yasak aşk

Gölgedeki Sır

8 dakikalık okuma · 1441 kelime

Ayşe, mutfak penceresinden dışarı bakarken, akşamüstünün gri tonlarını yutmaya başlayan Ankara semtinin siluetini izliyordu. On beş yıllık evliliği boyunca her akşam yaptığı gibi, Hakan’ın gelmesini bekliyordu. Zamanla, bu bekleyişin coşkusu yerini usulca bir ritüele, ardından da bir alışkanlığa bırakmıştı. Hakan iyi bir adamdı; çalışkan, dürüst, ailesine düşkün. Kimse Ayşe’nin evliliğine kötü bir söz söyleyemezdi, söylemezdi de. Huzurlu bir evleri, düzgün bir yaşamları vardı. Ama Ayşe, ruhunun derinliklerinde, o sessiz, isimsiz boşluğu hissediyordu. Sanki bir müzik çalıyor ama notaları ruhuna ulaşmıyordu.

Hakan kapıdan girip yorgun bir “Merhaba canım,” dediğinde, Ayşe yüzüne otomatik bir gülümseme yerleştirdi. Hakan, paltosunu asarken iş gününün detaylarını anlatmaya başladı, Ayşe ise başıyla onaylıyor, zihni kendi labirentlerinde dolaşıyordu. Bu akışa alışıktılar. Onların aşkı, fırtınalı bir denizde değil, sakin bir gölde seyreden bir gemi gibiydi; dingin ama bazen de fazla hareketsiz.

Bir cumartesi akşamı, Hakan’ın çocukluk arkadaşı Cem ile buluşmak için sözleşmişlerdi. Cem, şehirde tanınan bir mimardı; karizmatik, bilgili ve her daim etrafına pozitif bir enerji yayan biriydi. Hakan ile Cem’in dostluğu ilkokul sıralarına dayanıyordu. Cem, Hakan’ın hayatında bir köprübaşı gibiydi; Hakan ne zaman bir çıkmaza girse, Cem orada olurdu. Ayşe Cem’i severdi, her sohbette kendinden bir şeyler bulur, Hakan’ın genellikle yüzeysel kaldığı konulara derinlemesine girebildiklerini fark ederdi. Ama bu sefer bir şeyler farklıydı.

Restoranda, Cem, her zamanki gibi neşeliydi. Gözleri pırıl pırıldı, konuşurken el hareketleri hikayesini canlı tutuyordu. Ayşe, onun anlattıklarına dalmışken, Cem’in bakışlarının bir anlığına kendi gözlerine kilitlendiğini hissetti. O kısa an, odadaki tüm gürültüyü, Hakan’ın yanlarında anlattığı iş fıkrasını sildi süpürdü. Elektrik yüklü bir an… Ayşe kalbinin hızlandığını hissetti. Olmaz, olmamalıydı. Bu düşünce, bir yasak meyve gibi zihninin bir köşesine yerleşti.

Sonraki haftalar, Ayşe için bir girdaptı. Cem ile her karşılaşmada, bu karşılaşma ister bir telefon konuşması olsun, isterse aile dostlarının kalabalık bir toplantısı, Ayşe’nin içinde bir yerler uyanıyor, uyandırılıyordu. Cem, Ayşe’nin kitaplara olan sevgisini biliyordu, resim kursuna gitmek istediğini unutmamıştı, hatta bir gün bir sergi hakkında konuşurken, Hakan’ın “Bunlar ne işe yarar ki?” yorumuna karşılık, Cem “Ayşe’nin iç dünyasına ayna tutar,” demişti. Hakan gülmüş, Ayşe ise Cem’in bu sözüyle kalbinde bir telin titreştiğini hissetmişti. Cem onu görüyordu, gerçekten görüyordu.

Bir akşam, Hakan iş gezisindeyken, Ayşe eski bir şiir kitabına dalmıştı. Cem’den gelen bir mesaj telefonunu titretti: “Ankara’da bu gece gökyüzü çok güzel. Yıldızlar, tıpkı senin ruhundaki gibi parlıyor olmalı.” Ayşe’nin avuçları terledi. Bu masum bir iltifat mıydı, yoksa bir davet mi? İçindeki ses “Gitme,” diye bağırırken, parmakları cevap yazmak için hareketlenmişti bile. “Çok naziksin, Cem. Nereden biliyorsun ki?” Cevap anında geldi: “Seni tanıdığım kadarıyla. Kahve içerken uzunca bir süre gökyüzünü izlerdin, hatırlar mısın?” Evet, hatırlıyordu. Cem ile ilk tanıştıklarında, üniversite yıllarında bir kafede oturmuş, saatlerce konuşmuşlardı. O gün de hava soğuktu ama gökyüzü yıldızlarla doluydu. Ayşe’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu sohbet, masumiyetin sınırlarını zorluyordu.

