Aile Draması

Gömülü Bir Gece

8 dakikalık okuma · 1474 kelime

O gün, Murat’ın gözlerinde daha önce hiç görmediği bir gölge sezdi Zeynep. Neşeli bir Pazar kahvaltısıydı, güneş ışıkları mutfağı altın rengine boyuyor, on yedi yaşındaki oğulları Emre ise bir yandan ders notlarını karıştırırken bir yandan da annesinin yaptığı pişiğe uzanıyordu. Her şey olağandı, bir fotoğraf karesi kadar kusursuz. Ama Murat’ın gözbebeklerinin arkasına gizlenmiş o bulanık ifade, Zeynep’in içindeki alarm zillerini usulca çalmaya başlamıştı. Sanki kocasının ruhu, bedeni oradayken bile, bir yerlerde kaybolmuştu.

“Murat, iyi misin aşkım?” diye sordu, sesindeki endişeyi bastırmaya çalışarak. Murat, tabağındaki zeytine dalgınca bakarken başını kaldırdı. Yorgun bir gülümseme yerleştirdi yüzüne, ama gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeydi bu. “İyiyim Zeynep’im. Sadece biraz düşünceli. İşler…” diye mırıldandı. İşlerinin yoğunluğunu bahane etmesine alışkındı Zeynep. Murat, başarılı bir finans uzmanıydı ve sorumlulukları ağırdı. Ama bu seferki farklıydı. O düşünceli hâl, sadece iş stresinden ibaret değildi. Daha derinde, adlandıramadığı bir şeyler vardı.

Sonraki haftalar, Zeynep için bu gölgenin peşinden koşmakla geçti. Murat’ın eve geliş saatleri biraz daha geçleşti, telefon konuşmaları daha kısa ve kapalı hale geldi. Geceleri, Zeynep uyurken, Murat’ın bazen yataktan kalkıp salona gittiğini duyuyordu. Sabahları sorduğunda, “Su içtim,” ya da “Uykum kaçtı,” gibi sıradan cevaplar alıyordu. Ama bu sıradanlıkta, Zeynep’in içini kemiren bir anormallik gizliydi. Yirmi yıldır evliydi bu adamla, her hücresini biliyordu. Murat yalan söylemezdi. Hiçbir zaman. Ya da o öyle sanıyordu.

Bir akşam, Emre ders çalışırken, Zeynep mutfakta çay demleyip Murat’ın gelmesini bekliyordu. Kapıdan giren Murat’ın yüzü kül gibiydi. Zeynep panikleyerek yanına koştu. “Ne oldu? Bir şey mi var?” Murat, sanki Zeynep’i yeni görmüş gibi irkildi. Elindeki ajandayı sehpanın üzerine fırlatır gibi bıraktı. “Hasan Amca çok kötü. Hastaneye kaldırmışlar.”

Hasan Amca, Murat’ın babasının tek kardeşinin oğlu, yani aslında kuzeniydi ama Murat ona “amca” derdi. Ailenin en yaşlı, en bilge ve en saygın figürlerinden biriydi. Murat’a her zaman babacan bir sevgi beslemişti. Zeynep de Hasan Amca’yı çok severdi. Haber ikisini de derinden sarstı. Apar topar hastaneye gittiler.

Hasan Amca, yoğun bakımdaydı. Felç geçirmişti. Doktorlar durumunun kritik olduğunu söylüyorlardı. Ertesi gün, bir anlık iyileşme belirtisi gösterdiğinde, doktorlar kısa bir süreliğine ziyaretine izin verdiler. Zeynep, Murat ve Hasan Amca’nın eşi Ayşe Teyze, cam bölmenin ardından onu izlerken, Hasan Amca’nın gözlerini açtığını gördüler. Bitkin sesiyle bir şeyler mırıldanmaya başladı. “Murat… Murat…”
Murat hemen içeri girdi, elini tuttu. Hasan Amca’nın gözleri Murat’ınkilerle kilitlendi. “O gece… o gece keşke hiç yaşanmasaydı… gömülü gerçekler… hepsi… o gece…”
Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. “Amca, lütfen kendini yorma. İyileşeceksin…” Hasan Amca’nın bakışları buğulanmaya başladı, bilinci tekrar kayboldu. Ama o son sözler Zeynep’in beynine kazınmıştı: “Gömülü gerçekler… o gece…”

