Yasak aşk
Gölge Aşk
Saatler, Hakan’ın her akşam eve gelişindeki anahtar sesine kadar sanki hiç geçmiyordu Elif için. Her gün aynıydı: Ayşe’yi okula hazırlamak, kahvaltı, bitmek bilmeyen ev işleri, akşama ne yemek yapsam telaşı. Hakan iyi bir adamdı, sadık, çalışkan, kızına düşkün. Ama bir yerlerde, yedi yıllık evliliklerinin o parlak, heyecanlı ışığı sönmüş, yerini loş bir konfor almıştı. Elif, aynaya baktığında gördüğü kadının siluetinde kendi gençliğini arıyordu; içinde fırtınalar koparan, tutkulu, hayalleri olan o genç kadını. Ama sadece yorgun gözler, biraz solmuş bir gülümseme ve bir türlü dinmeyen bir boşluk buluyordu.
Bir salı akşamıydı. Hakan, kapıdan neşeli bir sesle girmiş, “Elif, hayatım, bir misafirimiz var!” diye seslenmişti. Arkasında, uzun boylu, omuzları geniş, siyah saçları hafifçe alnına dökülen bir adam duruyordu. Gülümsemesi sıcaktı, gözlerinde samimi bir ışıltı vardı. “Tanıştırayım, Mert. Alt kat komşumuz, yeni taşındı. İş yerinden arkadaşım çıktı, dünya küçük değil mi?”
Elif, şaşkınlıkla uzattığı elini sıkan Mert’in avucunun sıcaklığını hissetti. Elektrik çarpması gibi değildi, daha çok uzun süredir kapalı bir pencerenin açılıp içeri ılık bir rüzgarın dolması gibiydi. Mert’in gözleri onu taradı, sanki sadece “Merhaba” demekle kalmayıp, Elif’in içinde biriken her şeyi görmeye çalışıyordu. Hakan, halinden memnun, kolunu Mert’in omzuna atmıştı bile. “Elif harika yemekler yapar, sana bir güzel ağırlayalım dedik.”
O akşam masada, Elif yıllardır duymadığı kadar heyecanlı sohbetlere tanık oldu. Hakan, işinden, eski anılarından bahsediyor, Mert ise onu dikkatle dinliyor, yer yer zekice yorumlar katıyordu. Ama Mert’in bakışları ara sıra Elif’e kayıyor, onun sessizliğini fark ediyor, sanki “Sen ne düşünüyorsun?” diye soruyordu sessizce. Elif, kendisini ilk defa bu kadar görünür hissetti. Hakan’la konuştuklarında, genellikle Ayşe’nin okulundan, evin ihtiyaçlarından veya Hakan’ın işindeki gelişmelerden ibaret olurdu. Kendi iç dünyası, sanki hiç var olmamış gibiydi.
Sonraki haftalar, Mert’in varlığı hayatlarına yavaş yavaş sızdı. Bazen asansörde karşılaşıyorlar, bazen Ayşe oyun parkında Mert’i görüp ona koşuyordu. Mert, her zaman sıcakkanlı, anlayışlı ve en önemlisi, Elif’e karşı şaşırtıcı derecede dikkatliydi. Bir gün, Elif, elinde ağır pazar poşetleriyle kapısını açmaya çalışırken, Mert yetişmiş, poşetleri alıp yukarı taşımıştı. Merdivenlerde yürürken, Mert, Elif’in okuduğu kitaba takılmıştı gözü. “Ah, bu yazarı çok severim. Özellikle son kitabındaki karakter çözümlemeleri harikadır.”
Elif şaşırdı. Hakan’la kitaplar üzerine hiç konuşmamışlardı. “Evet,” dedi, sesi hafifçe titreyerek, “o kadar gerçekçi ki, bazen kendimi o karakterlerin yerine koyuyorum.” Mert gülümsedi. “Hayat gibi değil mi? Hepimiz kendimize bir yol arıyoruz.” O an, Elif’in içinde bir şeyler titreşti. Sanki bir ruh ikizi bulmuştu, uzun zamandır aradığı bir parçayı.
O günden sonra sohbetleri derinleşti. Bazen çay içmek için Mert’in evine iniyor, bazen de Ayşe uyuduktan sonra Hakan uyuyakaldığında balkonlarında fısıltılarla konuşuyorlardı. Mert, Elif’in ruhunun derinliklerine iniyor, onun bastırılmış hayallerini, korkularını, arzularını gün yüzüne çıkarıyordu. Elif, ona şiirlerden, gençlik düşlerinden bahsediyordu. Mert ise kendi yalnızlığını, hayattan beklentilerini paylaşıyordu. Onun yanında Elif, tekrar ‘Elif’ oluyordu; sadece anne ya da eş değil, bir kadın, bir birey.