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Hakan, her zamanki gibi işine odaklanmış, Ayşe’nin dalgınlığını, bazen de yersiz gülümsemelerini fark etmiyordu. Ayşe ve Cem’in mesajlaşmaları arttı, derinleşti. Hayatın anlamından, yalnızlıklara, korkulara kadar her şeyi konuşuyorlardı. Ayşe, Cem’in ses tonundaki sıcaklığı, kelimelerindeki özeni ezberlemişti. Hakan’ın yanında kendini hiç bu kadar anlaşılmış hissetmemişti.

Bir öğleden sonra, Ayşe alışverişten dönerken, bir kafede Cem’i gördü. O da onu fark etti ve ayağa kalktı. “Ayşe,” dedi, sesi her zamanki gibi sıcak ama bu sefer içinde farklı bir tını vardı, “ne kadar güzel bir tesadüf.”
“Evet, gerçekten,” dedi Ayşe, kalbinin göğsünde patlayacak gibi attığını hissederek.
Cem, “Bir kahve içmeye ne dersin? Uzun zamandır doğru dürüst sohbet edemedik.”
Ayşe duraksadı. Vicdanı “Hayır,” derken, içindeki bir ses, o yıllardır uykuda olan dişi, “Evet,” diye haykırıyordu.
“Olur,” dedi, sanki başka birinin ağzından çıkmıştı bu kelime.

Kafede saatler su gibi aktı. Kitaplardan, hayattan, yaşanmışlıklardan konuştular. Cem, Ayşe’nin uzun süredir bastırdığı hayallerini, içindeki yaratıcı ruhu fark etmişti. “Senin içinde kocaman bir dünya var Ayşe,” dedi, gözlerini Ayşe’nin gözlerinden ayırmadan. “Ama sanki bir kapının arkasında saklı kalmış.” Ayşe’nin gözleri doldu. Kimse, Hakan bile, ona böyle bir şey söylememişti. Kimse, içindeki kapıyı bu kadar net görememişti.

Vedalaşma anında, Cem’in eli, Ayşe’nin eline dokundu. Elektrik akımı gibiydi. Sadece bir saniye, ama o bir saniye, yılların birikmiş duygularını açığa çıkarmıştı. Ayşe koşar adım oradan uzaklaştı. Eve döndüğünde, aynada gördüğü kadını tanıyamadı. Gözleri parlıyordu, yanakları al al olmuştu. Hem korkmuş hem de tarifsiz bir heyecan içindeydi.

Geçtiğimiz kış, Ayşe annesini kaybettiğinde, Hakan elinden geleni yapmıştı. Yanında olmuş, desteklemişti. Ama Ayşe’nin hissettiği o derin acıyı, o boşluğu sadece Cem anlamıştı. Cem, annesinin cenazesinden sonra, Ayşe’nin kapısına gelmiş, sadece bir fincan çay içmek istemişti. O gece, Hakan uyurken, Ayşe ve Cem saatlerce mutfakta konuşmuşlardı. Cem, Ayşe’nin gözlerinin içine bakarak, “Kaybettiğin şey sadece annen değil, biliyorum,” demişti, “bir parçanı kaybettin.” Ayşe o an, bu adamın ruhuna dokunduğunu anlamıştı.

Bir hafta sonra, Cem Ayşe’yi aradı. Sesi titriyordu. “Ayşe,” dedi, “Biliyorum bu yanlış, ama seni seviyorum. Seni ilk gördüğümden beri bu böyle. Yıllarca kendime yalan söyledim, Hakan’ın arkadaşı olduğum için. Ama artık yapamıyorum.”
Ayşe’nin nefesi kesildi. Beklediği ama asla duymayı beklemediği sözlerdi bunlar. İçindeki o kapı sonuna kadar açılmıştı. “Ben… ben de,” diye fısıldadı.

O günden sonra, yasaklı bir dünya açıldı önlerinde. Gizli telefon konuşmaları, Hakan’ın iş gezilerinde ya da spor salonundayken yapılan kısa buluşmalar. Bir parkta el ele tutuşmalar, bir arabada çalınan bir öpücük, Cem’in stüdyosunda çalınan birkaç saat. Her an, hem tatlı bir heyecan hem de keskin bir suçluluk duygusuyla doluydu. Ayşe kendini ikiye bölünmüş hissediyordu. Hakan’a yalan söylemek vicdanını kemiriyor, ama Cem’in dokunuşu, Cem’in bakışları ona hiç tatmadığı bir hayat veriyordu.

Bir akşamüstü, Cem’in stüdyosundaydılar. Stüdyonun büyük camlarından şehre vuran kızıl güneş batıyordu. Cem, Ayşe’nin saçlarını okşarken, “Bu böyle süremez, Ayşe,” dedi. “Ben böyle saklanarak yaşayamam. Sen de yaşamamalısın.”
Ayşe’nin kalbi buz kesti. “Ne demek istiyorsun?”
“Biz,” dedi Cem. “Biz bu gölgelerden çıkmalıyız. Ayşe, gel, her şeyi bırakalım. Yeni bir hayat kuralım. Sen benimle ol, ben seni asla bırakmam.”
Ayşe’nin gözleri doldu. Cem’in teklifi, hem bir hayal hem de bir kabustu. Hakan’ı, on beş yıllık evliliğini, düzenli hayatını, ailesinin gözündeki yerini bırakmak… Bu, yıkım demekti. Ama Cem’in yanında hissettiği o uyanış, o canlılık… Onsuz nasıl yaşayacaktı?