Zeynep, hastaneden döndüklerinde Murat’a defalarca sordu. “Hasan Amca ne demek istedi? Hangi gece? Hangi gerçekler?” Murat her seferinde konuyu geçiştirdi. “Yaşlılık işte Zeynep, ne dediğini biliyor mu sanıyorsun? Sayıklıyor.” Ama Zeynep’in içindeki şüphe yılanı, şimdi uyanmış ve daha büyük bir iştahla kemirmeye başlamıştı. Hasan Amca’nın yüzündeki o umutsuz ifade, Zeynep’in daha önce gördüğü hiçbir sayıklamaya benzemiyordu.

Günler geçti. Hasan Amca’nın durumu stabil değildi. Zeynep, Murat’ın sürekli telefonda konuştuğunu, tedirgin olduğunu fark ediyordu. Bir gece, Murat’ın açık unuttuğu laptopunda eski bir fotoğraf albümü buldu. Merakına yenilerek tıkladı. Gençlik fotoğraflarıydı. Murat, Hasan Amca ve tanımadığı birkaç yüz. Bir fotoğrafta, yirmi yıl kadar önce çekildiği belli olan bir karede, Murat’ın yanında genç, oldukça fakir görünümlü bir adam vardı. Resmin çekildiği yer, eski, bakımsız bir köy eviydi. Murat’ın yüzünde garip bir ifade vardı; neşeden çok hüzün, pişmanlık gibi. Fotoğrafın altına küçük bir not iliştirilmişti, el yazısıyla: “Kadir, 1999.”

“Kadir de kim?” diye düşündü Zeynep. Hiç duymadığı bir isimdi. Murat’ın arkadaşları arasında böyle biri yoktu. O gece, Zeynep uyuyamadı. Ertesi gün, Murat işteyken, Zeynep internette “Murat Beyaz, 1999” ve “Hasan Beyaz, 1999” gibi aramalar yaptı. Birkaç eski gazete küpürüne rastladı. Yerel bir gazetenin arşivinden çıkmış, küçük bir haberdi. “Feci Kaza: Genç Kadir Ölü Bulundu.” Habere göre, 1999 yılında, İstanbul’un dışında, kırsal bir yolda bir genç adam trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Kimliği Kadir Yılmaz olarak belirtilmişti. Haber, “faili meçhul” olarak kaleme alınmış, ancak “olay yerinde bulunan bazı delillerin bir kamyonete ait olabileceği” belirtilmişti. Haberin küçük bir detayı, Zeynep’in nefesini kesti: “Kaza, dönemin popüler iş adamı Hasan Beyaz’a ait yazlığın yakınlarında meydana geldi.”

Hasan Amca’nın yazlığı… Oraya çok gitmişlerdi. Murat’ın ailesinin gençken tatillerini geçirdiği yerdi. O gece… Hasan Amca’nın sözleri beyninde yankılandı. Kadir, 1999… aynı yıl.

Zeynep’in eli titreyerek telefonu tuşladı. Murat’ı aradı. “Murat, bu Kadir kimdi? 1999’daki kaza neydi?”
Karşı hattan bir sessizlik yayıldı. Sonra Murat’ın sesi duyuldu, gergin ve kısık. “Zeynep, ne saçmalıyorsun? Nereden çıktı şimdi bu?”
“Murat, bana yalan söyleme! Hasan Amca, senin laptopun… o gazete haberi… Hepsi birleşiyor!”
“Zeynep, lütfen kapat telefonu. Akşam konuşuruz.” Sesi keskinleşmişti, daha önce hiç duymadığı bir tondaydı.

