Aile Dramı
Gölgedeki Gerçek
Defne, galerisinin bembeyaz duvarları arasında, yakında açılacak serginin son hazırlıklarını yaparken hafif bir tebessümle etrafına bakındı. Sanat eserlerinin dinginliği ve düzen, hayatının yansıması gibiydi. Her şey olması gerektiği gibiydi; hatta daha fazlası. Kusursuz bir evlilik, başarılı bir kariyer, güzel bir ev ve Kerem… Kerem, onun hayatının en parlak eseriydi adeta. Karizmatik, zeki, mimarlık kariyerinde zirveye tırmanan, her daim destekleyici ve her zaman gülümseyen Kerem. Defne, bu düzenin hiç bozulmayacağına olan inancıyla yaşıyordu.
Telefonu titredi. Ekranda Kerem’in fotoğrafını görünce sıcak bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Hazırlıklar nasıl gidiyor, karıcığım? Akşam yemeği için bir rezervasyon ayarladım, kutlama yemeğimiz.”
Defne, “Harika gidiyor, sevgilim. Sen de ne kadar düşüncelisin,” dedi. Kerem’in sesi her zaman güven verici, sakin ve neşeliydi. Ancak bu sefer, sanki ince bir tını, tanımsız bir belirsizlik sezdi. Bir anlık duraksama, ya da belki de sadece Defne’nin yorgun zihniydi. “Bir sorun mu var, Kerem?” diye sordu içgüdüsel olarak.
“Hayır, ne olabilir ki? Sadece biraz yoğunluk. Akşama görüşürüz. Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra, o anlık belirsizlik hissi Defne’nin zihnine küçük bir tohum gibi ekildi. Çok önemsiz, hızla unutulacak bir detay gibiydi. Ama bazen, en büyük fırtınaların habercisi, en küçük esintiler olurdu.
***
Akşam yemeği yine Kerem’in inceliğiyle geçti. En sevdiği restoranda, en sevdiği şarabı içerken, günün yorgunluğunu unuttu. Kerem, iş projelerinden, galerideki gelişmelerden bahsettiler. Her şey normaldi, sıcaktı, güven vericiydi. Defne, Kerem’in kendisi için ne kadar değerli olduğunu, hayatlarındaki her başarının ardında onun azmi ve zekasının yattığını düşündü.
Eve döndüklerinde, Kerem çalışma odasına geçti, yetişmesi gereken bir proje olduğunu söyledi. Defne, salonda dergi karıştırırken, gözü Kerem’in çalışma odasındaki açık kapıya ilişti. Masanın üzerindeki dağınıklık dikkatini çekti. Kerem genelde düzenliydi, ama son günlerde biraz dalgın görünüyordu. Defne, ona yardım etmek amacıyla odaya girdi. Masanın üzerindeki proje çizimlerini düzeltirken, bir tanesi diğerlerinden farklı geldi. Eski bir defterin sayfasına yapıştırılmış, üstü hafif sararmış, mürekkebi dağılmış, eskiz bir bina tasarımı. Üzerinde Kerem’in imzasının yanı sıra, farklı bir el yazısıyla “M. Atakan” yazıyordu.
Defne’nin kaşları çatıldı. Bu ismi daha önce hiç duymamıştı. “M. Atakan kim?” diye mırıldandı kendi kendine. Eskizi eline aldı, Kerem’in gençlik yıllarından kalma bir çalışmaydı belli ki. Belki de bir üniversite projesi ortağıydı. Önemli değildi, diye düşündü, ama zihnine takılan o küçük soru işareti büyümeye başlamıştı.
Kerem o sırada banyodan çıktı. “Ne yapıyorsun, sevgilim?” dedi gülümseyerek.
Defne, eskizi gösterdi. “Bu kim? M. Atakan. Eski bir projen mi?”
Kerem’in yüzündeki gülümseme dondu. Gözlerinde anlık bir tedirginlik parladı, Defne bunu açıkça gördü. Sonra hızla kendini toparladı. “Ah, o mu? Eski bir üniversite arkadaşımdı, Meltem. Birlikte yaptığımız bir öğrenci projesiydi. Sonra yollarımız ayrıldı. Nereden buldun bunu?” Sesi biraz fazla rahatlamış gibiydi.
“Masada duruyordu, düzenliyordum. Neden hiç bahsetmedin ondan?”
“Önemsiz bir detaydı, neyden bahsedecektim ki? Uzun zaman oldu.” Kerem eskizi Defne’nin elinden alıp deftere geri yapıştırdı ve defteri diğer kağıtların altına itti. Konuyu kapatmak ister gibi bir hali vardı. Defne, Kerem’in bu ani değişimine anlam veremedi. Küçük bir üniversite projesi neden bu kadar rahatsız edici olsun ki?
