Aile Dramı

Geçmişin Sessiz Çığlığı

9 dakikalık okuma · 1717 kelime

Elif’in hayatı, dışarıdan bakıldığında, kusursuz bir bahar sabahı gibiydi; ta ki o bahar sabahına gölge düşüren beklenmedik bir yüzle karşılaşana dek. İstanbul’un kalabalık, telaşlı sokaklarında kendine huzurlu bir köşe bulmuş, hayatını özenle, ilmek ilmek dokumuştu. On beş yıldır Murat’la evliydi, on bir yaşındaki biricik kızı Defne, evlerinin neşesiydi. Kendi kurduğu butik çiçekçi dükkânı, “Papatya Bahçesi”, şehrin en sevilen noktalarından biri olmuştu. Her şey, hayallerinin ötesinde bir düzene sahipti. Ama Elif, aynaya her baktığında, gözlerinin derinliklerinde sakladığı o kadim gölgenin fısıltısını duyuyordu.

O gün, her zamanki gibi dükkândan çıkmış, Defne’yi okuldan almaya gidiyordu. Hava ılık, güneşliydi, yeni açan erguvanlar caddeyi mora boyamıştı. Tam köşeyi dönerken, bir anlığına kaldırımda duran adamla göz göze geldi. Zaman durdu. Dünya sustu. Adımlarını zorlukla durdurdu, nefesi göğsünde düğümlendi. Oydu. Kemal. Yüzündeki ince çizgiler, saçlarına düşen aklar dışında değişmemişti. Aynı keskin bakışlar, aynı hafif alaycı gülümseme… Yıllar, sanki onu hiç eskitmemişti. Elif’in içinde bir alarm zili çaldı, beyninde yankılandı. Panik, damarlarında buz gibi bir akım gibi dolaşmaya başladı. Gözlerini hızla kaçırıp adımlarını hızlandırdı, sanki bir hayaletle karşılaşmış gibiydi.

Okul kapısına vardığında, Defne’nin neşeli sesi onu anlık da olsa o kâbustan çekti aldı. “Anne!” Defne koşarak kollarını ona doladığında, Elif titreyen elleriyle kızına sarıldı. İçindeki fırtınayı kimsenin fark etmemesi için kendini zorladı. Bu karşılaşma tesadüf müydü? Yoksa Kemal, onu bulmak için mi gelmişti? Bu düşünce bile boğazını düğümlemeye yetiyordu.

O gece, yatakta Murat’ın düzenli nefes alışlarını dinlerken gözünü kırpmadı. Zihninde on beş yıl öncesinin görüntüleri dönüp duruyordu. Üniversitenin ilk yılları, gençlik heyecanı, pervasızlık. Kemal, Elif ve Cem. Ayrılmaz üçlüydüler. Cem, grubun en uçarı, en cesuruydu. Bir gece, her şey ters gitmişti. Gençliğin verdiği cesaretle başladıkları o macera, karanlık bir orman yolunda, bir çığlıkla son bulmuştu. Cem… O günden sonra kimse onu görmemişti. Ve Elif ile Kemal, ağızlarına kilit vurmuş, bir daha asla konuşmamaya yemin etmişlerdi. O sır, Elif’in ruhuna kazınmış, her nefes alışında yakıcı bir acı olarak kendini hatırlatmıştı.

