Aile Draması

Genzimdeki Tuzlu Koku

8 dakikalık okuma · 1273 kelime

Her sabah, taze demlenmiş çayın kokusuyla uyanmak yerine, genzine keskin bir vicdan kokusu doluyordu Selim’in. Yıllardır süren bu rutine alışmıştı; her şafak, bir gün batımının gölgelerini taşıyor, güneş bile geçmişin karartısından tam sıyrılamıyordu. Yine de her şeye rağmen, dışarıdan bakıldığında, Selim ellili yaşlarının başında, başarılı bir müteahhit, sevgi dolu bir eş ve ilgili bir baba olarak parmakla gösterilen bir adamdı. Şehrin en gözde semtlerinden birinde, boğaz manzaralı dairesinin geniş balkonundan ufka bakarken, elindeki kahvenin buharı gri sakallarını nemlendiriyordu. Hayatının tablosu kusursuz görünse de, o tablonun kalın fırça darbelerinin altında, silinmeye yüz tutmuş ama hiç yok olmayan bir karalama vardı.

O sabah karalamanın üzerine bir de leke düştü. Telefonundaki titreşimle irkildi. Gecikmiş bir hastane raporu olduğunu düşündüğü mesajı açtığında, soğuk bir dalga tüm vücudunu sardı. “Vural Altınsoy… Yoğun Bakım… Kritik durum…” Yazı karakterleri küçüktü ama kelimeler Selim’in zihninde devasa puntolarla yankılandı. Vural Altınsoy. Bir isim, bir dönem, bir yara…

Vural, Selim’in mesleğe ilk adım attığı yıllarda elinden tutan, babacan bir ustaydı. Selim, üniversiteden mezun olup İstanbul’a geldiğinde ne yapacağını bilemezken, onu kanatlarının altına almış, sektöre sokmuş, her şeyi öğretmişti. Vural’ın hayatı Selim’in gözünde dürüstlüğün ve çalışkanlığın timsaliydi. Ta ki o gün gelene kadar.

Yıllar önce, Selim’in işleri kötüye gitmişti. Krediler ödenemiyor, çekler karşılıksız çıkıyor, küçük kızı Defne’nin rahatsızlığı da eklenince üstüne, evdeki gerilim tavan yapıyordu. Ayşe, geceleri yastığına damlayan gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor, Selim ise her şerde bir hayır aramak yerine, her hayırda bir fırsat kolluyordu. İşte tam o sırada, Vural’ın eline bir fırsat geçti. Şehrin gelişmekte olan bir bölgesinde, ucuz bir arsa. Vural’ın sermayesi kısıtlıydı ama tecrübesi ve bağlantıları güçlüydü. Selim’i de ortak etti, “Sen gençsin, bu işleri daha iyi kovalarsın,” diyerek.

Selim kovalamıştı da. Çok iyi kovalamıştı. Arsanın alımından inşaat ruhsatlarına, malzeme tedarikinden dairelerin satışına kadar her adımı o takip etmişti. Ama kendi cebi için. Öyle ki, Vural’ın hastane masrafları için biriktirdiği son parayı da, Selim’in usta kaleminden çıkan sahte faturalar ve şişirilmiş maliyetler yutmuştu. Selim, Vural’ı, “Abi, piyasa kötü, beklediğimiz gibi gitmedi işler,” diyerek kandırmıştı. Vural ise, gözlerindeki o saf güvenle, “Canın sağ olsun oğlum, biz elimizden geleni yaptık,” demiş, geriye kalan üç kuruşla evine dönmüştü. O üç kuruş, Vural’ın yoksulluk kapısını aralayan son anahtar olmuştu. Bir süre sonra Vural’ın eşi vefat etmiş, kendisi de sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı. Selim, Vural’la arasına görünmez bir duvar örmüş, bahanelerle görüşmelerden kaçınmıştı. Vural’ın durumunun kötüye gittiğini, tek başına kaldığını uzaktan duymuştu ama hiç harekete geçmemişti. O duvar, şimdi yıkılan bir bina gibi tüm ağırlığıyla üzerine geliyordu.

