yasak aşk
Gizli Dokunuşlar
Ayşe, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan bir şehre inat, ruhunun labirentlerinde dolaşan sessiz bir yankı gibiydi. Boğaz’a nazır, eski ama bakımlı apartman dairesinin penceresinden grileşmiş İstanbul semalarına bakarken, elindeki ılık çay bardağının buğusu, görüşünü kaplayan hafif bir perde oluyordu. On yıl önce Emre ile kurduğu bu düzenli, huzurlu ama artık rutinin tozlu raflarına kaldırılmış evlilikte, kendini çoğu zaman bir ziyaretçi gibi hissediyordu. Emre iyi bir eşti; sadık, çalışkan, sevgi dolu. Ama o sevgi, toprağa sıkıca kök salmış bir çınar gibiydi; güçlü, güven veren ama çiçek açmayı unutmuş. Ayşe ise baharı bekleyen bir çiçek gibiydi, her geçen gün biraz daha solduğunu hissederek.
Taksim’deki küçük sanat galerisinde çalışmak, onun için bir kaçış kapısıydı. Sanat eserlerinin renkli dünyasına sığınır, soyut formların, sessiz fırça darbelerinin kendi iç dünyasındaki boşlukları doldurmasına izin verirdi. O sabah galeriye giderken, bir sergi hazırlığının telaşı içindeydi. Çağdaş bir heykeltıraşın soyut metal formları, galerinin bembeyaz duvarlarında gizli hikayeler fısıldıyordu. Akşam üzeri, kapıdan içeri giren adamla Ayşe’nin iç dünyasındaki o sessiz yankı, aniden yüksek bir çığlığa dönüştü.
Gelen, Can’dı. Uzun boylu, dalgalı kumral saçları ve delici mavi gözleriyle dikkat çeken bir mimardı. Kendine güvenli duruşu ve etrafına yaydığı entelektüel aura, Ayşe’yi daha ilk andan etkilemişti. Sanatla olan derin ilgisi onu galeriye getirmişti, ama gözleri anında Ayşe’ye kilitlenmişti. O gün metal heykeller hakkında başlayan sohbetleri, kısa sürede felsefeye, edebiyata ve hayatın anlamına uzandı. Can, Ayşe’nin yıllardır içinde biriktirdiği, kimseye açmadığı o gizli bahçenin kapılarını aralayan anahtara sahipti sanki. Ayşe, Can’ın karşısında kendini olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla görünür hissediyordu. Emre’nin onu bir eş, bir ev hanımı, bir hayat arkadaşı olarak gördüğü yerde, Can onu bir kadın, bir düşünen, hisseden, arzulayan bir birey olarak görüyordu. Bu, Ayşe için hem korkutucu hem de tarif edilemez bir uyanıştı.
Can, sonraki haftalarda galerinin müdavimi oldu. Her öğle arasında bir kahve bahanesiyle uğrar, Ayşe ile saatlerce konuşurdu. Bazen sadece beş dakikalık bir kaçamak olurdu bu, bazen de galeri kapanana kadar süren derin bir muhabbet. Emre, Ayşe’nin bu yeni hobisini olumlu karşılıyordu. “Ayşe, son zamanlarda çok neşelisin,” derdi, onun içindeki fırtınadan bihaber. “Sanat sana iyi geldi.” Ayşe, Emre’nin bu masum yorumlarına her seferinde daha büyük bir suçluluk duygusuyla karşılık veriyordu. O neşe, sanatın değil, Can’ın eseriydi.