***
Birkaç gün sonra, Defne eski eşyalarını düzenlerken, Kerem’in eski üniversite yıllarına ait bir kutuya rastladı. Kutunun içinde eski notlar, fotoğraflar ve birkaç basılı gazete sayfası vardı. Gazete sayfaları, zamanla sararmış, köşeleri kıvrılmıştı. Merakına yenilerek, sayfaları açtı. Bir tanesi, küçük bir köşe yazısıydı: “Genç Girişimcilerin Ortaklık Krizi: ‘Çözüm Tasarım’ Şirketinde Neler Oluyor?” Manşet çok büyüleyici değildi, ama içinde geçen isimler Defne’nin dikkatini çekti: “Kerem Yılmaz ve Meltem Atakan ortaklığındaki şirket…”
Defne’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu, Kerem’in bahsettiği “önemsiz” öğrenci projesi olamazdı. “Çözüm Tasarım” bir şirketti, yani daha ciddi bir girişimdi. Yazıda, şirketin kuruluş aşamasında büyük umutlar vaat ettiği, ancak kısa süre sonra “kurucu ortaklar arasındaki anlaşmazlıklar” nedeniyle dağıldığı belirtiliyordu. Meltem Atakan’ın isminin yanında “mağdur edildiği iddia ediliyor” gibi belirsiz bir ifade vardı. Kerem’in adı ise daha çok “yenilikçi genç tasarımcı” olarak geçiyordu.
Defne’nin içine bir kurt düştü. Kerem, neden bu şirketten hiç bahsetmemişti? Neden “önemsiz bir öğrenci projesi” demişti? Bu gazete küpürleri, Kerem’in geçmişine dair bilmediği bir boşluğu işaret ediyordu.
Kutuyu tekrar dikkatlice inceledi. Altında gizli bir bölme gibi duran bir şey hissetti. Parmağını gezdirerek açtı ve daha derinlerde, birkaç banka dekontu ve imzalı bir belgenin fotokopisini buldu. Dekontlar, yüklü miktarda bir paranın “Çözüm Tasarım” şirketinin hesabından “Kerem Yılmaz” kişisel hesabına aktarıldığını gösteriyordu. Tarihler, şirketin dağılmasından hemen önceki döneme aitti. İmzalı belge ise bir patent başvurusuydu; bir tasarımın patentini Kerem Yılmaz adına tescil ettiriyordu. Belgenin bir köşesinde, silik bir şekilde, “Ortak Çalışma – Meltem Atakan” yazısı karalanmış, sonra üzeri çizilmişti.
Defne’nin eli ayağı buz kesti. Nefes almakta zorlandı. Bu basit bir anlaşmazlık değildi. Bu, Kerem’in ona hiç bahsetmediği, belki de aktif olarak sakladığı bir sırdı. Ve bu sır, sadece bir iş anlaşmazlığı değil, apaçık bir ihanet gibi görünüyordu. Güvendiği adam, geçmişinde böyle bir gölgeyi nasıl taşıyabilirdi?
O akşam Kerem eve geldiğinde, Defne’nin gerginliğini hemen hissetti. “Bir sorun mu var, Defne’m?” dedi.
Defne, kelimeleri boğazına dizildiğini hissetti. “Seninle konuşmamız gereken bir şey var, Kerem,” dedi. Sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu. Elindeki gazete küpürlerini ve dekontları sehpaya bıraktı.
Kerem’in gözleri belgelerin üzerinde gezinirken, yüzünden kan çekildi. Rengi soldu. “Bunları nereden buldun?” diye fısıldadı, sesi bomboştu.
“Önemli olan nereden bulduğum değil, bunların ne olduğu, Kerem. ‘Meltem Atakan’… ‘Çözüm Tasarım’… neden bana hiç bahsetmedin? Bu nedir?”
Kerem sandalyeye çöktü, ellerini yüzüne kapattı. “Defne, ben… sana nasıl açıklayacağımı bilemiyorum.”
“Açıklamanı istiyorum! Benimle bir hayat kurdun, bana yalanlarla dolu bir geçmişi unutturdun mu sanıyordun? Bu ne demek, Kerem? Bu dekontlar, bu patent… Meltem Atakan’a ne yaptın?” Defne’nin sesi yükseliyordu, içindeki hayal kırıklığı ve öfke bir volkan gibi patlamak üzereydi.
Kerem ellerini yüzünden çekti, gözleri kıpkırmızıydı. “Çok zordu, Defne. O zamanlar çok zordu. Üniversiteden yeni mezun olmuştuk. Meltem’le gerçekten parlak bir fikrimiz vardı. ‘Çözüm Tasarım’ı kurduk. Her şey yolunda gidecek gibiydi. Ama sonra sponsor bulamadık, kredi alamadık. Her şey batıyordu. Ailemden destek alacak durumum yoktu, Meltem’in de öyle. Borç içindeydik.”
“Ve sen ne yaptın? Onun emeğini, onun parasını çaldın mı?” Defne’nin sesi titriyordu.
