Aile Draması

Görünmez Eller

8 dakikalık okuma · 1589 kelime

Aylin, Esenler’deki üç odalı dairelerinin daracık koridorunda, banyodan sızan nemli havayla karışık anne eli değmiş sabun kokusunun rehberliğinde, mutfaktan gelen taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusuna doğru ilerlerken, henüz güneşin ilk ışıkları İstanbul’un üzerindeki gri perdesini yırtmaya çalışıyordu. Kardeşlerinin mışıl mışıl uyuduğu çekyatlardan birine ilişmiş, soğuk demliği ısıtan fırının üzerinden yükselen buğuya bakarken, elindeki eskiz defterinin sayfaları arasına sığınmak istiyordu. Defalarca karaladığı, yarım bıraktığı yüzler, soyut figürler, otobüs camından gördüğü silüetler… Hepsi onun sessiz çığlığıydı, ait olmak istediği o bambaşka dünyanın fısıltılarıydı. Ama şimdi, o defter, kalın bir kitlenin altında, yatağın altındaki kutuda saklıydı. Sadece o biliyordu varlığını.

Sarı otobüs, her sabah olduğu gibi, tıka basa doluydu. Aylin, cam kenarında sıkışmış, dışarıdaki hızla akıp giden şehre değil, camdaki kendi yansımasına bakıyordu. Yorgun gözler, umutlu bir parıltı taşıyordu. Bugüne kadar hep bir ‘yardımcı’ydı. Evde annesine, okulda arkadaşlarına, şimdilerde ise Saygun Sanat Galerisi’nde, paha biçilmez eserlerin ortasında, görünmez bir hayaletti.

Saygun Sanat Galerisi. Aylin için sadece bir iş yeri değildi, aynı zamanda zenginliğin, estetiğin ve erişilmez bir dünyanın simgesiydi. Kasımpaşalı bir ailenin kızı olarak, buradaki mermer zeminlerin, tavanı saran devasa avizelerin ve her biri yüz binlerce liraya paha biçilen tabloların, heykellerin arasında her sabah kendini küçücük hissederdi. Saat sabah yedide başlayan mesaisi, onu kimse gelmeden, bu ihtişamlı mekânı kusursuz hale getirmekle görevlendiriyordu. Elinde gümüş rengi bir bez, özel bir sprey ve süpürgeyle gezinirken, bir yandan da hayranlıkla sanat eserlerini incelerdi. Hayal kurardı, bu eserleri yaratan ellerin hissettiklerini anlamaya çalışırdı. Acaba bir gün onun da çizimleri, boyaları, parmak izleri böyle değerli bir duvarı süsler miydi?

Bugün, galeri hummalı bir çalışmaya ev sahipliği yapıyordu. Ünlü heykeltıraş Elif Atalay’ın “Gaia’nın Fısıltısı” adlı yeni eseri sergilenecekti. Bej tonlarında, toprağın çatlamış yüzeyini andıran, incecik dallarla göğe uzanan kırılgan bir figürdü. Adeta nefes alıyormuş gibi duran bu eser, Aylin’in ruhuna dokunmuştu. Her detayıyla toprağın acısını, sabrını ve yeniden doğuşunu anlatıyordu. Temizlik yaparken defalarca eserine yaklaşmış, parmak uçlarıyla dokunmak istemiş ama çekinmişti.

Öğlene doğru, galeri sahibi Berrin Saygun’un sesi galeride yankılandı. Keskin, otoriter, her kelimesi hesaplanmış bir sesti bu. “Selim, Gaia’nın konumlandırmasını beğenmedim. Sanki odanın ruhuna tam oturmamış gibi. Biraz daha sağa kaydıramaz mıyız?”