Selim, telefonu masaya bıraktı ve titreyen elleriyle yüzünü kapattı. Vural’ın gözlerindeki o saf güven, bir hançer gibi saplandı kalbine. O zamanlar, “mecburdum” demişti kendine, “Ayşe için, Defne için.” Ama şimdi, Defne üniversiteye hazırlanıyor, Ayşe sağlıklı ve mutlu, kendisi ise lüks bir hayatın içinde yüzüyordu. Bu lüksün her bir tuğlasında, Vural’ın ödenmemiş hakkı, harcanmış yılları, yitip giden umutları vardı.

Günler, Selim için bitmek bilmeyen bir işkenceye dönüştü. Ofiste dosyaların arasında boğulurken bile zihni hastanedeydi. Akşamları eve geldiğinde Ayşe, “Selim, iyi misin? Günlerdir bir durgunluk var sende,” diye soruyor, Selim ise yorgunluğa sığınarak geçiştiriyordu. Defne’nin ders çalışırken sorduğu “Baba, dürüstlük neden bu kadar önemli?” sorusu ise içini paramparça ediyordu. Defne’nin masum gözleri, Selim’in yüzündeki sahte maskeyi delip geçiyor gibiydi. Geceleri uyuyamıyor, yatağında bir sağa bir sola dönüyor, Vural’ın ince, dürüst yüzünü görüyor, boğuluyordu.

Bir akşam, dayanamadı. Ne yapacağını bilmeden arabasına atlayıp hastaneye sürdü. Yoğun bakım ünitesinin kapısında durdu. Bir an içeri girmek istedi, tüm suçunu itiraf etmek, dizlerinin üzerine çöküp af dilemek. Ama içeri girmedi. Girmedi, çünkü utanıyordu. Vural’ın yüzüne bakmaya, o dürüst gözlerle karşılaşmaya gücü yoktu. Vural’ın ailesinden hiç kimse yoktu, yıllar önce eşini kaybetmiş, çocukları da olmamıştı. Kimsesizdi Vural. Selim bunu biliyordu ve bu gerçek, suçluluk duygusunu daha da derinleştiriyordu. Kimsesiz bir adamın hayatını çalmıştı. Geri dönmek üzere yola çıktığında, hastanenin güvenlik görevlisinin, “Yakında fişini çekecekler dediler, doktorlar umutsuz,” dediğini duydu. Bu cümle, Selim’in kalbine saplanan bir buz parçası oldu. Fişini çekeceklerdi. Artık telafi etme şansı kalmayacaktı.

Ertesi sabah, Selim işe gitmedi. Ayşe’ye başının ağrıdığını söyledi. Ama başı değil, ruhu ağrıyordu. Çaresizce dairesinin balkonunda oturmuş, boğaza bakıyordu. Mavi sular, zihnindeki çamurlu gölü temizleyemiyordu. Nihayet bir karar verdi. Bu yükle yaşayamayacaktı. Ya Vural’dan af dileyecekti ya da Vural’ın gözlerini kapattığı ana kadar bu yükü taşıyacaktı.

Birkaç saat sonra, yeniden hastane koridorundaydı. Yoğun bakım ünitesinin kapısındaki tabelada Vural Altınsoy’un adı hala yazılıydı. İçeri girdi. Hemşireler, doktorlar arasında Vural’ın odasına ilerledi. Vural, bembeyaz çarşaflar arasında, yüzünde bir maske, damarları serumlarla dolu, cansız yatıyordu. Neredeyse nefes almıyordu bile. Gözleri kapalıydı. Selim, Vural’ın yatağının yanındaki sandalyeye oturdu. Elini Vural’ın buz gibi elinin üzerine koydu.

“Vural Abi…” fısıltısı, sessiz odayı bile yırtmaya yetmiyordu. Boğazı düğüm düğümdü. Derin bir nefes aldı. “Vural Abi, ben Selim. Buradayım…” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben sana ne yaptım abi? Nasıl kıydım sana? O arazi işinde, o paraları… Ben çaldım abi. Gözünü boyadım. Benim yüzümden battın. Benim yüzümden bu hale geldin.” Selim’in sesi titriyordu, hıçkırıklarını güçlükle bastırıyordu.

“Mecburdum dedim kendime… Defne hastaydı, borçlarım vardı… Ama yalandı hepsi. Bahaneydi. Ben tamah ettim senin dürüstlüğüne, senin iyi niyetine. Koca bir ömrün emeğini çaldım ben senden abi. Allah beni kahretsin! Ben nasıl yüzüme baktım bunca yıl? Senin yoksulluğun benim zenginliğim oldu. Senin kederin, benim evime neşe diye girdi. Her lokmada zehir vardı, her nefeste günah. Ben bir hırsızım abi… Bir hırsızım!”