“Hayır! Yani, evet… hayır… Bak, böyle anlatınca çok acımasız geliyor. Ortak bir patentimiz vardı, evet. O tasarımla bir firmaya gittim, onlara sunum yaptım. Çok beğendiler. Ama tek bir şartları vardı: projeye tek bir isimle devam etmem. Meltem’i de projeye dahil etmek istedim, ama onlar ‘ya sen, ya kimse’ dediler. Ben de… ben de çok korktum Defne. O projeyi kaybetmekten, batmaktan, hayallerimin suya düşmesinden korktum. Maddi olarak tamamen dibe vurmuştum. Bir çıkış yolu göremedim.”
“Ve Meltem’i sattın, öyle mi? Onu hiçe saydın. Onun emeğini, ortaklığını yok saydın. O parayı kendi hesabına geçirirken, o ne yapıyordu?”
Kerem başını ellerinin arasına aldı. “Ona durumu açıkladım. Ona bir pay teklif ettim, ama o reddetti. Her şeyini kaybettiğini, itibarının sarsıldığını söyledi. Bana küfretti, benimle tüm bağını kopardı. Sonra da ortadan kayboldu. Ben… ben de ona ulaşamadım. O parayı da işi yürütmek için kullandım. Sonra pişman oldum, çok pişman oldum. Ama artık çok geçti. Köprüleri atmıştık.”
“Çok geçti mi? Kerem, sen bu şirketi, bu hayatı, bu evi, her şeyi o yalanın üzerine inşa ettin! Bana, dürüstlükten, etik değerlerden bahsedip durdun. Ben senin dürüstlüğüne güvendim! Senin başarının temiz olduğuna inandım!” Defne ayağa fırladı, sesi çığlığa yakındı. “Bana nasıl böyle bir şeyi saklayabilirsin? Bu sadece geçmişte kalmış bir hata değil, Kerem. Bu benim bildiğim her şeyi yıkıyor.”
Kerem de ayağa kalktı, Defne’ye yaklaştı. Gözlerinde derin bir pişmanlık vardı. “Sana her şeyi anlatmak istedim, inan bana. Ama o kadar çok korktum ki. Seni kaybetmekten korktum. Sen dürüstlüğe o kadar önem verirsin ki… senin beni asla affetmeyeceğini düşündüm. Sana layık olamayacağımı hissettim. Bu benim en büyük hatam, Defne. En büyük pişmanlığım.”
“Pişmanlık mı? Pişmanlık, Meltem Atakan’ın yaşadıklarını geri getiriyor mu? Onun kırılan hayallerini, itibarını… Ne oldu ona, Kerem? Ne oldu o kıza?”
Kerem yutkundu. “Bilmiyorum. Aramaya çalıştım, bulamadım. Duydum ki, memleketine dönmüş, küçük bir atölye açmış. Çok kötü durumdaymış. Ailesi de çok zor günler geçirmiş.”
Defne’nin gözünden yaşlar süzülmeye başladı. Kerem’in pişmanlığı gerçek gibiydi, gözlerindeki acı sahteydi diyemezdi. Ama bu, gerçeği değiştirmiyordu. Yıllardır süren bu yalan, hayatlarının tüm temelini sarsmıştı. Güven… o her şeyin ötesindeydi. Defne, Kerem’i sevmişti, ona inanmıştı, onun her sözüne güvenmişti. Şimdi ise bildiği Kerem, bir gölgenin altında gizlenmiş başka bir adam çıkmıştı.
“Ne yapacağız şimdi, Kerem?” diye fısıldadı Defne, sesi tamamen tükenmişti. “Bu ev, bu hayat, her şey… Her tuğlası yalanla örülmüş gibi hissediyorum.”
Kerem, Defne’ye uzandı, elini tutmak istedi ama Defne geriledi. “Defne, lütfen. Her şeyi telafi edebilirim. Meltem’i bulalım. Ona yardım edelim. Ne gerekiyorsa yaparım. Ama lütfen, biz… biz bitmeyelim.”
Defne, Kerem’in gözlerine baktı. O gözlerdeki acı, samimiydi. Ama bu samimiyet, Defne’nin içindeki derin kırıklığı tamir edemiyordu. Bir zamanlar kusursuz sandığı tablonun, aslında bir karalamanın üzerine çizilmiş olduğunu görmüştü. Kerem’in aşkı, fedakarlığı, inceliği… hepsi gerçekti belki, ama şimdi hepsinin üzerinde o gölgenin izi vardı.
Defne, “Telafi edebilir miyiz, Kerem?” dedi, gözünden son bir damla yaş süzülürken. “Kırılan bir güveni, yırtılan bir kumaşı, eski haline getirebilir miyiz hiç?” Sesi sadece bir fısıltıdan ibaretti. Bu sorunun cevabını bilmiyordu. Bildiği tek şey, o an hissettiği acı ve Kerem’e karşı duyduğu o derin hayal kırıklığıydı. Evlerinin duvarları, Defne’nin içinde kopan fırtınanın sessiz tanığıydı. Ve o fırtına, belki de asla dinecekti.