Eve döndüğünde Hakan, “Neredeydin canım? Telefonun kapalıydı,” diye sordu. Ayşe, elindeki poşetleri mutfak tezgahına bırakırken, “Şarjım bitmiş,” diye mırıldandı. Hakan bir şeylerin ters gittiğini sezer gibi Ayşe’ye baktı, ama her zamanki gibi o da Ayşe’nin gözlerindeki fırtınayı okuyamadı.

Ayşe o gece uyuyamadı. Yatağın bir yanında Hakan, diğer yanında ise hayaliyle boğuştuğu Cem vardı. İki adam, iki hayat, iki dünya. Hangisi gerçekti, hangisi olmalıydı? Hakan’a baktı. Yıllarca omuz omuza bir hayat kurmuşlardı. Saygı vardı, alışkanlık vardı, bir çeşit sevgi de vardı. Ama o tutku, o alev, o ruh eşliği… Hiç olmamıştı. Ve şimdi, Cem ile bunu tatmıştı. Bir kere tatmıştı ve artık vazgeçemezdi. Ya da vazgeçmeliydi.

Aklında annesinin son sözleri yankılandı: “Hayat kısa kızım, pişmanlıklarla yaşama.” Ama annesi asla böyle bir ikilemle karşılaşmamıştı. Pişmanlık, sadece yaşanmayanlar için miydi, yoksa yaşandığında başkalarının hayatlarını yıkanlar için mi?

Ayşe, ertesi sabah Cem ile buluşmak için sözleşti. Kalbi hızla atıyordu. Bu, her şeyi değiştirecek bir buluşmaydı. Bir parkta, banka oturdular. Cem’in yüzündeki heyecan ve umut, Ayşe’nin içini burkuyordu.
“Konuştun mu Hakan’la?” diye sordu Cem.
Ayşe’nin sesi fısıltı gibi çıktı: “Hayır. Konuşamadım.” Yutkundu. “Cem… bu böyle olmaz.”
Cem’in yüzündeki gülümseme dondu. “Ne demek istiyorsun, Ayşe?”
Gözleri doldu Ayşe’nin. “Biz… yapamayız. Bu, çok fazla insanın canını yakar. Hakan’ı… ailemi… Seni de yakar.”
“Beni yakacak olan sensiz bir hayat, Ayşe,” dedi Cem, sesi umutsuzlukla doluydu. “Her şeyi kaybetmeyi göze alırım, yeter ki sen yanımda ol.”
“Ben alamam Cem,” dedi Ayşe, gözyaşları yanaklarından süzülürken. “Benim üzerimde çok fazla sorumluluk var. On beş yıllık bir evlilik, bir aile… Bunları yıkamam.”

Cem, Ayşe’nin ellerini tuttu. “Beni sevmiyor musun?”
“Seviyorum,” dedi Ayşe, içtenlikle. “Belki de hayatımda ilk defa böyle seviyorum. Ama… bu aşkın bedeli çok ağır. Bizim aşkımız, başkalarının yıkımına yol açacak bir yangın. Ben bu ateşte yanmaya hazır değilim. Kimseyi de yakmaya.”
Cem’in gözlerinden de yaşlar süzülmeye başladı. Biliyordu. Bu sözlerin geri dönüşü yoktu. Yıllarca bastırdıkları, sonra bir anda alevlenen bu aşk, yasaklı olduğu için bu kadar şiddetliydi belki de. Ama o yasak, onları da tüketiyordu.

O gün, Ayşe ve Cem birbirlerine veda ettiler. Sessizce, kalpleri kan ağlayarak. Cem, Ayşe’nin hayatından çıkıp gitti, başka bir şehre taşındı, bir daha hiç haberleşmediler. O yasaklı aşkın yankısı, Ayşe’nin ruhunda sonsuza dek bir fısıltı olarak kaldı.

Ayşe evliliğine geri döndü. Hakan’ın yanında, her zamanki düzenine devam etti. Kimse hiçbir şeyden şüphelenmedi. Ama Ayşe, artık aynı Ayşe değildi. İçindeki o kapı bir kere açılmış, bir dünya görmüştü. Hakan’a karşı hisleri değişmişti; belki daha az şikayetçi, belki daha anlayışlıydı, ama içinde hep bir eksiklik, hep bir “ya olsaydı” sorusu vardı.

Akşamları pencereden dışarı baktığında, gökyüzüne bakarken Cem’i hatırlıyordu. Onunla tanıştığı günleri, gizli buluşmaları, o yanan bakışları. Yüzünde acı tatlı bir gülümseme beliriyordu. Yıllar sonra bile, o yasaklı aşkın gölgesi, Ayşe’nin hayatının bir köşesinde, hiç sönmeyen, sessiz bir anı olarak yaşamaya devam etti. Bir ders, bir uyandırma, bir pişmanlık ve sonsuz bir boşluk.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top