Selim, Vural’ın elini daha sıkı tuttu. “Ama şimdi… Şimdi bitecek abi. Sana söz veriyorum. Ne yaptıysam geri ödeyeceğim. Senin itibarını da, kaybettiğin parayı da… Her şeyimi satacağım gerekirse. Kime veririm bilmiyorum ama bir yolunu bulup senin adını temize çıkaracağım. Benim yüzümden yaşadığın her acının bedelini ödeyeceğim. Ne olur abi… Ne olur beni affet… Sen hep iyi bir insandın. Ben kötü biri oldum. Ama söz veriyorum, bir daha asla…”

Sözleri havada asılı kalmıştı. Vural’ın parmaklarında hafif bir kıpırdanma hissetti. Yoksa Selim’in hayal gücü müydü? Belki de son bir refleks. Vural’ın yanaklarından tek bir damla yaş süzüldü. Sanki o da duymuştu. Sanki o da anlamıştı.

Ertesi gün, Vural Altınsoy vefat etti. Selim, cenaze törenine katılan tek kişiydi. Hastane yetkilileri, Vural’ın hayatı boyunca kimsesiz olduğunu düşünüyordu. Selim, uzak bir akrabası olduğunu söyleyerek işlemleri hızlandırdı. O gün, yağmur çiseleyerek yağıyor, toprağı yıkayan damlalar sanki Selim’in ruhunu da temizliyordu.

Vural’ın vefatından sonra, hastanenin eşyalarını teslim etme sürecinde, Selim’e küçük bir kutu verdiler. Kutunun içinde Vural’ın hayatından birkaç parça eşya vardı: eski bir fotoğraf albümü, bir kitap ve el yazısıyla doldurulmuş yıpranmış bir not defteri. Not defterinin son sayfalarında, Selim’in hayatını derinden sarsacak bir cümle yazılıydı: “Selim’e bırakın. O anlar.” Altında ise küçük bir zarf vardı.

Zarfı açtığında, içinde eski, yıpranmış bir mimari çizim buldu. Onu hemen tanıdı. O, Vural ile birlikte hayalini kurdukları, hiç gerçekleşmeyen o arsa projesinin ilk çizimiydi. Üzerinde Vural’ın el yazısıyla “Dürüstlük, en büyük mirastır” yazıyordu. Selim’in boğazı düğümlendi. Vural biliyordu. Başından beri biliyordu. Ve tüm bunlara rağmen, Selim’i affetmişti. Onu ifşa etmek yerine, ona sessiz bir miras bırakmıştı. Bir ders, bir hatırlatma.

Selim, o gün hayatını değiştirmeye karar verdi. Başarı basamaklarını çıkarken çiğnediği her şeyi geri ödeyecekti. İlk işi, elindeki tüm projeleri tasfiye etmek oldu. Ayşe’ye her şeyi anlattı. Ayşe şoke olsa da, kocasının yıllardır taşıdığı yükü anlamış, yanında olmaya karar vermişti. Birlikte, Vural’ın hiç sahip olamadığı, ama aslında Selim’in çaldığı paranın gerçek değeriyle orantılı bir fon oluşturdular. Bu fonu, Vural’ın adını taşıyan bir burs olarak, inşaat mühendisliği okuyan başarılı ama maddi durumu yetersiz öğrencilere aktaracaklardı. Selim, geri kalan hayatını dürüstlüğün ve vicdanının ışığında yaşayacaktı. Lüks dairesinden taşındılar, daha sade bir hayata başladılar. Paranın değil, huzurun peşinden gitmeyi seçmişlerdi.

Her sabah, taze demlenmiş çayın kokusuyla uyanan Selim, artık genzinde keskin bir vicdan kokusu değil, hafif, ferah bir huzur esintisi hissediyordu. Genzimdeki tuzlu koku gitmiş, yerini yaşamın saf ve temiz nefesine bırakmıştı. Vural’ın bıraktığı o miras, Selim’in hayatına yön veren pusula olmuştu. Kaybettiği her şeyin bedelini ödemeye çalışarak, aslında en değerli şeyi, kendi ruhunu kurtarmıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top