Ertesi gün, Elif dükkânda çalışırken kapı açıldı. Gelenin kim olduğunu bilmek için döndüğünde, kalbi duracak gibi oldu. Kemal, kapı eşiğinde duruyordu, elinde küçük bir demet papatya. Sanki dün hiç yaşanmamış, sanki on beş yıllık bir sır aralarında hiç olmamış gibi.
“Merhaba Elif,” dedi sesi değişmemiş, hafızasında canlanan tınısıyla. “Burası senin dükkânın, değil mi? Çok güzel olmuş.”
Elif boğazını temizlemeye çalıştı. “Kemal… Ne işin var burada?” Sesi kısık çıkmıştı.
Kemal içeri girdi, etrafına bakındı. “İstanbul’a temelli döndüm. Yıllar sonra seni görmek iyi oldu. Sanki dün gibi her şey.”
Gözlerini Elif’in gözlerine dikti. O an, Elif’in tüm savunmaları yıkıldı. O bakışta, ortak bir kâbusun ağırlığı, söylenmemiş sözlerin yorgunluğu vardı.
“Konuşmamız gerekenler var,” dedi Kemal fısıltıyla, sanki duvarların bile kulakları varmış gibi.
Elif, başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Konuşacak hiçbir şeyimiz yok. Her şey bitti.”
“Bitti mi gerçekten?” Kemal’in yüzüne hüzünlü bir ifade yayıldı. “O günden sonra bir gün bile huzur bulabildin mi Elif? Ben bulamadım. Hiçbir zaman bitmedi. O hep bizimleydi.”

Kemal, dükkândan ayrıldıktan sonra Elif, kendini toparlamakta zorlandı. Günler geçtikçe Kemal’in varlığı, Elif’in her anına sinmeye başladı. Onu markette, Defne’nin okulunun yakınında, hatta eşi Murat’la gittikleri bir kafede görmeye başladı. Her karşılaşma tesadüf müydü, yoksa Kemal bir mesaj mı veriyordu? Bu belirsizlik, Elif’i içten içe kemiriyordu.

Elif’in huzursuzluğu, Murat’ın da dikkatini çekmeye başlamıştı. Akşam yemeklerinde sessizleşiyor, basit sorulara bile dalgınca cevap veriyordu. Uykusuzluktan gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu.
“Elif, iyi misin canım? Bir süredir tuhafsın. Bir şey mi var?” diye sordu Murat bir akşam, endişeyle elini Elif’in eline uzatarak.
Elif elini hızla çekti. “İyiyim Murat. Ne olacak ki? Dükkân işleri biraz yorucu bu aralar, hepsi bu.”
Murat’ın kaşları çatıldı. “Bana anlatmak istemediğin bir şey mi var? Biliyorum seni Elif, gözlerinden belli her şey. Eskiden bana her şeyi anlatırdın.”
Elif, gözlerini kaçırdı. “Eskidenmiş o. Artık büyüdük, hayat karmaşık. Her şey anlatılmaz.”
Murat’ın yüzünde kırgın bir ifade belirdi. “Beni kendinden uzaklaştırıyorsun Elif. Sanki bir duvar örüyorsun aramıza.”
Bu konuşma, aralarındaki buz dağının sadece görünen kısmıydı. Elif, Murat’ın o kadar sevdiği, güven duyduğu kadının aslında bambaşka bir sırrı taşıdığını bilse ne yapardı? Bu düşünce, Elif’i yiyip bitiriyordu.

Bir hafta sonra, Elif’in telefonu çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. Açtığında, Kemal’in sesiyle irkildi.
“Elif, artık kaçma. Cem’in annesi hastalanmış, durumu ağır. Hastanede.”
Elif’in kalbi göğsünde hızla çarpmaya başladı. “Ne… Ne ilgisi var bunun bizimle?”
“Cem’in annesi,” dedi Kemal, sesi her zamankinden daha ciddiydi, “yıllardır Cem’in mezarını bile olmadan, oğlu için yanan bir mum. O kadın, bir cevap bekliyor Elif. Biliyor musun, o günden sonra her yıl o ormana gitti. Her defasında boş ellerle döndü.”
“Kes sesini! Yıllar geçti, her şey unutuldu!” Elif’in sesi titremişti.
“Unutulmadı Elif. O kadının gözlerindeki o boşluk, o acı hiç unutulmadı. Ve bizim içimizdeki o vicdan azabı da. Yıllardır seni arıyordum. Şimdi tam da Cem’in annesinin durumunun kritikleştiği bu zamanda karşılaştık. Tesadüf mü dersin?”
“Benden ne istiyorsun Kemal? Para mı? Ne istersen veririm, yeter ki beni rahat bırak!”
“Para mı?” Kemal’in sesi tiksinti doluydu. “Sence her şey para mı Elif? Ben senden para değil, vicdanımı rahatlatacak bir gerçeği istiyorum. Ve o kadın, annemden daha çok sevdiğim o kadının hak ettiği bir kapanışı. Bir vedayı.”
Konuşma bittiğinde, Elif telefonu elinden düşürdü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kemal’in söyledikleri doğruydu. Cem’in annesi… O kadın, Elif’e her zaman kendi annesinden daha yakın olmuştu. Gençliğin verdiği pervasızlıkla, ne büyük bir acıya sebep olduklarını şimdi daha net görüyordu.

