aile draması

Gözlerdeki Fısıltı

8 dakikalık okuma · 1565 kelime

Yıllardır ilk defa, kalbinin sadece bir ritim tutan bir kas yığını olmadığını hissetti Elif. Lüks bir otelin balo salonunda, kocası Cem’in iş ortaklarıyla çevrili, cilalı gülücükler ve anlamsız sohbetler arasında sıkışıp kalmışken, o gözler Elif’in ruhuna dokunmuştu. Cem’in yanındaki koltukta oturuyordu, Elif’in karşısında, masanın öbür ucunda. Yeni müdür yardımcısıydı, Cem’in söylediğine göre genç, parlak ve hırslı. Adı Emre’ydi. Elif’in bakışları istem dışı Emre’ye kaydı, tıpkı onun bakışlarının ona kaydığı gibi. Uzun süredir içinde hissetmediği bir kıvılcım çaktı. Gözlerinde ne bir densizlik ne de bir arzu vardı, sadece derin bir anlama. Sanki Elif’in yıllardır giydiği görünmez zırhı aşmış, doğrudan içindeki yorgun kadına bakıyordu.

Elif ve Cem’in evliliği kusursuz görünüyordu dışarıdan. Cem başarılı bir iş adamıydı, Elif zarif ve bakımlı bir ev hanımı. Her yaz Ege’de tatil yaparlar, kışları Uludağ’a giderlerdi. İstanbul’un seçkin semtlerinden birinde geniş, modern bir dairede yaşıyorlardı. Dostlukları, aileleri, hatta yaşam biçimleri bile kusursuz bir uyum içindeydi. Tek eksik, Elif’in kalbinin derinliklerinde büyüyen o boşluktu. Cem iyi bir eşti; ilgiliydi, cömertti, sadıktı. Ama tutku? O çoktan sönmüş, yerini alışkanlığa ve sessiz bir anlaşmaya bırakmıştı. Cem, Elif’in hayatına kattığı düzeni ve statüyü severdi. Elif ise Cem’in sağladığı güvenliği ve saygınlığı takdir ederdi. Aşk, aralarında uzun zaman önce ölmüş bir hayalden ibaretti.

O geceden sonra Emre’yi daha sık görmeye başladı Elif. Cem, iş yemeklerine veya sosyal davetlere onu da çağırmayı adeta bir görev edinmişti. Emre, her seferinde Elif’e daha da yaklaşan bir mıknatıs gibiydi. Ortak tanıdıklar üzerinden başlayan sıradan sohbetler, kısa sürede derinleşti. Emre’nin sanat, felsefe ve hayat üzerine düşünceleri Elif’in uzun zamandır uykuda olan zihnini uyandırıyordu. Kitaplardan, filmlerden, varoluşsal sorgulamalardan bahsediyorlardı. Cem ise genellikle iş konularını konuşur, bazen Elif’in entelektüel sohbetlere katılımından sıkılır gibi olurdu. “Elif, yine felsefeye daldın,” derdi, alaycı bir gülümsemeyle. Elif bu sözlere alışmıştı, umursamazdı. Ama Emre’nin ona bakışı, onun her kelimesini can kulağıyla dinlemesi farklıydı. Onun yanında, Elif ilk defa kendisi olmanın kıymetini anlıyordu.

