yasak aşk
Gözleri Başka Yerde
Sol yüzük parmağındaki pırlanta, ağır bir pranga gibiydi. Elif, atölyesinin loş ışığında, kurumakta olan çamurdan bir vazoya şekil verirken gözü hep o parlak taşa takılıyordu. Parlaktı evet, ama ışığı içini ısıtmıyordu. Aksine, gittikçe daha da üşütüyordu. Sanki tüm geleceği, bu donuk ışıltının içine hapsolmuş gibiydi.
Mert’le nişanlanalı altı ay olmuştu. Altı ay, uzun bir süreydi bir insanı tanımak için. Mert iyi bir adamdı; çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine bağlı. Mimarlık ofisi şehrin en prestijli yapılarından bazılarına imza atmış, geleceği parlak, eli açık bir beyefendiydi. Elif’i seviyor, ona değer veriyordu. En azından Elif’in ailesi böyle söylüyordu. “Daha ne isteyeceksin Elif? Altın gibi çocuk! Sana bir ömür prensesler gibi bakar.” Annesinin sesi kulaklarında çınladı.
Elif prensesler gibi yaşamayı hiç istememişti ki. O, elleri çamura bulanmış, tırnak araları kille dolmuş, ruhu toprak kokan bir kadındı. Hayatını çocukluğundan beri tutkuyla bağlı olduğu seramiğe adamıştı. Kendi küçük atölyesini kurmuş, çamura can vermenin huzurunu, hürriyetini her şeye tercih etmişti. Mert, bu tutkusunu anlayışla karşılıyordu. “Ne güzel, kendinize ait bir uğraşınız var,” derdi gülümseyerek. Ama Elif’in gözlerinin içinde kaybolduğu her kili, her fırınlanmış eseri sadece bir “uğraş” olarak görmesi, Elif’in içindeki bir yerleri acıtıyordu.
İşte tam da bu sıkışmışlık hissi, Can’ın hayatına dâhil olduğu o akşam başlamıştı. Mert’in küçük kardeşi Can. Uzun zamandır yurtdışındaydı, bir fotoğrafçı olarak dünyanın dört bir yanını dolaşıyordu. Nişan törenine bile zar zor yetişmişti, tören biter bitmez de hemen gitmişti. Elif, Can’ı sadece fotoğraflardan tanıyordu; bir de o akşamki kısa, resmi tanışmadan. Ama ne tuhaftır ki Can’ı hiç tanımamasına rağmen, onun hakkında daha Mert’in anlattıklarından bile çok şey biliyordu. Can, Mert’in tam tersiydi: uçarı, tutkulu, kuralsız. Mert, Can’dan bahsederken hep bir hüzünle “Bizim deli oğlan,” derdi.
Bir akşam, Mert’in ailesiyle yemek yedikleri bir restoranda, Can aniden beliriverdi. Koyu renk jean’i, bol kesim keten gömleği ve omuzuna attığı eski bir deri çantasıyla, etrafındaki takım elbiseli, şık insan kalabalığının içinde bir anda ışıldamıştı sanki. Saçları dağınıktı, yüzünde yorgunluktan çok, hayatın tüm maceralarını sindirmiş bir dinginlik vardı. Elif’in gözlerinin içine baktığında, o donuk pırlanta birden görünmez oldu. Can’ın gözleri, Elif’in hiç hissetmediği, hiç dile getiremediği tüm boşlukları anlıyor gibiydi. İçinde sakladığı o küçük, asi sanatçı ruhunu görüyor, hatta ona gülümsüyordu.
“Sizin atölyeyi duydum Elif Hanım. Vaktim olunca mutlaka uğramak isterim,” dedi Can, sesi kışkırtıcı bir tonda. Mert’in annesi hemen araya girdi: “Aman Can, Elif’in işleri başından aşkın. Düğün hazırlıkları var, gelini yormayalım.” Can’ın gözleri annesine kaydı, ardından tekrar Elif’e döndü ve omuz silkti. “Sanatın yoğunluk tanıdığını sanmıyorum. İlham gelince kaçmaz.” Elif’in kalbi garip bir ritimle atmaya başlamıştı. Mert, masanın diğer ucundan durumu fark etmiş, Elif’e sevgiyle gülümsüyordu. “Can haklıdır. Elif, işini çok sever. Hatta çoğu zaman bana ayırdığı vakitten daha çok.” Mert’in sesi şaka yolluydu ama Elif, içinde bir sızı hissetti. Mert haklıydı, işini çok seviyordu, ama Mert’in bilmediği, belki de hiçbir zaman bilemeyeceği bir şey daha vardı: O iş, Elif’in dünyadan kaçış yoluydu.
