Aile Draması

Gözlerindeki Berlin

8 dakikalık okuma · 1453 kelime

Ayşe, mutfaktaki kesme tahtasında ritmik bir sesle domates doğrarken, hayatın bu kadar düzenli bir akışta devam etmesinden hem memnundu hem de içten içe bir fırtınanın sessizliğini hissediyordu. Camdan sızan akşam güneşi, tezgâhtaki parlak fayansları altın rengine boyuyor, taze otların kokusu havayı dolduruyordu. Kızları Elif’in yarın başlayacak üniversite kaydı için hazırlıklara başlamışlardı bile. Tıp fakültesi. Kendi kendinden emindi Ayşe, kızının parlak zekası, azmi ve insanlara olan şefkatiyle harika bir doktor olacaktı. İsmail’in, eşi Ayşe’nin ve tüm sülalenin gurur kaynağı, gözbebeği. Bu düşünce bile içini ısıtmaya yetiyordu.

Kapının çalmasıyla irkildi. Elif olmalıydı. “Kızım hoş geldin!” diyerek mutfaktan çıktı. Elif antrede duruyordu, yüzü bembeyazdı. Elindeki bez çantayı yere bırakırken, gözlerindeki derin keder, Ayşe’nin içini aniden buz gibi bir şüpheyle doldurdu. Bir şeyler yanlıştı. Hem de çok yanlış. Elif’in omzunu okşayarak “Ne oldu güzel kızım? Neden böyle solgunsun?” diye sordu. Sesi, kendi kulağına bile fazlasıyla endişeli gelmişti.

Elif, titrek bir nefes aldı. “Anne… konuşmamız gereken bir şey var.”

Akşam yemeği masası her zamanki gibi kurulmuştu. İsmail, her zaman olduğu gibi günün haberlerini okurken, Ayşe salatayı son kez karıştırıyor, Elif ise tabağındaki yemeği bıçağının ucuyla dağıtıyordu. Havadaki gerginlik o kadar yoğundu ki, çatalların tabağa değme sesi bile korkunç bir gürültü gibi geliyordu. İsmail, kızının suskunluğunu fark edince, gazetesini masaya bıraktı. “Elif, kızım, neden yemiyorsun? Keyfin yok gibi?”

Elif, bakışlarını yerden kaldırmadan, zar zor duyulan bir sesle “Babacığım, anneciğim… ben tıp fakültesine gitmek istemiyorum,” dedi.

Söylediği cümle, odanın ortasına düşen bir bomba gibi patladı. İsmail’in yüzündeki ifade bir anda dondu. Ayşe’nin elindeki su bardağı titredi, neredeyse düşürecekti. “Ne demek istemiyorsun Elif? Şaka mı yapıyorsun kızım? Yarın kaydın var!” Ayşe’nin sesi, inanamamanın şaşkınlığıyla yükselmişti.

Elif derin bir nefes daha aldı. Bu sefer sesi daha kararlıydı ama gözleri hala korku doluydu. “Benim başka bir hayalim var. Berlin Sanat Akademisi’ne kabul edildim. Fotoğrafçılık bölümüne. Oraya gitmek istiyorum.”

O an İsmail’in damarlarında kan yerine öfke akmaya başladı. “Ne Berlin’i? Ne sanatı? Bizim bunca emeğimiz, bunca çabamız ne olacak? Senin için her şeyin en iyisi olsun diye gecemizi gündüzümüze kattık biz! El âlem ne der? İnsanlar ne diyecek? ‘Kızları doktor olacak sanmıştık, fotoğrafçı oldu’ mu diyecekler? O da neyse! Sokaklarda fotoğraf mı çekeceksin?” Sesi yükseliyor, masanın üzerindeki yemekler titriyordu adeta. Ayşe, İsmail’in öfkesini yatıştırmak için elini uzattı ama kocası elini sertçe itti.

“Kızım, bu ne saçmalık? Tıp fakültesini kazandın, elinle itiyorsun. Geleceğini, güvenceni, itibarını… Ne akla hizmet ediyorsun sen? O okulu bitirince ne olacaksın? Aç mı kalacaksın?” İsmail’in sesi artık kükrüyordu.

Elif’in gözleri doldu. “Baba, ben mutlu olmak istiyorum. Yıllardır sadece sizin hayalleriniz için yaşadım. Benim de kendi hayallerim var. Fotoğrafçılık benim tutkum. Gözümdeki dünya bambaşka oluyor lensin arkasından. Ben kendimi orada buluyorum. Lütfen, anlamaya çalışın…”

“Anlayacak bir şey yok! Sen bizim emeğimize, verdiğimiz değere nankörlük ediyorsun!” İsmail sandalyesini sertçe iterek ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Bu konuyu bir daha konuşmayacağız. Yarın tıp fakültesine kaydını yaptırıyorsun. Nokta!” diyerek masadan kalktı ve çalışma odasına kapandı.