Zeynep’in dünyası dönüyordu. Her şey, yirmi yıllık kusursuz evlilikleri, Murat’a duyduğu sarsılmaz güven, bir anda paramparça oluyordu. Murat bu sırrın neresindeydi? O akşam Murat eve geldiğinde, Zeynep salonda, sehpanın üzerinde duran gazete küpürleri ve laptopuyla bekliyordu. Yüzü demirden bir maskeydi. “Murat, anlat bana. Her şeyi.”

Murat kapıda bir an durdu, omuzları çöktü. Sanki dünyanın tüm yükünü taşıyormuş gibiydi. “Zeynep…” diye fısıldadı. Sesinde derin bir acı vardı. “O gece…”
Murat anlatmaya başladı. Gençliğinin en hırslı, en pervasız dönemiydi. Üniversiteyi bitirmiş, iş hayatına yeni atılmıştı. Hasan Amca ona çok destek olmuş, geleceğinin parlak olacağını söylemişti. O yaz, Hasan Amca’nın yazlığında arkadaşlarıyla bir parti vermişlerdi. Çok içmişti. Gece yarısı, bir arkadaşıyla iddialaşmış, arabayla hız yaparken kontrolü kaybetmişti.
“Kadir…” dedi Murat, gözlerini kaçırarak. “Kadir, o yol kenarında yürüyen bir köylü genciydi. Ailesiyle birlikte tarlada çalışırlardı. Fark edemedim. Vurduğumu bile tam hatırlamıyordum. Kaza sonrası kendime geldiğimde, Kadir cansız yatıyordu.”
Zeynep’in kalbi buz kesti. Nefesi daraldı.
“Panikledim. Ne yapacağımı bilemedim. Arkadaşım da benim kadar sarhoştu. O sırada Hasan Amca geldi. Parti seslerini duyup merak etmiş. Bizi o halde görünce…” Murat duraksadı. “Hasan Amca, benim kariyerimin biteceğini, ailesinin adının kirleneceğini düşündü. Her şeyi örtbas etti. Bir kamyonete ait süsü verildi. Kadir’in ailesi fakir insanlardı, kimsesizlerdi. Onlara yüklü bir para verildi, susturuldular. Polisle konuşuldu. Her şey ayarlandı.”
Murat’ın sesi titriyordu. “Ben… ben o günden sonra her gece bununla yaşadım Zeynep. O gencin yüzü gözümün önünden gitmedi. Ama Hasan Amca, ‘Aileni düşün, geleceğini düşün,’ dedi. Benim için, bizim için…”
“Bizim için mi?” diye hıçkırdı Zeynep. “Sen bir cinayeti örtbas ettin! Bir insanın hayatını çaldın! Ve yirmi yıl boyunca bununla yaşadın, benimle evlendin, bir oğlumuz oldu ve ben hiçbir şey bilmedim mi? Sana nasıl güveneceğim şimdi? Her şey yalan mıydı? Bizim hayatımız, ailemiz, mutluluğumuz… bu yalan üzerine mi kuruluydu?”
Murat, Zeynep’in ayaklarına kapanır gibi oldu. “Zeynep, lütfen… Ne olur, bizi bırakma. Yaptığım bir hataydı, gençtim. Pişmanım, her saniye pişmanım. Ama her şeyimi kaybetmek istemiyorum. Seni, Emre’yi…”
Zeynep’in gözünden yaşlar sel gibi akıyordu. İçinde tarifsiz bir acı, yıkım vardı. Güvendiği dağlar paramparça olmuştu. Karşısındaki adam, hayatının aşkı, oğlunun babası, bir katildi. Ve o, bu gerçeği yirmi yıl boyunca saklamıştı.