Selim Saygun. Berrin Hanım’ın tek oğlu, galerinin varisi. Aylin’in uzaktan gözlemlediği kadarıyla, yakışıklı, karizmatik ama sanki hep bir şeylerin eksikliğini yaşayan, huzursuz bir ruhtu. Sanat tarihi eğitimi almıştı ama babasının baskısıyla iş hayatına atılmak zorunda kalmış, galerinin idaresini devralmıştı. Aylin, Selim’in sergilerde çektiği fotoğrafların sıradan pozlardan çok daha derin, melankolik bir ruh taşıdığını fark etmişti. Onun da kendisi gibi görünmez bir yeteneği mi vardı, yoksa Aylin sadece kendisine benzeyen bir ruh mu arıyordu bu soğuk mermer duvarların arasında?

“Anne, Elif Hanım’la uzun uzun konuştuk. Bu pozisyon ışık açısından en iyisi. Kırılgan bir eser, çok hareket ettirmek riskli,” diye yanıtladı Selim, sesi her zamankinden daha gergin çıkıyordu.

“Risk mi? Benim galerimde risksiz bir şey yoktur oğlum. Sadece işlerimi mükemmel yapma beklentim vardır. Git, Cemil’i çağır, birlikte denersiniz. Ben bir de bu eserden bir tane daha istedim, yarın gelecekmiş. Olur da bir aksilik olursa elimizde yedek bulunsun.” Berrin Saygun’un sesi her şeye muktedir bir tını taşıyordu.

Aylin, koridordaki köşeyi dönüp toz bezi almak üzereyken, Berrin Saygun’un “Gaia’nın Fısıltısı”nın yanına gidip onu yakından incelediğini gördü. Kadın, incecik parmaklarıyla heykelin toprak yüzeyine dokundu, eğildi, başını bir o yana bir bu yana yatırdı. Ardından, sanki tam da istediği açıya getirmek istercesine, heykelin tabanına hafifçe dokundu. Belki de sadece hayal etti, ama Aylin’e sanki heykel hafifçe sarsılmış gibi geldi. Berrin Saygun hızla doğruldu, etrafına göz gezdirdi ve hiçbir şey olmamış gibi salondan ayrıldı. Aylin nefesini tuttu, gördüklerini sorguladı. Bir anlık bir titreme miydi yoksa sadece bir yanılsama mı?

Ertesi sabah, henüz personel gelmeden, Berrin Saygun’un galerinin girişinde Cemil Bey’le hararetli bir şekilde konuştuğunu duydu Aylin. Yüzünde panik ve öfke karışımı bir ifade vardı.
“Cemil, bu kabul edilemez! Kimse görmemiş mi? Bu eserin değeri nedir biliyor musun? Ne yapacağız şimdi?”
Aylin sessizce yanaşıp baktığında, buz kesildi. “Gaia’nın Fısıltısı”nın göğe uzanan en ince dalının ucunda, belirgin bir çatlak vardı. Minik, neredeyse görünmez bir kılcal damar gibi ilerleyen ama heykelin bütün kırılganlığına ihanet eden bir çatlak.

Gündüz, galeri alarm zilleri çalarcasına hareketlendi. Herkes bir açıklama bekliyordu. Heykeltıraş Elif Atalay sinirden titreyerek geldi, esere dokunan ellerini öfkeyle çekti. Güvenlik kameraları defalarca incelendi ama kimsenin esere zarar verdiğini gösteren net bir kayıt yoktu. Gece, sadece Aylin ve güvenlik ekibi binadaydı. Cemil Bey, her zaman güler yüzlü olan adam, şimdi Aylin’e şüpheyle bakıyordu.
Berrin Saygun, herkesi, özellikle de temizlik personelini ve yeni başlayanları sorguya çekti. Aylin’in kalbi hızla çarpıyordu. “Bir şey gördün mü Aylin?” sesi buz gibiydi Berrin Hanım’ın. “Dün sen de buradaydın. Belki bir şey dikkatini çekmiştir.”
Aylin’in boğazı düğümlendi. Berrin Hanım’ın heykele dokunduğu anı düşündü. O anlık sarsılmayı. Ama bunu nasıl söyleyebilirdi? Hem kim inanacaktı ki, kendi hatasını kabullenmeyecek bir galeri sahibinin aleyhine, görünmez bir temizlikçinin sözüne? İşini kaybetme korkusu, utanç, öfke… Hepsi birleşip dilini bağladı.
“Hayır efendim,” diye fısıldadı. “Hiçbir şey görmedim.”