Ayşe, olduğu yere yığılıp kalmış gibiydi. Bir yandan İsmail’in haklı bulduğu endişeleri, diğer yandan kızının gözlerindeki çaresizlik… İkisi arasında sıkışıp kalmıştı. İçinden bir ses İsmail’e hak verirken, diğer ses Elif’in yüreğindeki fırtınayı hissediyordu. Kendi gençliğini düşündü. Ressam olmak istemişti. Renklere olan aşkı, fırça tutan elleri… Ama babası, “Kız kısmı öğretmen olur, eli ekmek tutar,” demişti. O da sessizce boyun eğmiş, hayallerini kalbinin en derinlerine gömmüştü. Şimdi aynı hikaye mi tekerrür edecekti?

Ertesi gün evde buz gibi bir sessizlik vardı. Elif odasından çıkmıyor, İsmail ise her zamankinden daha erkenden işe gitmişti. Ayşe, mutfakta kahvaltı hazırlarken elindeki bıçağın keskinliğine baktı. İçindeki acı, bu bıçağın kesebileceğinden daha derindi. Tıp fakültesi kayıt günüydü. Elif’in odasının kapısını çaldı. “Kızım, kahvaltı hazır. Konuşalım mı biraz?”

Elif, yatağında oturmuş, gözleri şişmiş bir haldeydi. Başını iki yana salladı. “Konuşacak bir şey kalmadı anne. Babam kararını verdi.” Sesi öyle çaresizdi ki, Ayşe’nin yüreği parçalandı.

Ayşe kızının yanına oturdu, elini tuttu. “Elif’im, biliyorum baban biraz sert davrandı. Ama o da senin iyiliğini istiyor. Doktorluk ne kadar saygın bir meslek, biliyorsun. Geleceğin garanti olur.”

“Ama mutlu olmayınca, garantinin ne anlamı var anne?” Elif’in gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. “Ben kendimi o beyaz önlüğün içinde hayal edemiyorum. Ben dünyayı renklerle, ışıklarla görmek istiyorum. Hatıraları dondurmak, anları ölümsüzleştirmek… O benim nefesim gibi bir şey.” Elif, yatağının altından yıpranmış bir kutu çıkardı. İçinden onlarca fotoğraf çıktı. Ayşe’nin hiç görmediği karelerdi bunlar. Eski bir çamaşır ipinde sallanan gölgeler, yağmur sonrası kaldırım taşlarındaki yansımalar, ihtiyar bir adamın yüzündeki hüzünlü çizgiler… Her bir karede bir hikaye, bir ruh vardı. Ayşe, fotoğraflara bakarken nefesi kesildi. Kızının bu denli yetenekli olduğunu hiç fark etmemişti. Hep derslerine odaklanmasını, kitaplara gömülmesini istemişlerdi. Oysa Elif, bir yandan ders çalışırken, diğer yandan dünyayı kendi objektifinden kaydetmişti.

“Bunları… bunları sen mi çektin?” diye fısıldadı Ayşe.

Elif başını salladı. “Her birini. Hatta Berlin Sanat Akademisi’ne kabul edilmemi sağlayanlar da bu fotoğraflar oldu. Binlerce kişi başvurdu, ben seçildim anne. Hayatımda ilk defa kendimi bu kadar değerli hissettim.”

Ayşe, kızının yüzüne baktı. Gözlerindeki Berlin, sadece bir şehir değil, bir umut, bir özgürlük vaadiydi. Akşam İsmail eve geldiğinde, Ayşe sessizce bekledi. İsmail yemeğini yedi, her zamanki gibi gazetesini okudu, ama Elif’in odasından çıkmadığını fark etmemezlik edemedi. Gerginlik, evin her köşesine sinmişti.

Ayşe, yemeğini bitirdiğinde, o hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. İsmail’in yanına oturdu ve gazetesini elinden nazikçe aldı. “İsmail, konuşmamız lazım. Elif’i tıp fakültesine kaydettirmedim.”

İsmail’in yüzü bembeyaz oldu. “Ne demek kaydettirmedin Ayşe? Sen ne yaptığının farkında mısın?”

“Farkındayım İsmail. O kız mutsuz olacak. Bizim mutlu sandığımız bir hayat, ona sadece kafes olacak. Kızımız nefes alamayacak. Onun gözlerinde gördüğüm ışık, bir doktor önlüğünün arkasında sönecek. Onun fotoğraflarını gördün mü sen? Ben gördüm. İçlerinde ruh var İsmail. İçlerinde kızımızın ruhu var!”

İsmail öfkeyle ayağa kalktı. “Ruh mu? Ruh karın doyurmuyor Ayşe! Biz bu kıza bunca sene neden yatırım yaptık? En iyi okullara gönderdik, dershanelere yolladık… Hepsi ne için? Elin Almanya’sında, sokakta fotoğraf çeksin diye mi?”

