aile draması

Gönül Hırsızı

8 dakikalık okuma · 1416 kelime

Aslı, Emre’nin yaka cebinden sarkan, parıltılı, küçük, inci detaylı tokayı gördüğünde kalbinde garip bir sızı hissetti. Kendisine ait değildi, bunu biliyordu. Emre, işten dönmüş, yorgun argın koltuğa çökmüştü. Aslı yanına yaklaştı, tokaya uzanırken Emre hafifçe irkildi. “Bu ne?” diye sordu Aslı, sesindeki tınıyı kendisi bile tanıyamamıştı. Emre’nin yüzünde anlık bir panik belirdi, sonra hızla toparladı. “Ha, o mu? Ofiste bir proje sunumu vardı, sanırım sunumcu kızlardan birinin tokası, düşürmüş olmalı.” Emre omuz silkti, tokaya Aslı’nın elinden alıp uzaktan bir çöp kutusuna doğru attı. Toka, sessiz bir isyanla halının üzerine düştü. Aslı eğilip aldı, parmakları incilerin pürüzsüzlüğünde gezindi. Aynı tokanın lacivertini, daha dün kız kardeşi Deniz’in saçlarında görmüştü. Gözlerini kaçırsa da kalbindeki sızı inatla büyüyordu.

Aslı ve Emre üç yıldır birlikteydi, iki aydır da nişanlı. Hayatları mükemmel bir ritimde akıyordu; Aslı’nın mimarlık ofisi, Emre’nin yükselen inşaat şirketi, her hafta sonu planladıkları kaçamaklar, geleceğe dair kurdukları büyük hayaller. Yaklaşık altı ay sonra evleneceklerdi. Her şey, bir rüya gibiydi. Özellikle de Aslı için. Emre, ilk görüşte aşık olduğu, hayatının erkeğiydi. Onunla tanıştığında otuz yedi yaşındaydı ve artık aşkın kendisi için bir masal olduğunu düşünüyordu. Ama Emre, bu masalı gerçeğe çevirmişti.

Deniz, Aslı’dan yedi yaş küçüktü. Hep Aslı’nın gölgesinde büyüdüğünü düşünürdü, aslında Aslı onu hep koruyup kollamış, anneleri vefat ettikten sonra ona hem abla hem anne olmuştu. Deniz’in hayatındaki her önemli olayda Aslı vardı. Emre ile tanıştırdığında da Deniz’i yanına almıştı. Emre, Deniz’e karşı hep nazik ve ilgiliydi. Aslı bunu hep Emre’nin iyi niyetine ve kardeşine olan saygısına yorardı. Deniz de Emre’yi çok sevmişti, ona ‘abi’ derdi. Her aile yemeğinde, her kutlamada Deniz yanlarındaydı. Hatta nişan hazırlıklarında Aslı’ya en çok yardım eden de oydu. Gelinlik provasında, düğün mekanı seçiminde, davetiyelerde… Deniz, Aslı’nın sağ koluydu.

O toka meselesinden sonra, Aslı’nın zihninde küçük bir karaltı belirdi. Önceleri anlamsız gelen detaylar, şimdi birer birer birleşmeye başlıyordu. Emre’nin telefonuna gelen mesajlara gizemli bir şekilde gülümsediği anlar, Deniz’in Emre’ye olan tuhaf yakınlığı, Emre’nin Deniz’i eve bırakmak için her zaman gönüllü oluşu… Aslı bunları önceleri kardeş sevgisi, dostluk sanmıştı. İçinden bir ses, “Saçmalıyorsun Aslı, bu senin en yakınların,” diye fısıldıyordu. Ama diğer ses daha güçlüydü, “Gözlerin yalan söylemez.”

Bir akşam yemeğinde, Aslı, Emre ve Deniz birlikteyken, Emre bir fıkra anlattı. Deniz kahkahalarla gülerken, Emre’nin bakışları Deniz’in üzerinde takılı kaldı. O bakışta bir hayranlık, bir sahiplenme vardı. Aslı’nın midesi kasıldı. Daha önce bu bakışları sadece kendi üzerinde hissettiğini sanırdı. Yemeğin sonunda Deniz, telefonunu masada unuttuğunu fark etti. Emre, Deniz’i eve bırakmak için ayağa kalktığında, Aslı hızla Deniz’in telefonuna uzandı. Bildiği şifreyi girdi. WhatsApp’a tıkladı. En üstte Emre’nin adı yazıyordu.

Mesajlaşma geçmişi açıktı.

*Emre:* “Umarım Aslı fark etmemiştir tokadan.”
*Deniz:* “Hayır, fark etmedi. Panik yapma. O her zamanki gibi her şeye inanmaya meyilli.”
*Emre:* “Bu akşamki yemeği sabırsızlıkla bekliyorum. Seninle geçirdiğim her an özel.”
*Deniz:* “Benim için de öyle sevgilim. Aslı’nın bize bakarken ki yüz ifadesi… Ah, ne aptal!”