Can atölyeye geldi. Bir öğleden sonra. Kapıyı çaldığında Elif, elleri çamurlu, üstünde eski bir tulumla fırından yeni çıkmış bir vazoyu inceliyordu. Can, içeri adımını attığında atölyenin toprak ve rutubet kokusuyla dolu havası, sanki birden daha da yoğunlaşmış gibiydi. “Vay canına,” dedi, gözleri atölyeyi tararken. Duvarlardaki raflarda duran irili ufaklı, bazısı sırrı atılmış, bazısı öylece duran kilden heykeller, vazolar ve tabaklar… “Burası bir sığınak gibi,” dedi Can, mırıldanır gibi. “Ve sen bu sığınağın kraliçesi olmalısın.”
Elif kızarmış, kalbi hızla atmaya başlamıştı. Mert’le nişanlı olduğu günden beri böyle rahatlamış hissetmemişti. Can’la geçen saatler, zamanın nasıl aktığını unutturuyordu. Can, seramiklerine bakarken sadece şekli değil, ruhunu, hikayesini de görüyordu. “Bu vazonun içindeki hüzün ne? Sanki boşluğu değil, doldurulamayan bir arzuyu taşıyor,” derken, Elif’in içine işleyen bir şeyler söylüyordu. Elif, hayatında ilk defa biriyle bu kadar derin bir bağ kurduğunu hissetti. Bu, Mert’le olan saygılı, düzenli ilişkilerinden çok farklıydı. Bu, tehlikeliydi. Bu, yasaktı.
Günler, haftalar birbirini kovaladı. Can, Elif’in atölyesinin gediklisi olmuştu. Bazen sadece çay içmeye, bazen yeni bitirdiği projelerini göstermeye, bazen de sadece sessizce Elif’in çalışmasını izlemeye geliyordu. Onların gizli randevularıydı bunlar. Atölye, onların sığınağıydı. Bazen Elif, Can’ın çektiği fotoğraflara bakıyordu. Can, dünyanın en ücra köşelerinden, insan hikâyelerinden, unutulmuş yüzlerden kareler getiriyordu. O karelerde Elif kendini görüyordu; içinde yaşadığı topluma yabancı, biraz yalnız, biraz da asi.
Bir gün, Can bir fotoğrafı gösterdi. Çölün ortasında, rüzgarda uçuşan eşarbıyla, ufka bakan bir kadın. Yüzü görünmüyordu ama duruşunda muazzam bir özgürlük ve aynı zamanda bir kaybolmuşluk vardı. “Bu kadın, hayallerinin peşinden koşarken, bir yandan da yalnızlığıyla savaşan her kadının hikayesi,” dedi Can. “Senin gibi.” Elif’in gözleri doldu. Can, parmağını yavaşça Elif’in yanağına koydu, akan bir damla yaşı sildi. O dokunuş, Elif’in tüm bedenine yayılan bir ateş gibiydi. O an, ikisi de bildikleri tüm sınırları aşmışlardı.
“Mert iyi bir insan, Can,” dedi Elif, sesi titreyerek. “Bunu ona yapamam.”
Can’ın gözleri karanlık bir derinliğe büründü. “İyi insan olmak, doğru insan olmak demek değildir Elif. Seni neyin mutlu ettiğini düşün. Hayatını bir vazife gibi mi yaşayacaksın, yoksa gerçekten nefes aldığını hissedecek misin?”
Bu sözler, Elif’in içinde bir fırtına kopardı.
Düğün tarihi yaklaşırken, Elif’in uykuları iyice kaçtı. Atölyesinde sabahlara kadar çalışıyor, ama elleri çamura can vermiyor, sadece mekanik hareketler yapıyordu. İçinde tarifsiz bir suçluluk, bir yandan da Can’a duyduğu kontrol edilemez bir arzu vardı. Mert’in ailesi, düğün hazırlıklarıyla meşguldü. Elif’i prova ettikleri gelinliklerin, tadına baktıkları düğün pastalarının arasına sıkıştırmışlardı. Mert ise her zamanki gibi düşünceliydi. “Çok yoruluyorsun değil mi aşkım? Biraz sabret, düğünden sonra dinleniriz,” diyordu. Mert’in bu samimi ilgisi, Elif’in suçluluk hissini daha da artırıyordu.
Bir gece, Can, Elif’in atölyesinin önüne geldi. Hava kararmış, atölyenin ışığı sokağa vuruyordu. İçeriden gelen loş ışıkta Elif’in siluetini seçebiliyordu. Kapıyı çalmadı, sadece orada durdu. Elif, birden kapıya dönmüş, Can’ı görmüş ve nefesi kesilmişti. Gözleri doldu. Can’ın gözlerinde, tüm sorulardan daha çok şey anlatan bir bekleyiş vardı.
Elif, titrek adımlarla kapıya yürüdü, Can’ın karşısına dikildi.
“Yapamıyorum Can,” dedi, sesi zar zor duyuluyordu. “Ben… Mert’le evlenemem.”
Can’ın yüzünde, derin bir acıyla karışık bir rahatlama belirdi. Elif’in ellerini tuttu. Elif’in parmağındaki pırlanta yüzük, ay ışığında bir an parladı. Can’ın avuçları sıcacıktı, ama o pırlanta Elif’in parmağında buz gibi duruyordu.