“Sokakta fotoğraf çekmek ayıp değil İsmail! O bir sanat. O bir meslek. Hem de çok prestijli bir okul! Bizim zamanımızda olsa da biz de isteseydik böyle şeyler… Sen bilmiyor musun, ben de ressam olmak isterdim. Babam izin vermedi. Ben onun hatasını kızımın üzerinde tekrarlamak istemiyorum İsmail! Ben Elif’in mutlu olmasını istiyorum. Tıpkı senin beni mutlu etmeye çalıştığın gibi.”

Bu sözler, İsmail’i derinden sarstı. Yüzündeki öfkeli ifade yerini şaşkınlığa bıraktı. Hiçbir zaman, ne Ayşe’nin gençlik hayallerinden ne de bu konuda bir pişmanlık duyduğundan bahsetmişti. O hep, “Kızımı okuttum, en iyi okullarda okudu,” derdi. Ayşe’nin sessizce yutkunduğu o hayaller, şimdi masanın ortasındaydı.

“Benim babamın, annemin söylediklerine boyun eğdim İsmail. Pişman mıyım? Belki… Ama ben şimdi bir anneyim. Kızımın gözlerindeki o ateşi söndürmek, onun kanatlarını kırmak istemiyorum. Varsın el âlem ne derse desin. Benim kızım mutlu olsun, kendi yolunu bulsun, yeter.”

İsmail, Ayşe’nin sözleri karşısında sessiz kaldı. Uzun uzun Ayşe’nin yüzüne baktı. Karşısında sadece bir eş değil, kendi hayallerini kızınınkinde yeniden canlandıran, güçlü bir kadın vardı. O hep sustuğu için Ayşe’yi zayıf sanmıştı. Ama şimdi Ayşe’nin sesi, hiç duymadığı kadar gür çıkıyordu. İsmail, kendi babasını, kendi hayatını düşündü. O da hep başkalarının ne düşündüğüne göre yaşamıştı. Ama Ayşe, ona bir ders vermişti.

Gece boyunca İsmail uyuyamadı. Elif’in o sessiz, kırılgan ama bir o kadar da kararlı sesi kulaklarında çınladı. Ayşe’nin o anki sözleri, yılların pasını atmıştı kalbinden. Sabah olduğunda, İsmail kalktı ve ilk kez Elif’in odasının kapısını çaldı.

Elif kapıyı açtığında, babasının yüzünde ilk defa gördüğü bir ifadeyle karşılaştı: hüzünlü bir kabulleniş. “Kızım,” dedi İsmail, sesi boğuktu. “Oturalım mı biraz?”

Elif, şaşkınlıkla babasının peşinden salona gitti. İsmail, her zamanki koltuğuna oturdu, derin bir nefes aldı. “Annen bana çok şey anlattı dün gece. Senin fotoğraflarını da gösterdi. Biliyorum, ben biraz… anlayışsız davrandım.”

Elif’in gözleri doldu. Babasının ağzından “anlayışsız” kelimesini duymak, hayal bile edemeyeceği bir şeydi.

“Ben sadece senin iyi bir geleceğin olsun istedim kızım. Hayat zor. Biz çok çektik. Senin çekmeni istemedim. Ama anladım ki, mutluluğun para ve itibardan ibaret değilmiş. Bazen insan kendi yolunu çizmek istermiş. Tıpkı annen gibi… ya da tıpkı senin gibi.” İsmail, gülümsedi. Acı bir gülümseme, ama samimiydi. “Berlin… uzak bir yer. Korkuyorum senin için. Ama eğer bu senin gerçekten hayalinse, sana destek olacağım. Elimden ne geliyorsa. Ama bir şartım var.”

Elif, nefesini tutmuştu.

“Bana her hafta fotoğraf atacaksın. Gördüğün her şeyi, çektiğin her kareyi. Ve… her ay görüntülü konuşacağız. Her gün değil, her hafta değil. Ama beni habersiz bırakmayacaksın.”

Elif, gözyaşları içinde babasına sarıldı. Bu, İsmail’in ona sarıldığı en sıkı, en anlamlı sarılıştı. Başını babasının omzuna yasladı. O anda anladı ki, babasının katı kabuğunun altında, derin bir sevgi ve anlayış yatıyordu. Bu kabuk kırılamaz değildi, sadece doğru ana ve doğru kelimelere ihtiyacı vardı.

Ayşe, mutfaktan izliyordu onları. Gözleri yaşarmıştı. Kızının ve kocasının birbirlerine bu kadar yakın olduğunu hiç görmemişti. Bu, sadece Elif’in hayallerinin değil, tüm ailenin yeniden doğuşunun bir işaretiydi. O gün, tıp fakültesinin kayıtları için son gündü. Ama Ayşe, bir zamanlar hayalini kurduğu resimlerini, Elif’in fotoğraflarıyla birlikte, Berlin’e gönderecekti. Belki de bir gün, o da yarım kalmış hayallerini tamamlayacaktı. Kendi Gözlerindeki Berlin’i bulacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık