bulanık bir su birikintisinin içinde, bir görüntü belirmeye çalışıyordu. Yeşil bir taş… parlak güneş ışığı… bir göl kenarı… kahkahalar… Sonra hepsi bir sis gibi dağıldı. Başını ellerinin arasına aldı. “Başım ağrıyor,” diye fısıldadı. “Lütfen… yapmayın.”

Zeynep, onun bu tepkisiyle daha da umutlandı. “Kaan, lütfen dene. Bir şeyler hatırlıyor musun? Göl… piknik… annenin elini tutan küçük bir çocuk…”

Kaan irkildi. “Bir kadın… bir ses… karanlık bir su… ve boğulma hissi…” Gözlerini kapattı, titredi. “Sonra bir adam… yaşlı bir adam… beni sudan çıkarıyor… soğuk… her yer soğuk…”

Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu, tam olarak Emre’nin kaybolduğu gün olabilirdi. Emre suya düşmüştü. O gün herkes bir ceset bulmayı umarken, Zeynep içten içe onun bir yerlerde yaşadığına dair bir umut kırıntısı taşımıştı.

“Kaan,” dedi Zeynep, bu kez sesinde bir anne şefkati, bir yalvarış vardı. “Bana anlat, o adam sana ne dedi? Adın neydi?”

Kaan, derin bir nefes aldı. “Adam… İsmail Amca… Bana ‘oğlum’ derdi. Adımı hatırlamıyordum. Kaan adını o vermişti. ‘Yeniden doğdun, aydınlık olsun yolun’ demişti. Annem ve babam… yani beni evlat edinenler, onlar da İsmail Amca’nın yakındaki köyde yaşayan arkadaşlarıydı. İsmail Amca, kim olduğumu bilmediği için beni onlara emanet etmiş. Onlar da kaza geçirdiğimi, hafızamı kaybettiğimi anlatmışlar çevreme. Kimse de sorgulamamış, küçük bir çocuk… acıklı bir hikaye…”

Zeynep, bir yandan ağlıyor, bir yandan gülümsüyordu. “O yaşlı adam nerede? İsmail Amca… Onu bulmalıyız. O her şeyi anlatacak. Emre… Benim Emre’m…”

Kaan, Zeynep’in sözleriyle sarsılıyordu. Emre? Bu kadın ona kendi kayıp oğlunun adıyla mı hitap ediyordu? İçinde korkunç bir fırtına kopuyordu. Yıllardır kabullendiği kimliği, hayatı, her şey altüst oluyordu.

Ertesi gün, Zeynep, Elif’in de yardımıyla, Bolu Gölköy’e doğru yola çıktı. Kaan da onlarla gelmişti, sessiz, gergin bir şekilde. Köyde İsmail Amca’yı bulmak zor olmadı. Yaşlı, balıkçı bir adam, yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan, yalnız yaşayan bir köylü.

Zeynep, İsmail Amca’nın kapısına geldiğinde, sanki zaman yavaşlamıştı. İsmail Amca, Kaan’ı gördüğünde gözleri faltaşı gibi açıldı. “Kaan! Benim oğlum! Ne işin var buralarda? Yıllardır görmedim seni!”

Kaan, İsmail Amca’ya sarılırken, Zeynep araya girdi. “İsmail Amca, benim adım Zeynep. Ben yedi yıl önce Abant Gölü’nde kaybolan bir çocuğun annesiyim. Emre’nin annesi.”

İsmail Amca’nın yüzündeki sevinç silindi. Yerine derin bir hüzün ve suçluluk çöktü. Gözleri Kaan ile Zeynep arasında gidip geldi. “Demek… demek beni buldunuz…”

Kulübesine oturduklarında, İsmail Amca yedi yıl önceki o öğleden sonrayı anlatmaya başladı. “O gün hava aniden karardı, fırtına çıktı. Göl coşmuştu. Ben de ağlarımı topluyordum. Birden suda bir şey gördüm. Küçük bir çocuktu. Güç bela kenara çektim. Bilinci kapalıydı. Yanında kimse yoktu. Ne kadar bekledim, kimse gelmedi. Küçük çocuk kendine geldiğinde, konuşmuyordu. Gözlerinde korku vardı. Adını sordum, bakışları boştu. Hafızasını kaybetmişti belli ki. Küçük yaraları vardı. Ağlıyordu. Onu alıp köydeki arkadaşlarıma, Ayşe ile Hasan’a götürdüm. Çocukları yoktu, hevesliydiler. Onlar da çocuğu evlat edindiler. Adını Kaan koydular, yeni bir başlangıç olsun diye. Ben de… ben de kimseye bir şey demedim. Korktum. Çocuğu benden alırlar, hastanelere götürürler, daha da perişan olur diye düşündüm. Onu korumak istedim. Çok pişmanım…” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Affedin beni.”

Zeynep’in kalbi sıkışıyordu. Bu adam, iyi niyetle de olsa, onun oğlunu ondan alıkoymuştu. Ama aynı zamanda, oğlunun hayatta kalmasını sağlamıştı. Karmaşık duygular içindeydi. Oğlu yaşıyordu. Bu, her şeyden önemliydi.

Kaan’ın yüzü bembeyazdı. Gözlerinde dehşet ve şaşkınlık vardı. Yıllardır yaşadığı hayat, inandığı her şey bir yalan mıydı? Annesi ve babası… onlar da mı saklamıştı ondan bu gerçeği? İsmail Amca’nın anlattıkları, beynindeki bulanık sisleri yavaş yavaş dağıtıyor, yerine korkunç bir gerçeklik getiriyordu. Küçük bir çocuk, göl kenarında oynayan… bir ses… bir düşüş… suyun soğukluğu… sonra bir el…

Zeynep, cebinden eski, yıpranmış bir fotoğrafı çıkardı. Emre’nin yedi yaş doğum gününden. Pastanın önünde duran, koca bir gülümsemeyle kameraya bakan Emre. Sağ yanağındaki küçük yara izi, gözlerinin içi gülen ifade…

Kaan, fotoğrafı titreyen elleriyle aldı. Bakışları fotoğraftaki çocuğun yüzünde takılı kaldı. O gözler… o gülümseme… tanıdık geliyordu. Sonra elini kendi yanağına götürdü. Yara izi… Bir anlık bir şokla, başını kaldırdı ve Zeynep’in yüzüne baktı. Zeynep’in gözlerinde kendisini gören bir anne sevgisi, yılların hasreti vardı.

“Emre’m…” diye fısıldadı Zeynep.

Kaan’ın gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Bu, hatırlanmayan bir yüzün, yıllar sonra kendini bulan bir ruhun gözyaşıydı.

Yeniden kavuşma, Hollywood filmlerindeki gibi coşkulu, sarılıp ağlamalı bir sahne değildi. Kaan, şokun ve travmanın derinliğindeydi. Zeynep’in annesi olduğunu biliyordu, hissediyordu. Ama o yedi yaşındaki çocuk Emre gitmişti. Onun yerine, hafızasında derin boşluklar olan, Gölköy’de Kaan olarak büyümüş, heykeltıraş olmuş bir adam vardı.

Zeynep, Kaan’a zaman tanıdı. Onu zorlamadı. Sadece orada olduğunu, onu beklediğini hissettirdi. Kaan, günler sonra Zeynep’in atölyesine geldi. Sessizce, kapı eşiğinde durdu. Atölye, onun kendi heykellerindeki melankoliyi andıran bir huzurla doluydu. Zeynep, bir vazoyu bitirmek üzereydi. Kaan, raflardaki heykellere baktı. Özellikle biri dikkatini çekti: küçük bir çocuk figürü, elinde yeşil, kalp şeklinde bir taş tutuyordu.

“Bu…” diye fısıldadı Kaan, sesi boğuktu.

“Emre,” dedi Zeynep, çamurlu ellerini silerken. “O kaybolduktan sonra, o anın acısıyla yapmıştım.”

Kaan, yavaşça heykele yaklaştı. Parmak uçlarıyla çocuğun yüzüne dokundu. Gözlerini kapattı. Zihninde bulanık bir görüntü daha belirginleşti: yeşil taş, gölün parıltısı, annesinin eli… ve bir his… huzur. O an, o yedi yaşındaki Emre’nin ruhuyla, şimdiki Kaan’ın ruhu arasında bir köprü kurulmuştu.

Kaan döndü, Zeynep’e baktı. Gözlerinde hala acı vardı, ama şimdi bir kabulleniş, bir başlangıç umudu da belirmişti. “Anne…” diye fısıldadı, ilk kez. Bu, yıllar sonra dökülen, yarım kalmış bir kelimeydi.

Zeynep’in gözleri doldu. Kaan’a doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe, yedi yılın boşluğuyla doluydu. Ama artık o boşluk, yavaş yavaş yeni bir duyguyla, yeni bir umutla dolmaya başlamıştı. Kaan, ona doğru uzattığı elleri tuttu. İlk kez, birbirlerine bakarak, yeni bir hikayenin ilk sayfasını açıyorlardı. Bu, Emre’nin ve Kaan’ın, kaybolan ve bulunan iki ruhun, zamanın oyuklarında yeniden bir araya gelişinin hikayesiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top