Sabaha kadar uyumadı Zeynep. Emre’nin odasına gidip uyuyan oğluna baktı. O masum yüz, geleceğe umutla bakan o gözler… Bu gerçeği nasıl kaldırabilirdi? Babası hakkında bunu bilseydi hayatı nasıl şekillenirdi? Kocasını ihbar etseydi, kendi hayatları da, Emre’nin hayatı da mahvolacaktı. Ama etmezse? Her sabah o adama bakıp, o yalanın yüküyle yaşayacak mıydı? Vicdanı buna nasıl izin verirdi?

Güneş doğarken, Zeynep acı bir karara vardı. Murat’a döndü. Gözleri yaşlıydı ama sesi kararlıydı. “Ben bu yükle yaşayamam Murat. Bu yalanın ortağı olamam. Bize, Emre’ye yaptıklarını affedemem. Belki bir gün seni affetmeye çalışırım ama kendimi asla.”
Murat’ın yüzünde bir umut ışığı belirdi. “Yani… gitmiyorsun?”
Zeynep başını iki yana salladı. “Hayır, şimdi değil. Ama ben kendi yolumu bulmak zorundayım. Seninle değil, senin gömülü gerçeklerinle değil.”
Murat şaşkınlıkla baktı. “Ne demek istiyorsun?”
“Kadir’in ailesi…” dedi Zeynep. “Onları bulacağım.”
Murat’ın gözleri dehşetle açıldı. “Hayır Zeynep! Bunu yapamazsın! Her şey mahvolur!”
“Her şey zaten mahvoldu Murat,” dedi Zeynep, gözleri kocasınınkinden çok daha kararlıydı. “Sana duyduğum güvenle birlikte. Şimdi, ben kendi vicdanımı kurtarmak zorundayım. Yirmi yıl önce yaşananları değiştiremem ama bundan sonra ne olacağına karar verebilirim.”

Murat’ın çaresiz yalvarışlarına aldırış etmeden, Zeynep odasına gitti. İnternetten Kadir Yılmaz’ın yaşadığı köyün adını buldu. Küçük bir köyde bu kadar eski bir olayın izlerini sürmek zor olmayacaktı. Telefon rehberinden aradığı numaraları buldu, birkaç arama yaptı, kalbi küt küt atıyordu. Sonunda, Kadir’in annesinin hala aynı köyde yaşadığı bilgisini aldı.

Bir sırt çantasına birkaç eşyasını koydu. Emre’ye bir not bıraktı: “Okul dönüşü ararım, merak etme annem.” Murat, kapının önünde duruyordu, yüzü kederle kaplıydı. “Zeynep, ne yapıyorsun? Gitme! Lütfen!”
Zeynep, kocasının gözlerinin içine baktı, yirmi yıllık bir sevginin ve yirmi yıllık bir yalanın ağırlığı altında ezilen bakışlarla. “Senin sırrınla yaşayamam Murat. Benim gerçeklerim farklı.”
Anahtarları aldı, kapıyı açtı. Dışarıdaki güneşli gün, Zeynep’in içinde kopan fırtınayla tezat oluşturuyordu. Bir taksiye bindi. Şoföre adresini verdiği yer, İstanbul’dan birkaç saat uzaklıkta, Kadir Yılmaz’ın ailesinin yaşadığı köydü.
Araba uzaklaşırken, Zeynep arkasına bakmadı. Gözleri ufuk çizgisine dikiliydi. Yirmi yıl önce gömülen o gerçeği açığa çıkarmak, belki de adaleti yerine getirmek değildi amacı. Belki de sadece, kendi ruhunu, kırılan güvenin enkazından kurtarmaktı. Ve Murat’ın gözlerinde gördüğü o gölge, şimdi kendi ruhuna düşmüştü; ama bu gölge, yalandan değil, zorlu bir hakikatin ve vicdanın ağırlığındandı. O kapının ardında onu ne bekliyordu bilmiyordu, ama artık bu yalanla bir saniye bile yaşayamayacağını biliyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top