Bir akşam galeriye yeni gelen tabloların yerleşimi uzamış, Ayşe, Can ile birlikte yalnız kalmıştı. Dışarıda sağanak bir yağmur başlamıştı, gök gürültüleri Taksim’in kalabalık sesini yutuyordu. Galeri ışıklarının loşluğunda, Can bir tablonun önünde durmuş, parmak uçlarıyla tuvaldeki fırça darbelerine dokunuyordu. “Şu renkler,” dedi, sesi fısıltı gibiydi. “Sana benziyor. İçinde sakladığın o derin tonlar…” Ayşe’nin kalbi hızla atmaya başlamıştı. Bakışları Can’ınkiyle buluştuğunda, zaman durdu. Kelimeler boşlukta eridi. Can, elini yavaşça uzattı ve Ayşe’nin yanağına nazikçe dokundu. O dokunuş, yılların birikmiş hasretini, bastırılmış arzularını tek bir anda serbest bıraktı. Gözlerini kapadı Ayşe. Dudakları birleştiğinde, yağmurun sesi bile duyulmaz oldu. O öpücük, hem cenneti hem de cehennemi vaat ediyordu. Yasak bir haz, pişmanlık ve korkunun harmanlandığı zehirli bir bal.
O günden sonra hayat, ince bir buz tabakasının üzerinde yürümek gibiydi. Her adımda düşme korkusu, her bakışta yakalanma ihtimali. Ayşe ve Can, çalınmış anlarda, gizli bakışlarda, şifreli mesajlarda yaşıyorlardı aşklarını. Öğle yemekleri, iş çıkışı kahveleri, bir bahane bulunup kaçılan kısa şehir gezintileri. Her gizli dokunuş, her fısıltı, Ayşe’nin ruhunu hem besliyor hem de lime lime ediyordu. Evde Emre’nin masum gülümsemesi, ona daha büyük bir işkence gibi geliyordu. Yalanların ördüğü ağ, Ayşe’yi nefessiz bırakıyordu. Geceleri Emre’nin yanına uzandığında, Can’ın hayali zihnine saplanıyor, Ayşe’yi derin bir suçluluk girdabına çekiyordu.
Can, bu gizli aşktan daha fazlasını istiyordu. “Ayşe,” derdi bir gün, elini sıkıca tutarak. “Böyle devam edemeyiz. Bu, ikimizi de tüketiyor. Hayatımız bir sır olamaz.” Can, Ayşe’ye birlikte bir gelecek teklif ediyordu; özgür, tutkulu, açık bir gelecek. Ayşe’nin içindeki çiçek, Can’la tanıştığından beri ilk kez bu kadar korkunç bir fırtınaya tutulmuştu. Emre’den ayrılmak, on yıllık bir tarihi silmek, tüm ailesini, arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratmak demekti. Ama Can’sız bir hayat da, onun için yeniden bir mezara dönüşmek gibiydi.
Kararsızlığı, gerilimi ve bitmek bilmeyen suçluluk duygusu Ayşe’yi yiyip bitiriyordu. Uykusuzluk, iştahsızlık, dalgınlık… Emre bu değişimleri fark etmeye başlamıştı. “Ayşe, iyi misin? Bir sorun mu var?” diye soruyordu sık sık. Ayşe, her defasında yalanlara sığınıyor, geçiştiriyordu. Ama yalanları inceliyordu, sesi titrek çıkıyordu. Emre, Ayşe’nin telefonunda şifreli bir mesaj gördüğünde, içinde bir alarm çalmıştı. Mesaj sadece “Yarın her şey daha güzel olacak. C.” yazıyordu. Kimdi bu C? Emre, Ayşe’nin bu kadar değişmesinin ardında yatan nedeni araştırmaya karar verdi.
Bir akşam, Ayşe’nin her zamanki gibi galeriye gittiğini söyleyerek evden ayrılmasından kısa bir süre sonra, Emre, Ayşe’nin telefonunu evde unuttuğunu fark etti. Normalde bu kadar dikkatsiz değildi. İçindeki kötü hissin peşinden giderek telefonuna baktı. O şifreli mesajın cevabı ve bir dizi başka mesaj gözüne çarptı. Can’ın adını, ona gönderilmiş kalpli emojileri, buluşma yerlerini, Ayşe’nin o mesajlardaki özlem dolu sesini duydu adeta. Her satır, Emre’nin kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Dünyası başına yıkılmıştı. Elindeki telefonu yere düşürdü, kırılan ekranla birlikte Emre’nin ruhu da paramparça olmuştu.