Duygusal yakınlık kaçınılmaz olarak fiziksel çekime dönüştü. Bir akşam, Hakan iş gezisindeyken, Ayşe de babaannesindeydi. Elif, kendisini bir anda Mert’in kapısında buldu. Film izlemek bahanesiyle başlayan buluşma, kısa sürede yadsınamaz bir çekime dönüştü. Mert’in elinin nazikçe Elif’in yanağına dokunuşu, bir anda yılların hasretini dindiren bir öpücüğe dönüştü. Elif’in içinde fırtınalar koptu. Suçluluk duygusu, o anda hissettiği yoğun arzu ve yıllardır unuttuğu o heyecanla çarpışıyordu. Mert’in kolları arasında, kendini ilk kez uzun zaman sonra yeniden yaşıyor gibi hissetti. Her nefesinde, her dokunuşunda, hem cenneti hem de cehennemi tadıyordu.
Bu gizli ilişki, Elif’in hayatına hem tarif edilemez bir renk hem de dayanılmaz bir ağırlık kattı. Her buluşma, nefes kesici bir kaçış ve aynı zamanda kılıç sırtında bir yürüyüştü. Hakan’a yalan söylemek, Ayşe’nin gözlerinin içine bakarken bu sırrı taşımak, Elif’i tüketiyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri her kapı çalışında veya telefon çaldığında kalbi yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Suçluluk duygusu bir yandan onu kemirirken, Mert’le geçirdiği anların verdiği o yoğun hisler, sanki uyuşturucu gibiydi; vazgeçemiyordu.
Hakan, Elif’teki değişimi fark etmeye başlamıştı. Daha dalgın, daha gergin, ama aynı zamanda bazen sebepsiz yere parlayan gözleri vardı. “Bir sorun mu var Elif?” diye soruyordu çoğu zaman endişeyle. “Hayır, ne olsun canım? Yorgunluk herhalde,” diye geçiştiriyordu Elif. Ama Hakan’ın bu iyi niyetli soruları bile Elif’in vicdan azabını artırıyordu. Hakan, onu sevdiğini, güvendiğini her fırsatta hissettiriyordu. Bu güveni suistimal etmek, Elif’in içini daha da dağlıyordu.
Bir akşam, Hakan, elinde Elif’in çok sevdiği beyaz gül demetiyle eve geldi. “Bugün bizim tanışma yıldönümümüz, unuttun mu yoksa?” dedi, gülümseyerek. Elif’in beyninde şimşekler çaktı. Nasıl unutmuştu? Mert’le yaşadığı bu karmaşa, onu kendi hayatından, kendi gerçeklerinden koparmıştı. Hakan, Elif’in şaşkın yüzünü görünce biraz üzüldü, ama hemen toparladı. “Önemli değil, ben hatırladım ya. Sana küçük bir sürprizim var. Haftaya sonu Ayşe’yi anneme bırakıp iki günlüğüne Kapadokya’ya gidiyoruz.”
Bu haber, Elif’in beyninde bir bomba gibi patladı. Kapadokya… Hakan’la ilk kaçamakları, ilk unutulmaz anılarının olduğu yerdi. Şimdi ise, tüm bu sırlarla, Hakan’ın yüzüne bakmaya bile mecali yoktu. O gece Mert’e gitmedi. Penceresinden onun dairesinin ışıklarına baktı uzun uzun. Mert’in onun için ne ifade ettiğini düşünmeye çalıştı. Tutku muydu, bir kaçış mı, yoksa gerçekten aradığı o ruh eşi mi? Hakan’la kurduğu yedi yıllık hayat, Ayşe’nin masum gülüşü, Mert’le geçirdiği o tutkulu anların yanında bir anda silikleşmiş gibiydi. Ama aynı zamanda, Mert’le yaşadığı ilişkinin getirdiği o belirsizlik, sürekli ihanet korkusu, Elif’i kemirip duruyordu.
Ertesi gün, Elif, Mert’le buluştu. Parkta, Ayşe’yi okula bıraktıktan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama bu kez Elif’in yüzünde bambaşka bir ifade vardı. “Mert,” dedi, sesi cılız çıkmıştı, “olmaz. Yapamayız. Hakan…”
Mert, Elif’in elini tuttu. “Biliyorum Elif, zor. Ama ben sana aşığım. Seninle olmak istiyorum. Bu saklambaç oyunundan da sıkıldım artık. Birlikte bir hayat kurabiliriz.”