Sorgulama bitmişti ama şüphenin gölgesi Aylin’in üzerinde geziyordu. Herkes ona bir suçluya bakar gibi bakıyordu. Özellikle de galerideki diğer çalışanlar. O an, bu galerideki yerinin ne kadar kırılgan olduğunu anladı. Bir çırpıda silinebilirdi, tıpkı mermer zeminlere dökülen bir leke gibi.

O öğleden sonra, Selim, her zamanki gibi sessizce stüdyosuna çekilmişti. Aylin, yerleri silerken, kapının aralık olduğunu ve içerideki dağınıklığı fark etti. Masanın üzerinde yarım kalmış bir fotoğraf projesi, yere saçılmış eskizler… Ve Selim’in masanın kenarında unuttuğu, üzeri tozlanmış defterin altından sarkan tanıdık bir köşeyi gördü. Yüreği ağzına geldi. Kendi eskiz defteriydi bu. Dün, tuvaletleri temizlerken molada çizim yaparken unutmuştu. Selim onu bulmuştu.

Panikle içeriye girdi. Defteri almak için uzandığında Selim’in eli de aynı anda deftere uzandı. Göz göze geldiler. Selim’in yüzünde şaşkınlık ve hafif bir merak vardı.
“Bu… Bu senin mi?” diye sordu Selim, sesi yumuşaktı. Defteri elinde tutuyordu.
Aylin başını salladı, yüzü kızarmıştı. “Evet, ben… Ben unuttum sanırım.”
Selim defteri bırakmak yerine sayfalarını çevirmeye başladı. Aylin’in içinden bir şeyler koptu. Gizli dünyası ifşa oluyordu. Sayfalar, hızlıca karalanmış otoportreler, sokak sahneleri, soyut şekillerle doluydu. Selim, “Gaia’nın Fısıltısı”nın eskizine benzeyen bir sayfanın önünde durdu. Aylin’in, heykelin kırılganlığını ve gücünü yakaladığı, kendi yorumunu kattığı bir çizimdi bu.
“İnanılmaz,” diye fısıldadı Selim, gözleri hala çizimdeydi. “Bu… Sen bir sanatçısın.”
Aylin ne diyeceğini bilemedi. “Sadece… Sadece karalıyorum,” diye mırıldandı, utancından yerin dibine girmek istiyordu.
Selim başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne alay, ne de küçümseme vardı. Sadece derin bir anlama ve belki de hüzün. “Sadece karalamak değil bu Aylin. Bu bir duygu, bir gözlem. Gerçek sanat bu.”

O an, galeriye yeni bir heykel getirildiğinin sesi duyuldu. Berrin Saygun’un talimatıyla, “Gaia’nın Fısıltısı”nın yedek kopyası gelmişti. Acil bir toplantı düzenlendi. Cemil, Berrin Hanım ve Elif Atalay’ın bulunduğu toplantıya Selim de çağrıldı. Aylin, temizliğe devam ediyordu ama kulakları toplantı odasındaki fısıltılardaydı.
Berrin Saygun, yeni gelen heykeli hemen sergilemek istiyordu. Elif Atalay ise itiraz ediyordu, orijinal esere ne olduğunu bulmadan hiçbir şey yapmayacağını söylüyordu. Ortam gergindi.
“Bir hata yapıldı Elif. Hepimiz insanız. Yeni eser burada, açılışa az kaldı,” diye Berrin Saygun’un sesi yükseldi. “Bu konuyu kapatmalıyız. Yoksa galerimin prestiji zarar görür.”

Birden Selim’in sesi duyuldu. Daha önce annesine hiç bu kadar sert tonla konuştuğuna şahit olmamıştı Aylin. “Kapatamayız anne. Sanat, gizli kalmış hataların üzerini örtmek değildir. Kaldı ki, bu hatayı kimin yaptığını biliyoruz.”
Aylin’in kalbi ağzına geldi. Acaba Selim her şeyi görmüş müydü? Yoksa Aylin’in kendi eskiz defterindeki Gaia’nın Fısıltısı çizimi, ona bir şey mi fısıldamıştı?