Ayşe eve geldiğinde, Emre’yi koltukta, yüzü bembeyaz, gözleri kızarmış bir şekilde buldu. Yerdeki telefonun kırık ekranı, tüm gerçeği ayan beyan ortaya seriyordu. Konuşmaya gerek kalmamıştı. Emre’nin gözlerinde gördüğü acı, Ayşe’nin kalbini sıkıştırdı. Kendisi için seçtiği bu yolun, masum bir ruhu nasıl kanattığını ilk kez bu kadar net görüyordu.
“Emre…” diye fısıldadı Ayşe, sesi zar zor çıkıyordu.
Emre, yavaşça başını kaldırdı. Sesi, kırık bir cam gibi tınıyordu. “Bu muymuş Ayşe? On yıl… Her şey bir yalan mıymış?”
Ayşe dizlerinin üzerine çöktü, Emre’nin ellerine uzanmak istedi ama Emre geri çekti kendini. “Hayır Emre, hayır… Yalan değildi. Sadece… Ben kayboldum. Kendimi kaybettim.” Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Sana yalan söylemek istemedim. Ama bu his… Beni ele geçirdi.”
Konuşma uzadı, gecenin en karanlık saatlerine kadar devam etti. Suçlamalar, pişmanlıklar, kırık kalpler… Emre, Ayşe’nin içindeki boşluğu, arayışı anlamıştı, ama ihanetin acısı her şeyin üzerini örtüyordu. “Ben seni severken, sen başkasını mı düşündün Ayşe?” bu soru, Ayşe’nin vicdanını delip geçiyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Ayşe bir karar vermişti. Ne Emre’ye geri dönebilirdi, ne de hemen Can’ın kollarına koşabilirdi. Her ikisi de, o an için, onun gerçeği değildi. Emre’ye nedenli acı verdiğini, Can ile girdiği bu yasak ilişkinin onu ne denli değiştirdiğini ve kendi benliğinden uzaklaştırdığını fark etmişti. Belki Can ona tutkuyu vermişti, ama bu tutku, ardında yıkım bırakmıştı.
“Ben gidiyorum Emre,” dedi. Sesi artık daha kararlıydı ama gözlerindeki hüzün dinmemişti. “Ne Can’a, ne de başka bir yere. Sadece kendime.”
Emre şaşkınlıkla baktı. “Nereye gideceksin?”
“Bilmiyorum. Bir süre uzaklaşmam lazım. Kendimi bulmam, ne istediğimi anlamam için. Sana bu acıyı yaşattığım için çok üzgünüm, Emre. Sen bunu hak etmedin.”
Ayşe, basit bir valizle evden ayrılırken, Emre kapının eşiğinde, kalbi kırık ama aynı zamanda bir nebze olsun Ayşe’nin samimiyetini görerek duruyordu. Can’a bir mesaj attı Ayşe: “Üzgünüm Can. Hiçbir yere gidemem, en azından şimdilik. Önce kendimi bulmalıyım. Belki sonra, bir gün…” Can’ın cevabı, sadece bir kalp emojisi ve “Beklerim” oldu.
Ayşe, eski apartman kapısını arkasında bırakıp sokağa adım attığında, İstanbul’un o tanıdık kaosu onu kucakladı. Artık o sessiz yankı, bir çığlığa dönüşmüş, sonra da susturulmuştu. Şimdi, kendi fısıltılarını dinleme zamanıydı. Yasak dokunuşlar, ona neşe ve yıkım getirmişti, ama en önemlisi, kaybolduğunu unuttuğu ruhunu yeniden hatırlatmıştı. Yolculuğu şimdi başlıyordu, bilmediği, ama kendi seçtiği bir yolda.