Bir öğleden sonra Cem şehir dışına bir iş gezisine gitmişti. Elif, evde tek başınaydı. Kapı çaldı. Gelen Emre’ydi. Cem’in gönderdiğini, önemli bir belgeyi unuttuğunu söyledi. Elif kapıyı açtığında, Emre elindeki zarfı uzattı. Kısa bir anlığına göz göze geldiler. “İçeri gelmek ister misin?” dedi Elif, kendi sesine şaşırarak. Emre tereddüt etmedi. Mutfağa geçtiler, Elif kahve yaparken Emre salondaki camdan İstanbul’u seyretti. Sohbet, kaldığı yerden, sanki hiç kesintiye uğramamış gibi devam etti. İki saat sonra, güneş batarken, Emre gitmek için ayağa kalktı. Kapıya kadar Elif eşlik etti. Tam kapıdan çıkacakken, Emre ona döndü. “Elif,” dedi, sesi her zamankinden daha alçak ve yoğun. “Benim için çok farklısın. Bunu biliyor musun?” Elif’in kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Cevap veremedi. Sadece baktı, içinde biriken tüm duyguları gözlerine yükleyerek. Emre elini yavaşça Elif’in yanağına koydu, başparmağıyla okşadı. Bu basit dokunuş, yılların birikmiş suskunluğunu yıkar gibiydi. Elif gözlerini kapadı. Emre eğildi ve dudaklarına küçücük bir öpücük bıraktı. Ardından, bir şey demeden uzaklaştı. Elif, kapının eşiğinde, kalbi hala göğsünden fırlayacak gibi, bir yandan sarsılmış diğer yandan hayatında ilk defa bu kadar canlı hissederek dondu kaldı.

Bu öpücük bir dönüm noktası oldu. Artık aralarındaki gerilim elle tutulur hale gelmişti. Her bakışma, her dokunuş ihtiraslı bir sessizliğin fısıltısıydı. Elif’in dünyası ikiye ayrılmıştı; bir tarafta Cem’le kurduğu, güvenli ama duygusuz yaşamı, diğer tarafta Emre’nin ona sunduğu, tehlikeli ama tutkulu dünya. Suçluluk duygusu kemiriyordu içini ama aynı zamanda hiç hissetmediği kadar özgür ve canlı hissediyordu. Geceleri uyuyamaz oldu, Cem’in horlaması bile artık dayanılmaz geliyordu. Emre’yle mesajlaşıyorlar, bazen Cem’in haberi olmadan gizlice kahve içmeye gidiyorlardı. Bu buluşmalar, sohbetler, Elif’in ruhundaki boşluğu doldurmaya başlamıştı. Emre ona değerli olduğunu, arzulanır olduğunu hissettiriyordu. Ona Elif’i, Elif’e geri veriyordu.

Bir akşam, Elif ve Emre, Cem’in katılamadığı bir şirket yemeğinden sonra, Elif’in Cem’le paylaştığı dairenin yakınındaki bir bara gittiler. Saatler süren sohbetin ardından, barda sadece onlar kalmıştı. Emre, Elif’in elini tuttu. “Böyle devam edemeyiz Elif,” dedi, sesi kararlıydı. “Bu bana da sana da haksızlık. Cem’e de haksızlık. Benim istediğim gizli kapaklı bir ilişki değil. Ben sana aşığım Elif. Ve senin de bana karşı boş olmadığını biliyorum.” Elif’in kalbi sıkıştı. Tüm korkuları, tüm endişeleri bir anda üzerine çullandı. Cem’i bırakmak? Yıllardır kurduğu düzeni yıkmak? Toplumun, ailesinin, arkadaşlarının ne diyeceğini düşünmek bile boğazını düğümlüyordu. Ama Emre’nin gözlerindeki o saf sevgi, Elif’in direncini kırıyordu.

“Ne yapacağım Emre?” diye fısıldadı Elif, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Benim koca bir hayatım var. Cem’le. Yıllarca birlikteyiz biz.”
“Hayatına başkalarının yazdığı bir senaryoyu yaşayarak mı devam edeceksin Elif? Yoksa kendi hikayenin kahramanı mı olacaksın?” Emre’nin sözleri Elif’in ruhunda yankılandı. Uzun zamandır ertelediği hesaplaşma anı gelip çatmıştı.