Aslı’nın parmakları dondu. Telefon elinden kayıp düşmek üzereydi. Göğsüne saplanan binlerce bıçakla nefesi kesildi. Deniz. Sevgilim. Ne aptal! Bu kelimeler zihninde yankılanıyor, boğazına yumruklar atıyordu. Ne yapacaktı? Nasıl bir tepki verecekti? Bedenini saran bu buz gibi soğukluğun içinde nasıl hayatta kalacaktı?

Emre ve Deniz kapıdan içeri girdiklerinde, Aslı salonun ortasında, gözlerinde birer volkanla dikiliyordu. Deniz’in telefonu hala yerdeydi, ekranı açık. Emre, Aslı’nın yüzündeki ifadeyi görünce duraksadı. Gözleri yerdeki telefona kaydı, sonra Deniz’e baktı. Deniz’in yüzündeki neşeli ifade soldu, yerine korku ve suçluluk oturdu.

“Ne aptal, öyle mi?” Aslı’nın sesi, fısıltı gibiydi ama odanın içinde bir fırtına etkisi yarattı. “Ben mi aptalım, yoksa bu iki yüzlü oyununuzu fark edemeyeceğimi sanan siz mi?”

Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. “Aslı, dinle… Açıklayabilirim.”

“Neyi açıklayacaksın Emre? Tokayı mı? Mesajları mı? Yoksa ikinizin benim arkamdan çevirdiği bu iğrenç oyunu mu?” Aslı’nın sesi titremeye başladı. Gözleri Deniz’e döndü. “Sen! Sen benim canımdan öte bildiğim kardeşimdin! Nasıl yaparsın bunu bana? Yıllarca annelik ettim ben sana!”

Deniz’in gözleri doldu. “Aslı, ben… Çok üzgünüm. Oldu bir kere. Kendimizi durduramadık.”

“Dur duramadınız mı?” Aslı kahkaha attı, bu bir acı kahkahasıydı. “Siz beni aptal yerine koydunuz! Benimle nişanlandığında da mı durduramadın kendini Emre? Bizim nişan hazırlıklarımızda da mı durduramadınız kendinizi?”

Emre çaresizce Deniz’e baktı. “Aslı, lütfen sakin ol. Evet, aramızda bir şeyler oldu, ama ben seni seviyorum. Deniz de… O sadece bir hevesti.”

“Heves mi?” Deniz’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Heves mi Emre? Bana aşkından ölüyordun! Aslı’yla evlenmeyeceğim, onunla birlikte olmak sadece bir zorunluluk demiştin!”

Bu sözler, Aslı’nın ruhuna yeni bir bıçak darbesi vurdu. Emre’nin ona olan aşkı, Deniz’in gözünde bir zorunluluktu. Kalbi paramparça olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama bu sefer öfke, acının önüne geçmişti.

“Demek öyle,” dedi Aslı, sesi buz gibiydi. “Demek zorunluluk. Ne büyük bir lütufmuşsun bana Emre! Ben de sana kanmıştım! Ve sen Deniz, sen de bu oyunda başrol oynamışsın. Yıllarca sana ablalık ettim, en değerlimdin, sırlarımı paylaştığım tek insandın. Sen benim hayatıma sızan bir virüssün. Benim sevgilimi çaldın!”

Deniz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. “Hep senden nefret ettim Aslı! Hep senin güzelliğinden, senin zekanla övülmenden! Annem bile ölmeden önce hep seni örnek gösterirdi. Sen benim hayatımdan her şeyi çaldın, Emre’yi çalmam senin hakkın mıydı? O benim olmalıydı!”

Aslı, şaşkınlıkla Deniz’e baktı. Bu duyduğu sözler, kız kardeşinin dudaklarından çıkamazdı. Yıllardır süregelen sessiz bir rekabet, biriken bir öfke… Bu muydu gerçek? İçindeki acı, yerini derin bir boşluğa bıraktı. Aşık olduğu adam ve canından öte bildiği kardeşi, ikisi de onu yok etmişti.

“Çıkın,” dedi Aslı, sesi ne kadar kırılsa da kararlıydı. “İkiniz de derhal evimden çıkın. Sizi bir daha asla görmek istemiyorum.”

Emre, Aslı’nın kararlılığını görünce bir an duraksadı. Deniz ise hıçkırarak kapıya doğru koştu. Emre, Aslı’ya doğru bir adım attı. “Aslı, lütfen… Konuşalım. Her şeyi düzeltebiliriz.”

“Düzeltmek mi?” Aslı’nın gözleri Emre’nin üzerine dikildi. “Benim için düzeltecek hiçbir şey kalmadı. Sen ve Deniz, benim hayatımdan çaldığınız her şeyi geri vermeniz mümkün değil. Gidin. Ve bir daha asla karşıma çıkmayın.”