Berrin Saygun’un sesi buz kesmişti. “Ne demek istiyorsun Selim? Çekimlerin yüzünden yine abartıyorsun. Kimseyi suçlayamayız, kamera kayıtları ortada.”
“Kamera kayıtları sadece dışarıdan görebildiğimizi gösterir anne. Ama sanatı anlayan bir göz, bu hasarın nasıl oluştuğunu da anlar,” dedi Selim, sesi kararlıydı. “Gaia’nın Fısıltısı, inanılmaz derecede hassas bir yapıya sahip. O incecik dal, ancak bir darbeyle değil, hafif ama sürekli bir baskıyla, belki bir şeyin üzerine düşmesiyle ya da birinin onu… yerinden oynatmaya çalışmasıyla bu şekilde çatlayabilir.”
Selim’in bakışları bir an annesinin üzerine kaydı, sonra Cemil Bey’e döndü, sonra Elif Atalay’a. Ama sözleri, dolaylı yoldan, Aylin’in o sabahki gözlemini fısıldıyordu. Berrin Saygun’un esere dokunduğunu, onu yerinden oynatmaya çalıştığını ima ediyordu.
“Bir sanatçı, eserine asla zarar vermez, ama bir başkası, bilmeyerek, bir şeyi ‘düzeltmeye’ çalışırken… İşte o zaman böyle kılcal bir çatlak oluşabilir,” dedi Selim, sesi odadaki herkesin dikkatini çekecek kadar yüksekti.
Berrin Saygun’un yüzü bembeyaz oldu. Selim’in sözleri, bir suçlama olmasa da, bir ifşa gibiydi. Anne oğul arasında görünmez bir savaş başlamıştı.

Toplantı salonundan çıkan Cemil Bey, Aylin’e baktı. Gözlerinde artık şüphe değil, derin bir anlama vardı. Selim’in sözleri, Aylin’in sessizliğinin nedenini herkese fısıldamıştı.

Ertesi gün, galeri sessizdi. Yeni “Gaia’nın Fısıltısı” sergileniyordu. Ama orijinal eser, onarım için özel bir atölyeye gönderilmişti. Berrin Saygun, Selim’le konuşmamıştı. Gergin bir soğukluk hakimdi.

Aylin, koridoru silerken, Selim’in stüdyosunun kapısının açık olduğunu fark etti. İçeriden gelen melodi, yumuşak bir caz parçasıydı. Selim, pencerenin önünde durmuş, dışarıyı seyrediyordu.
“Aylin,” diye seslendi Selim, döndüğünde elinde o eski eskiz defteri vardı. “Bu defteri sana geri vermek istedim. Ve… sana bir teklifim var.”
Aylin şaşkınlıkla Selim’e baktı. “Ne teklifi?”
“Galeride bir boş oda var. Genelde depoydu ama ben onu küçük bir atölyeye çevirdim. Belki sen… Orada çalışabilirsin. Kendi sanatını geliştirebilirsin. Masraflarını ben karşılarım. İstersen malzemelerini de.”
Aylin’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözleri doldu. İnanamıyordu duyduklarına. Hayatında ilk kez biri, ona gerçekten ‘görünür’ olduğunu söylüyordu.
“Ama ben… Ben temizlik görevlisiyim,” diye fısıldadı.
Selim gülümsedi. “Hayır Aylin. Sen bir sanatçısın. Ve bu galeriye sadece temizlemek için değil, sanatın bir parçası olmak için de aitsin.”
Aylin’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Bu, sevinç gözyaşıydı, ama aynı zamanda uzun zamanın birikmiş acısının da dışa vurumuydu. Görünmez elleri, nihayet kendi hayallerinin kapısını aralıyordu. Sınıf farkı, bir anda yok olmamıştı. Ama o mermer duvarlar arasında, bir çatlak oluşmuş, ve o çatlaktan içeriye, umut ışığı süzülmüştü. Belki de sanat, tüm o görünmez duvarları yıkan en güçlü fısıltıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top