Düğün günü gelip çattı. Şehrin en ihtişamlı balo salonu, bembeyaz çiçeklerle süslenmişti. Kalabalık, şık davetliler, her yerde neşeli bir uğultu. Elif, aynadaki yansımasına baktı. Gelinliği içinde bembeyaz bir yabancı gibiydi. Saçları özenle yapılmış, makyajı kusursuzdu. Ama gözleri… Gözleri başka yerdeydi. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu.
Mert, gülümseyen gözlerle onu bekliyordu. Her şey bir rüyaydı, ama Elif için kabusa dönmek üzere olan bir rüya. Babası koluna girdi, onu ağır adımlarla Mert’e doğru götürmeye başladı. Her adım, Elif’in üzerine çöken bir ton ağırlık gibiydi. Sanki bin yıllık bir geleneğin, ailesinin tüm umutlarının, Mert’in tüm beklentilerinin ağırlığı eziyordu onu. Gözleri salonda Can’ı aradı. Yoktu. Belki de bekleyememişti, belki de gitmişti. Elif’in içi sızladı. Bu da mı bir işaret, diye düşündü. Bu da mı kader?
Mert’in yanına ulaştığında, Mert ona sevgiyle gülümsedi. “Çok güzelsin Elif’im,” dedi fısıldayarak. Elif, o an Mert’in yüzüne baktı. Ona haksızlık ediyordu. Bu iyi yürekli adama, bu samimi insana en büyük darbeyi vurmak üzereydi. Ama yapamazdı. Kendi ruhuna daha fazla haksızlık edemezdi.
Nikah memuru sorularını sormaya başladı. “Siz, Elif Altan…”
Elif’in boğazı düğümlendi. Bütün salonu kaplayan sessizlik, kulaklarında bir çığlığa dönüştü. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Saniyeler mi, dakikalar mı? Herkesin meraklı, sonra da endişeli bakışları üzerindeydi. Mert, Elif’e döndü, yüzünde bir şaşkınlık belirdi.
“Elif?” diye fısıldadı.
Elif, tüm cesaretini topladı. Derin bir nefes aldı.
“Hayır,” dedi, sesi zar zor duyuluyordu. “Hayır, evlenemem.”
Salon bir anda uğultuyla doldu. Annesinin feryadı duyuldu. Mert’in yüzündeki şaşkınlık, yerini derin bir acıya bıraktı. Elif’in gözleri doldu ama ağlamadı. Güçlü durmak zorundaydı.
“Ben… ben sizi seviyorum Mert,” dedi, hıçkırıklarla. “Ama… ama size layık değilim. Benim kalbim… Benim kalbim başka bir yerde.”
Mert’in gözleri, Elif’in ellerine kaydı. Elif’in parmağındaki yüzük, artık ağırlığını tamamen hissettiriyordu. Mert, yüzüğün üzerindeki parlak pırlantaya baktı, sonra Elif’in gözlerinin içine. Yüzünde tarifsiz bir hayal kırıklığı ve anlayış belirdi. Kendi yüzüğünü çıkardı, Elif’in avucuna bıraktı. “Elif,” dedi, sesi kısık ve acı doluydu. “Bunu bana yapmana gerek yoktu. Sadece… sadece mutlu olmanı isterdim.”
Elif, gözleri dolu dolu, Mert’in yüzüne baktı. Kendini korkunç hissediyordu. Yaptığı şey, affedilemezdi. Ama nefes aldığını hissetti. O prangadan kurtulmuştu. Hızlı adımlarla salondan çıktı. Arkasında feryatlar, fısıltılar, şaşkın yüzler bıraktı. Gelinliği topuklarına dolanıyor, onu düşürecek gibi oluyordu. Dışarı çıktığında, serin akşam havası yüzüne çarptı.
Salondan uzaklaşan bir taksinin yanında, duvara yaslanmış Can’ı gördü. Can’ın gözlerinde, ne bir zafer, ne bir kınama vardı. Sadece derin bir anlayış ve bir beklenti. Elif’in elini uzattı, Can elini tuttu. Elif, Can’ın elinin sıcaklığıyla yeniden nefes aldığını hissetti. Ama bu, bir son değildi. Bu sadece, her şeyin yeni bir başlangıcıydı. Elif, dönüp bir kez daha o ihtişamlı, bembeyaz salona baktı. İçinde bir yanardağ patlamış gibiydi. Her şeyi yıkmıştı. Şimdi, yıkıntıların arasından nasıl bir dünya kuracaktı, bilmiyordu. Ama ilk defa, bu dünyanın nasıl olacağına kendi karar verecekti. Belki Can’la, belki tek başına. Bilmiyordu. Ama ilk kez, gerçekten yaşıyordu. Ve gözleri, artık sadece kendine bakıyordu.
