aile draması

Gözyaşıyla Çizilen Siluetler

8 dakikalık okuma · 1456 kelime

Elif, otuzlu yaşlarının ortasında, hayatının dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen düzeninde, hâlâ anlam veremediği bir boşlukla uyanıyordu her sabah. Beyaz yakalı bir mimardı. Akşamları eşi Murat’ın hazırladığı mükellef sofralarda sessizce yemek yerler, sonra aynı koltuklarda, birbirlerine dokunmadan, sadece nefeslerinin ritmini hissederek televizyon izlerlerdi. Murat, iyi bir adamdı. Kararlı, başarılı, güvenilir. Onu seviyordu, biliyordu. Ama aşkları, bir zamanlar yanan kor haline gelmiş, şimdi sadece isli bir odun parçası gibi duruyordu. Aralarında görünmez, aşılmaz bir duvar yükselmişti. Elif, bu duvarın tuğlalarını kimin ördüğünü bilmiyordu; belki ikisi de, belki hiçbiri.

Bir cumartesi öğleden sonra, Elif, şehrin hip semtlerinden birindeki yeni açılan sanat galerisini gezmeye karar verdi. Duvarlar, farklı ışık oyunlarıyla çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarla doluydu. Her karede, tanıdık bir objenin, bir sokağın, bir yüzün daha önce hiç görmediği bir yönünü keşfediyordu. Sergiye “Görülmeyeni Görmek” adını veren fotoğrafçının, eserlerindeki derinlik ve hassasiyet onu derinden etkiledi. Bir köşe başında, üzerinde “Demir” yazan bir tabela dikkatini çekti. Karşısında duran, uzun boylu, dağınık saçlı, düşünceli bakışlı adamın serginin sahibi olduğunu tahmin etti. Demir, ziyaretçilerle kısa, ama içten sohbetler ediyordu. Elif, bir fotoğrafın önünde durdu; terk edilmiş bir iskelenin, denizin sonsuzluğuna uzanan melankolik bir görüntüsüydü bu.

“Bu fotoğrafı ilk gördüğümde,” dedi Demir, aniden Elif’in yanında belirerek, sesi kadife gibiydi, “bir ayrılığı değil, bir başlangıcı düşündüm. Biten her şey, yeni bir şeye alan açar.”
Elif ona döndü, gözleri koyu kahveydi ve içinde ışıklar dans ediyordu. “Ben de hep bitişleri görürüm böyle manzaralarda. Belki de bu yüzden bu kadar sıkışmış hissediyorum.”
Demir gülümsedi. “Sıkışmışlık, bazen en büyük ilham kaynağıdır. O sınırı zorlamadıkça, ne kadar güçlü olduğunuzu bilemezsiniz.”
İlk karşılaşmaları böyle başladı. Sohbetleri, fotoğrafçılıktan mimariye, hayattan sanata, rüyalardan korkulara uzandı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Elif, uzun zamandır bir yabancıyla bu kadar samimi, bu kadar kendini açmış hissetmemişti. Ayrılırken Demir, bir kartvizit uzattı. “Belki bir gün bir kahve içer, bu sıkışmışlık meselesini daha detaylı konuşuruz,” dedi. Gözlerinde yaramaz bir pırıltı vardı.

Elif eve döndüğünde, Murat her zamanki gibi işinden yeni gelmiş, haberleri izliyordu. Elif’in yüzündeki tebessümü, gözlerindeki ışıltıyı fark etmedi. Ya da etmek istemedi. Elif, Demir’in kartvizitini cüzdanının en gizli cebine sakladı. İçinde küçük, suçlu bir kıvılcım yanmaya başlamıştı.

Günler haftaları kovaladı. Elif, kartı defalarca eline aldı, numarayı tuşlamaya yeltendi, sonra vazgeçti. Ta ki bir akşam, Murat’ın ailesiyle yapılan sıkıcı bir akşam yemeğinden sonra, Elif’in içindeki boşluk dayanılmaz bir hale gelene dek. O gece, Demir’e sadece “Sıkışmışlık hâlâ devam ediyor. Belki bir kahve?” yazan bir mesaj attı. Cevap saniyeler içinde geldi: “Yarın öğleden sonra, aynı galerideki kafede?”

Sonraki buluşmaları, bir kahveyle başladı, ama saatlerce süren sohbetlere dönüştü. Elif, Demir’in yanında kendini daha önce hiç olmadığı kadar anlaşılmış, görünür ve canlı hissediyordu. Demir, Elif’in mimari projelere olan tutkusunu, hayata dair ince gözlemlerini, içindeki çocuksu merakı fark ediyordu. Murat’ın ya da ailesinin asla fark etmediği veya umursamadığı detaylardı bunlar. Demir de Elif’le benzer bir ruh hali içindeydi. Uzun süreli bir ilişkisi vardı, Banu adında, sevgi dolu, ama hayatın derinliklerinden çok yüzeyinde yüzen bir kadınla nişanlıydı. O da Elif’in ruhsal derinliğini, dünyayı algılayışındaki inceliği keşfettiğinde, kendi ilişkisindeki eksiklikleri daha net görmeye başlamıştı.

Fiziksel temasları önce çok masumdu. Birbirlerinin eline dokunuşlar, omzuna atılan teselli edici bir el, vedalaşırken uzayan sarılmalar. Ama her dokunuş, her bakış, içlerinde daha da derinlere işleyen, tehlikeli bir çekimi ateşliyordu. Elif, Murat’la olan evliliğinin konfor alanını, Demir ise Banu’yla olan geleceğe dair planlarını düşünüyordu. İkisi de, yaşadıkları şeyin bir “yasak aşk” olduğunu biliyor, bu etiketin ağırlığı altında eziliyorlardı. Ama birbirlerinden uzak duramıyorlardı. Sanki ruhları yıllardır birbirini arıyor, sonunda bulmuştu.

Bir yağmurlu akşam, şehir ışıklarının altında, Elif ve Demir, galeriden çıktıktan sonra bir taksiye bindiler. Duraklarını söylemediler, sadece şehrin sokaklarında amaçsızca dolaşmalarını istediler. Arka koltukta, aralarındaki çekim artık inkâr edilemezdi. Demir, Elif’in elini tuttu. Elif’in parmakları titriyordu. Demir, yavaşça Elif’e döndü, gözleri onun gözlerinde takılı kaldı. O an, zaman durdu. Dudakları birleştiğinde, Elif’in içinde uzun zamandır uyuyan bir volkan patladı. Bu öpücük, sadece fiziksel bir eylem değil, ruhlarının birbirine kavuşmasıydı. Suçluluk, pişmanlık, korku; hepsi bir anlığına yok oldu, yerini inanılmaz bir huzur ve ait olma hissine bıraktı.

O günden sonra, ilişkileri gizliliğin karanlık dehlizlerinde gelişmeye başladı. Haftada birkaç kez, iş çıkışı bahanelerle, kahve dükkanlarının loş köşelerinde, tenha parklarda, hatta öğle yemeklerinde buluşuyorlardı. Her buluşma, bir öncekinden daha cesur, daha riskli oluyordu. Geceleri, telefon mesajları ve aramalarla birbirlerine bağlanıyorlardı. Her kelime, her fısıltı, aralarındaki bağı daha da güçlendiriyordu. Elif, Murat’a karşı daha az tahammüllü olmaya başlamıştı. Murat’ın her zamanki rutinleri, esprileri, hatta varlığı bile ona ağır geliyordu. Demir de Banu’ya karşı daha mesafeliydi. Banu’nun evlilik hazırlıklarıyla ilgili heyecanlı konuşmaları, Demir’e bir yük gibi geliyordu. İkisi de yalanların ördüğü, nefessiz bir ağın içinde çırpınıyorlardı.

Elif, aynaya baktığında kendisini tanıyamıyordu. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerin ve vicdan azabının izleriydi. Ama aynı zamanda, gözlerinde daha önce hiç görmediği bir parıltı vardı. Demir’in ona verdiği canlılıktı bu. Bir gün, Elif, Demir’e “Bu böyle nereye kadar gidecek, Demir? Ben daha fazla yalan söyleyemem, bu yükü taşıyamam,” diye fısıldadı. Sesinde çaresizlik vardı.
Demir, Elif’in elini sımsıkı tuttu. “Biliyorum, Elif. Ben de. Her gece Banu’nun yüzüne bakıp yalan söylemek, sana layık olmadığım hissiyle yaşamak… Bu bir işkence.”
Sessiz kaldılar. Birlikte bir çıkış yolu bulmaları gerekiyordu. Ama hangi çıkış, hangi bedel?

Bir hafta sonra, Elif’in hayatı altüst oldu. Murat’ın babası ciddi bir kalp rahatsızlığı geçirdi ve acilen ameliyat olması gerekti. Tüm aile, Murat’ın annesinin etrafında kenetlenmişti. O anlarda Elif, Murat’ın ne kadar iyi bir oğul, ne kadar fedakar bir eş olduğunu bir kez daha gördü. Murat’ın yüzündeki acı, Elif’in içindeki suçu katladı. Bu adamın zaten zor zamanında ona ihanet etmeye devam edemezdi. Ya da edebilir miydi? Demir’le geçirdiği her an, Murat’la geçirdiği her yıldan daha gerçek geliyordu.

Aynı dönemde, Banu, Demir’e sürpriz bir evlilik tarihi belirlemişti. İki ay içinde evleniyorlardı. Banu’nun heyecanı, düğün planları, Demir’in içindeki çatışmayı doruk noktasına çıkarmıştı. Demir, bir akşam Elif’le buluştuğunda, gözleri kıpkırmızıydı. “Banu tarihi belirlemiş, Elif. İki ay sonra evleniyoruz. Bana bakma böyle,” dedi, sesi boğuktu, “ben bir korkağım.”
Elif, Demir’in yüzüne baktı. Kendisi de ondan farklı değildi. İkisi de korkaktı. İkisi de konfor alanlarından çıkmaya cesaret edemiyordu. Ama bu aşk, onları her gün daha da tüketiyordu.