Emre, başını öne eğdi, sessizce Deniz’in peşinden evden çıktı. Kapı arkalarından kapanırken, Aslı’nın dizlerinin bağı çözüldü. Yere yığıldı. Gözyaşları sel olup akarken, kalbinde hissettiği boşluk, tarifi imkansız bir ağırlıktaydı. Görünen her şey bir yalandan ibaretti. Sevdiği adam, güvendiği kardeşi… İkisi de birer hayal ürünüydü.

Günler, haftalar geçti. Aslı işine kendini kaptırdı. Gözlerinin altındaki morluklar, uykusuz gecelerinin aynasıydı. Telefonları sessizdeydi, kapısı kimseye kapalıydı. Arkadaşları meraklandı, arayıp sordular ama Aslı sadece “iyiyim” demekle yetindi. Evlilik hazırlıkları durmuştu. Aile ve arkadaş çevresi şoktaydı. “Ne oldu size böyle?” diye soranlara, Aslı sadece “Olmadı,” diye yanıt veriyordu. Gerçekleri anlatmaya ne gücü ne de isteği vardı. Bu utanç, bu acı sadece ona aitti.

Bir öğleden sonra ofiste çalışırken, kapı çalındı. Gelen, Aslı’nın anneannesinin yakın arkadaşı, komşusu Leyla teyzeydi. Leyla teyze, Aslı’yı çocukluğundan beri tanırdı, onun için her zaman bir bilgelik kaynağı olmuştu. “Aslım, ne oldu sana böyle? Yüzün solmuş, gözlerin ferini kaybetmiş.” Leyla teyze, Aslı’nın elini tuttu, avucunu okşadı. “Hissediyorum, canın çok yanmış kızım. Ama ateş düştüğü yeri yakar derler. Anlatmak istersen, ben buradayım.”

Aslı, Leyla teyzenin şefkatli dokunuşuyla kendini tutamadı. Hıçkırarak her şeyi anlattı. Emre’nin ihanetini, Deniz’in kıskançlığını, tüm o yalanları. Leyla teyze, Aslı’yı dinlerken başını salladı, yüzünde derin bir hüzün vardı.

“Canım kızım,” dedi Leyla teyze, Aslı’nın saçlarını okşarken. “İhanet, insanı en sevdiklerinden gelince daha çok yakar. Çünkü güvendiğin dağlara kar yağmıştır. Ama bak, o kar erir. O dağlar yeniden yeşerir. Sen bu hayatta ayakta kalmayı bilen bir kızsın. Bu acı seni yıkmasın, güçlendirsin.”

“Nasıl güçleneceğim Leyla teyze? İçim paramparça, kimseye güvenim kalmadı.”

“İnsanlara güvenmek yerine, kendine güvenmeyi öğrenirsin. Sevmeyi bilmeyenleri değil, kendini sevmeyi seçersin. Bazen bir kapının kapanması, başka bir kapının açılmasına vesiledir. Belki de bu, senin için bir dönüm noktasıdır. Belki de bu, sana kendine dönme, kendini yeniden keşfetme fırsatı verir.”

Leyla teyzenin sözleri, Aslı’nın kalbinde küçük bir ışık yaktı. Belki de haklıydı. Belki de bu yıkım, yeni bir başlangıçtı.

Ertesi sabah, Aslı yatağından kalktığında aynaya baktı. Gözlerinin altındaki morluklar hala duruyordu ama bakışlarında bir farklılık vardı. Bir karar, bir azim. Telefonunu aldı, Emre’nin numarasını buldu. Bir an tereddüt etti, sonra sildi. Ardından Deniz’in numarasını. Onu da sildi. Bu iki isim, hayatından sonsuza dek silinmişti. Sonra nişan yüzüğünü çıkardı, bir zarfa koydu ve Emre’nin ofisine gönderilmek üzere hazırladı.

Aynı gün, Aslı bir seyahat acentesini aradı. Uzun zamandır hayalini kurduğu Doğu Karadeniz turu için rezervasyon yaptırdı. Tek kişilik. Bu seyahat, sadece doğanın güzelliklerini keşfetmek için değil, kendi iç dünyasını da keşfetmek için bir yolculuk olacaktı. Leyla teyze haklıydı; güvenmek yerine kendine güvenecekti. Sevmeyi bilmeyenleri değil, kendini sevmeyi seçecekti. Bazen hayat, sana en büyük dersleri en acı yollarla öğretirdi. Ve Aslı, bu dersi almıştı. Ağır bir bedelle de olsa, özgürlüğün ve kendi değerinin farkına varmıştı.

Karadeniz’in serin rüzgarı saçlarını okşarken, Aslı derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Kalbindeki sızı hala oradaydı, ama artık onu esir almıyordu. Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Bu, bitişin değil, yepyeni bir başlangıcın tebessümüydü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top