Elif, Mert’in gözlerine baktı. O gözlerdeki samimiyet, kendisini cezbediyordu. Ama aynı zamanda, Hakan’ın yüzündeki hayal kırıklığını, Ayşe’nin soran bakışlarını canlandırıyordu zihninde. “Bu kadar kolay mı sanıyorsun Mert? Benim bir ailem var. Bir çocuğum…”
“Mutlu olmadığın bir hayatı yaşamak zorunda değilsin Elif,” dedi Mert. “Bazen, en zor kararlar, en doğru kararlardır.”
O akşam eve döndüğünde, Elif’in zihni bir savaş alanına dönmüştü. Kapadokya bileti Hakan’ın komodininin üzerindeydi. Elif, ona baktı. Hakan’ın sırtı dönüktü, uyuyordu. Yanına oturdu. Yedi yıl. Ne kadar çok şey yaşamışlardı birlikte. Ayşe’nin doğumu, ilk adımları, hastalıkları… Hakan’ın ona olan sevgisi, sabrı, güveni… Mert’in tutkusu, anlayışı, onu yeniden hissettirişi… İki hayat, iki yol, iki kalp. Hangisini seçecekti?
Kapadokya’ya gitme günü gelip çattı. Elif, Hakan’ın arabasına binerken, Ayşe’yi babaannesine teslim etmiş, onu öpüp koklamıştı. Yolculuk boyunca sessizdi. Hakan, radyodan gelen müziğe eşlik ediyor, zaman zaman Elif’in elini tutuyordu. Elif’in içinde tarifsiz bir sıkışma vardı. Bu kaçamak, sanki bir veda gibiydi.
Kapadokya’ya vardıklarında, Hakan, kalacakları butik otelin balkonundan manzarayı gösterdi. Peribacaları, güneşin batışıyla kızıl renge bürünmüştü. “Hatırlıyor musun, ilk geldiğimizde ne kadar heyecanlanmıştık,” dedi Hakan, Elif’e sarılarak. Elif, o an, Mert’i unuttuğunu hissetti. Bir anlık da olsa, her şey silinmişti zihninden. Yalnızca Hakan, o ve ilk aşklarının masumiyeti vardı. Ama bu huzur, uzun sürmedi.
Akşam yemeğinde, Hakan’ın telefonu çaldı. İşten acil bir aramaydı. Hakan, özür dileyerek masadan kalktı. Elif, tek başına, şarap kadehini çevirirken, telefonuna gelen bir mesaja baktı. Mert’tendi. “Özledim. Gözlerin hep aklımda.”
Elif’in kalbi sıkıştı. Titreyen elleriyle mesajı sildi. O an, bir karar verdi. Bu böyle devam edemezdi. Ne Hakan’a ne de Mert’e haksızlık edebilirdi. En çok da Ayşe’ye.
Sabah kahvaltısının ardından, otelin bahçesinde dolaşırlarken, Hakan, Elif’in elini tuttu. “Senin neyin var Elif? Son zamanlarda çok dalgınsın. Bir şey mi oldu?”
Elif, Hakan’ın yüzüne baktı. O güven dolu, sevgi dolu gözlere. Kendine bir yalan daha söyleyemezdi. Hakan, her şeyi hak ediyordu; dürüstlüğü, gerçeği. İçinde korkunç bir fırtına koptu, ama aynı zamanda tuhaf bir hafifleme de hissetti. Bu sır, onu yiyip bitiriyordu.
“Hakan,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Sana anlatmam gereken bir şey var.”
Hakan, Elif’in gözlerindeki çaresizliği gördü. Bir an için duraksadı, elini Elif’in omzuna koydu. “Söyle Elif. Ne olursa olsun, birlikte atlatırız. Yeter ki aramızda sır olmasın.”
Elif derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu, ama kaçmadı. “Ben… Ben bir hata yaptım Hakan.” Kelimeler boğazına düğümlenmişti, ama artık geri dönüş yoktu. Güneşin ışıkları peribacalarının üzerinden süzülüyor, yeni bir günü müjdeliyordu. Ama Elif için bu yeni gün, koca bir enkazın başlangıcı olacaktı. Hayatı, o an, kırık aynaların binlerce parçasına bölünmüştü.