Ertesi gün, Elif Cem’le konuşmaya karar verdi. İçinde fırtınalar kopuyordu ama adımları kararlıydı. Cem işten gelince, Elif ona kahve yaptı ve oturma odasında, her zamanki koltuklarına oturdular. Cem yorgun görünüyordu. “Ne konuşacağız, Elif?” dedi, sesinde bir merak kırıntısı vardı. Elif derin bir nefes aldı. “Cem,” diye başladı, sesi titriyordu. “Ben… Ben artık böyle yaşayamam.”
Cem şaşkınlıkla Elif’e baktı. “Neden bahsediyorsun Elif? Bir sorun mu var? Canın mı sıkkın?”
“Sorun biziz Cem,” dedi Elif, artık gözyaşlarını tutmuyordu. “Bizim evliliğimiz. Ben mutlu değilim Cem. Biz birbirimize yabancılaştık. Ne zaman oldu bilmiyorum ama kaybolduk.”
Cem’in yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bırakmaya başladı. “Ne demek kaybolduk Elif? Bizim örnek bir evliliğimiz var. Herkes bize gıptayla bakar. Ne istediğini sanıyorsun sen?”
“Sevgi istiyorum Cem. Tutku istiyorum. Anlaşılmak istiyorum. Birlikte bir hayatı gerçekten paylaşmak istiyorum, aynı evin içinde iki yabancı gibi değil.” Elif’in sesi yükseliyordu. Cesareti tüm hücrelerine yayılıyordu.
Cem ayağa kalktı, gergin bir şekilde salonda dolanmaya başladı. “Biri mi var Elif? Bu saçmalıkları durup dururken söylemezsin sen.”
Elif dondu kaldı. “Ne ilgisi var şimdi bunun?”
“Elbette ilgisi var!” diye bağırdı Cem. “O Emre denen çocuk mu soktu aklına bunları? Gözlerin parlıyordu ne zaman o konuşsa. Fark etmediğimi mi sandın?” Cem’in yüzü kıpkırmızı kesilmişti, damarları belirginleşmişti.
Elif şok olmuştu. Cem’in bu kadar gözlemci olduğunu hiç düşünmemişti. Hep kendi dünyasında yaşadığını sanırdı. “Biri olsa bile, bu benim mutsuz olduğum gerçeğini değiştirmez Cem. Yıllardır içimde biriken bir boşluk vardı. O boşluğu sen görmedin, hissetmedin. Belki de bakmadın bile.”
Cem durdu, Elif’e baktı. Yüzündeki öfke yerini yavaş yavaş bir tür acıya bırakıyordu. “Sen beni hiç mi sevmedin Elif? Bu kadar kolay mı benden vazgeçiyorsun?”
“Seni sevdim Cem,” dedi Elif, gözleri doluydu. “Ama aşk değişti. Yıllar içinde bambaşka bir şeye dönüştü. Ve ben artık bu değişimle yaşamak istemiyorum. Daha fazlasını arıyorum. Kendi içimde. Kendi benliğimde.”

Sohbet saatler sürdü, tartışmaya, kırgınlıklara, sonra da sessiz bir kabullenişe dönüştü. Cem, Elif’in kararlılığını görünce direnci kırıldı. Ama son bir hamlesi vardı. “Peki Emre?” dedi, sesi acı doluydu. “Onunla ne yapacaksın? Bu kadar çabuk güvenme Elif. Onun da sırları vardır. Hem, onun da bir nişanlısı olduğunu biliyor muydun?”
Elif’in dünyası başına yıkıldı. Nişanlısı mı? Emre ona hiç böyle bir şeyden bahsetmemişti. Cem’in yüzünde acı ve intikam karışımı bir ifade vardı. “Sen de benim gibi onun için bir kaçamak olabilirdin Elif. Belki de öylesin.”
Elif hızla ayağa kalktı, nefes nefese kalmıştı. Cem’in sözleri zihnine bir hançer gibi saplanmıştı. Emre’ye güvenmişti, ona kendini açmıştı. Tüm bu yaşananlar bir yalan mıydı? Onun kendisi için duyduğu aşk gerçek miydi, yoksa o da bir oyundan mı ibaretti?