Akşam, Defne’yi uyutup Murat’ın yanına oturdu. Ona söylemeli miydi? Tüm hayatı boyunca kaçtığı o gerçekle yüzleşmeli miydi? Murat’a baktı. Onun sevecen, güven dolu bakışları, Elif’in içindeki duvarı yavaş yavaş yıkıyordu. Bu adam, bu çocuk, her şeyin bedeli olmaya değer miydi? Yoksa bu sır, bir gün kendi kendini yok edip, her şeyi en acı şekilde mi ortaya çıkaracaktı? Elif titreyen elleriyle kahve fincanını tutarken, kararını verdi. Daha fazla kaçamayacaktı.

Ertesi gün, Elif Kemal’le buluşmaya karar verdi. Şehrin karmaşasından uzak, denize nazır küçük bir parkta oturdular. İstanbul’un boğucu griliğinin aksine, içlerinde fırtınalar kopuyordu.
“Anlat bana baştan sona,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “O gece neler olduğunu tam olarak anlat.”
Kemal derin bir nefes aldı. “O gece, hepimiz genç ve aptaldık. Cem her zamanki gibi sınırları zorluyordu. Ormanlık alanda arkadaşlarla toplandık. Şişeyi devirmiş, ne yapacağımızı bilemiyorduk. Cem, kayalık bir yere tırmandı, ‘Hayat bu değil mi, zirveye çıkmak!’ diye bağırdı. Sonra bir çığlık… Ve düştü.”
Elif’in gözleri doldu. “Ölmemişti,” dedi fısıltıyla. “Hala nefes alıyordu. Ama… ama çok kan kaybediyordu. Panikledik.”
“Ben ambulans çağıralım dedim,” dedi Kemal, gözlerinde o günün çaresizliği vardı. “Sen durdurdun beni Elif. ‘Kimseye söyleyemeyiz, ne yaparız şimdi?’ dedin. Cem’in babasının mafya bağlantıları vardı. Korktuk. ‘Eğer bulunuruz, ikimizi de bitirirler’ dedin. Ve o an, karar verdik. Onu orada bırakıp kaçtık.”
Elif hıçkırdı. “Pişmanlık… Yıllardır beni kemiriyor. Her gece rüyalarıma giriyor. Yüzünü hiç unutamadım. Gözlerindeki o son bakışı…”
“Biliyorum,” dedi Kemal. “Ben de. O günden sonra ikimizin de hayatı zehir oldu. Ben şehir şehir gezdim, kaçtım. Ama vicdanımdan kaçamadım. Cem’in annesi…” Sesi titredi. “Onun acısını her gördüğümde, sanki o an yeniden yaşanıyor gibiydi.”
“Benden ne istiyorsun şimdi?” diye sordu Elif, gözyaşları yanaklarından akarken. “İhbar mı edeceksin? Beni hapse mi attıracaksın?”
Kemal başını iki yana salladı. “Hayır. Bu sadece bizi değil, masum insanları da yakacak. Murat’ı, Defne’yi… Ben senden bir şey istiyorum Elif. Vicdanının sesini dinlemeni. Bir kapanış bulmanı. Cem’in annesinin hak ettiği o son vedayı ona vermeni.”
Elif, düşünceli bir şekilde denize baktı. Yıllardır kaçtığı, üzerine bir dünya inşa ettiği bu sır, şimdi ayaklarının altındaki toprağı çekiyordu. Ya her şeyi kaybedecekti ya da bu yükle yaşamaya devam edecekti. Ama artık yaşayamıyordu. Gölgelerin ardında saklanmak, onu her gün biraz daha öldürüyordu.