“Peki ya bir yol olsaydı?” diye fısıldadı Elif, gözleri doluydu. “Her şeyi göze alıp, sıfırdan başlasaydık?”
Demir’in gözlerinde bir umut pırıltısı belirdi, ama hemen söndü. “Nasıl, Elif? Herkesi, her şeyi yakıp mı geçeceğiz? Ailelerimizi, arkadaşlarımızı, onca yılın birikimini… Herkes acı çekecek.”
Elif, başını salladı. “Biliyorum. Ama biz zaten acı çekiyoruz, Demir. Ve bu, giderek daha da kötüleşiyor.”

Birkaç gün sonra, Elif, Murat’la konuşmaya karar verdi. Akşam yemeğinde, Murat her zamanki gibi gününü anlatırken, Elif’in kalbi hızla çarpıyordu. Konuşmak zorundaydı. Bu yalanın içinde yaşayamazdı. Daha fazla rol yapamazdı. Ama tam ağzını açacağı sırada, Murat’ın telefonu çaldı. Hastaneden arıyorlardı. Babasının durumu kötüleşmişti. Murat, panik içinde masadan fırladı. O gece hastanede sabaha kadar beklediler. Murat’ın annesi perişandı. Elif, Murat’ın elini tutarken, söyleyecekleri sözler boğazına düğümlendi. Bencilce bir hareket mi olurdu şimdi bu? Aile bu haldeyken, zaten yas tutan bir adama bir de bu yükü yüklemek? Yapamadı. Kelimeler dudaklarının arasından dökülmedi. O gece, Demir’e “Yapamıyorum” diye kısa bir mesaj attı. Demir’den “Anlıyorum” cevabı geldi. O “anlıyorum” kelimesi, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı.

Elif, sonraki günlerde Demir’in aramalarına cevap vermedi. Mesajlarına bakamadı. Kendi yalan ağının içine daha da derine battı. Murat’ın babası, durumu stabil hale geldikten sonra hastaneden çıktı. Hayat yavaşça normale dönmeye başlamıştı. Elif de sanki her şey yolundaymış gibi davranmaya devam etti. Ama her gece rüyalarında Demir’i görüyordu. Uykusunda bile acı çekiyordu.

Bir akşam, galerinin yakınındaki bir kafede oturmuş, elindeki mimarlık dergisine bakarken, içerideki Demir’in yeni sergisinin haberini gördü. Fotoğraflar arasında, kendisine çok tanıdık gelen bir siluet vardı. Deniz kenarında, iskelede duran, rüzgarın savurduğu saçlarıyla bir kadın… Kadın, arkası dönük duruyordu, yüzü görünmüyordu. Ama Elif, o kadının kendisi olduğunu biliyordu. Sergiye verilen isim ise “Bekleyiş”.

Elif, dergiyi kapattı, gözleri doluydu. Demir, onun için, o iskeledeki kadın için ne kadar beklemişti? Ve o şimdi ne yapıyordu? O iskelenin sonsuzluğa uzanmasına izin veriyor, kendisini ise karaya bağlı tutuyordu. İçindeki boşluk, şimdi Demir’sizliğin acısıyla daha da büyümüştü.

Elif, o gece eve döndüğünde, Murat’ın televizyon karşısında uyuyakaldığını gördü. Koltukta öylece otururken, içinde bir karar oluşmaya başladı. Bu kararın acı verici olacağını, her şeyi değiştireceğini biliyordu. Ama artık bu yalanla, bu sessiz acıyla yaşayamazdı. Demir’i kaybetmişti, ama kendisini de kaybetmek istemiyordu.

Sabah uyandığında, Murat işe gitmek üzere hazırlanıyordu. Elif, yatağın ucuna oturdu. Kalbi göğsünü zorluyordu.
“Murat,” dedi, sesi kısık ama kararlıydı. “Seninle konuşmam gereken çok önemli bir şey var.”
Murat duraksadı, şaşkınlıkla Elif’e döndü. Gözlerinde ilk kez Elif’in varlığını sorgulayan bir ifade vardı. Elif, derin bir nefes aldı. Bu konuşma, ikisinin de hayatını sonsuza dek değiştirecekti. Acı verecekti, evet. Ama belki de bu acının sonunda, herkesin kendi yolunu bulabileceği, gerçek ve sahte olmayan bir hayat başlayacaktı. Elif, Demir’le bir gelecek hayal etmiyordu. Sadece özgür bir gelecek istiyordu. Ve o özgürlüğü bulmanın tek yolunun, duvarı yıkmaktan geçtiğini biliyordu. O duvar, sadece kendi hayatını değil, Murat’ın da hayatını sıkıştırmıştı. Şimdi, tuğlaları tek tek sökmeye başlıyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top