Elif, Cem’den uzaklaştı. O geceyi arkadaşının evinde geçirdi. Sabaha kadar uyuyamadı. Cem’in söylediklerinin gerçek olup olmadığını öğrenmeliydi. Emre’ye mesaj attı, “Konuşmamız gereken önemli bir şey var,” diye. Ertesi sabah, Emre endişeli bir şekilde Elif’in arkadaşının evinin önüne geldi. Elif, Emre’ye Cem’in söylediklerini aktardı. Emre’nin yüzü bembeyaz kesildi. Başını öne eğdi. “Evet,” diye fısıldadı. “Doğru. Bir nişanlım var. Ailem görücü usulüyle ayarlamıştı. Eski bir hikaye. Benim için hiçbir anlamı yoktu, sadece ailemi üzmemek için devam ettiriyordum. Sen hayatıma girince her şey değişti Elif. Ona senden bahsetmek için fırsat arıyordum. Ama korktum. Seni kaybedeceğimden korktum.”
Elif’in kalbi burkuldu. Acı, hayal kırıklığı ve bir parça da anlayışın garip bir karışımıydı bu. “Korktun mu?” diye sordu Elif, sesi buz gibiydi. “Senin korkuların yüzünden benim hayatım altüst oldu Emre. Ben Cem’le yüzleştim, her şeyi göze aldım. Oysa sen… sen de benim gibi gizli kapaklı bir ilişki yürütmeye çalışıyordun. Benden ne farkın kaldı?”

Emre’nin gözleri yaşlarla doldu. Elif’e yaklaşmaya çalıştı ama Elif geri çekildi. “Bana zaman ver Emre,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Benim yalnız kalmaya ihtiyacım var. Kimsenin hikayesinde bir yan rol olmak istemiyorum. Kendi hikayemin başrolü olmaya karar verdim.”

Aylar geçti. Elif, Cem’den boşandı. Hayatındaki her şeyi baştan kurdu. Kendi küçük butiğini açtı, uzun zamandır hayalini kurduğu şeyi nihayet gerçekleştirdi. Yeni, küçük bir daireye taşındı. Etrafındaki insanlar şaşkınlıklarını gizleyemiyordu. Bazıları onu cesur buluyor, bazıları ise deli. Ama Elif, ilk defa bu kadar özgür ve kendiyle barışık hissediyordu. Emre, defalarca onu aradı, mesajlar attı. Elif, onun nişanlısından ayrıldığını, her şeyi geride bıraktığını biliyordu. Ama Elif acele etmedi. Emre’nin varlığı onu uyandırmıştı evet, ama gerçek özgürlüğün bir başkasına sığınmak olmadığını anlamıştı. Gerçek özgürlük, kendini bulmak, kendi kararlarını almak ve kendi doğrularınla yaşamak demekti.

Bir gün, butiğinde çalışırken kapı çaldı. Gelen Emre’ydi. Yüzü çökmüş, gözleri yorgundu. Elinde tek bir beyaz gül vardı. Elif’in kalbi bir an duraksadı. “Merhaba Emre,” dedi, sesi sakindi.
“Merhaba Elif,” dedi Emre, gözleri Elif’in gözlerini buldu. “Seni görmek için geldim. Sadece görmek. Nasıl olduğunu öğrenmek.”
Elif gülümsedi. “İyiyim Emre. Çok iyiyim.”
Emre elindeki gülü Elif’e uzattı. “Bunu hak ettim mi bilmiyorum ama… senin için.”
Elif gülü aldı, kokladı. Güzeldi. “Teşekkür ederim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Emre etrafa baktı, Elif’in küçük ama zevkli butiğine. “Çok güzel olmuş burası. Tıpkı senin gibi.”
Elif gülümsedi. O an, geçmişin yüklerinden arınmış, yeni bir başlangıcın eşiğinde durduğunu hissetti. Emre ile olan geçmişi acı ve hayal kırıklığıyla doluydu ama aynı zamanda ona kendi gücünü de göstermişti. Kapı aralık kalmıştı. İçeriye yeni bir ışık sızıyordu. Elif, artık sadece o ışığı takip edecekti. Yalnız ya da bir başkasıyla, ama kendi yolunda.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top