O gece, Elif eve döndüğünde, ilk kez bu kadar netdi. Murat’a her şeyi anlatacaktı. Belki onu kaybedecekti, belki Defne’yi… Ama artık bu yükle yaşayamazdı.
Defne uyuduğunda, Murat salonda onu bekliyordu. Elif’in yüzündeki kararlılık, Murat’ın içine bir korku düşürdü.
“Murat,” dedi Elif, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Sana anlatmam gereken bir şey var. Çok uzun zaman önce yaşanmış, ama beni hiç bırakmamış bir şey.”
Murat’ın gözleri endişeyle açıldı. “Dinliyorum Elif. Ne olursa olsun, yanındayım.”
Elif’in boğazı düğümlendi. Yutkundu. Gözlerini kaçırmadan, tek tek, kelime kelime, o gencecik yaşlarında verdikleri o korkunç kararı, Cem’in çığlığını, karanlık ormanı ve ardından gelen on beş yıllık suskunluğu anlattı. Anlattıkça, yıllardır omzunda taşıdığı yük hafifliyordu sanki. Anlattıkça, içinde bir yerlerde kırık bir ayna tamir oluyordu.
Murat, Elif konuşurken şaşkınlıkla dinledi. Yüzündeki ifade, önce şok, sonra hayal kırıklığı ve en sonunda tarifsiz bir acıya dönüştü. Elif sustuğunda, oda sessizliğe büründü. Saatin tik takları, kalplerinin gürültülü atışlarını bastırıyordu.
“Yani… tüm bunlar gerçek mi?” diye sordu Murat, sesi buz gibiydi. “On beş yıldır bu sırla mı yaşadın? Bana hiç mi güvenmedin?”
Elif’in gözlerinden yaşlar sel oldu. “Murat, ben… o kadar korktum ki. Her şeyi kaybetmekten korktum. Seni, Defne’yi…”
Murat ayağa kalktı, pencereye döndü. Sırtı Elif’e dönüktü. “Nasıl… Nasıl yaşayabildin bu yükle? Bir insanın canı söz konusuyken… Nasıl bırakıp gidebildin?”
Elif, başını ellerinin arasına aldı. “Gençtik, aptaldık, panikledik. Korktuk. Keşke o an geri gelseydi, her şeyi farklı yapardım. Ama geri gelmiyor.”

Murat, o gece sabaha kadar düşündü. Elif’in masum yüzüyle, içindeki karanlık sırrın çelişkisi onu yiyip bitiriyordu. Nasıl olurdu da bu kadar sevdiği, tanıdığını sandığı kadın, böyle büyük bir yükü tek başına taşır, bunu ondan saklardı?
Sabah olduğunda, Murat’ın yüzü yorgun ama kararlıydı. Elif’in yanına oturdu.
“Elif,” dedi, “bu senin tek başına taşıyabileceğin bir yük değil. Bu bir suç. Ve Cem’in annesi… O kadının bir cevaba ihtiyacı var.”
Elif, gözlerini korkuyla açtı. “Ne demek istiyorsun?”
“Seninle birlikte olmaya devam edeceksem,” dedi Murat, sesi sertleşti. “Bu sırrı ortadan kaldırmalıyız. Ne olursa olsun. Polis mi, Cem’in ailesi mi… Artık bu gölgeyle yaşayamayız. Ben de yaşayamam. Defne’nin geleceği, bizim geleceğimiz için bu. Gerçekle yüzleşmeliyiz.”
Elif’in içindeki duvar, tamamen yıkılmıştı. Yıllardır kaçtığı bu an gelmişti. Kendini kurtarmak için, sevdiklerini korumak için, nihayet gerçeği söylemek zorundaydı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu, korkunun değil, uzun zamandır beklediği bir kararın rahatlama gözyaşıydı.

Ertesi hafta, Elif ve Kemal, Cem’in annesiyle bir araya geldi. Hasta yatağındaki yaşlı kadının zayıf ellerini tuttu Elif. Yılların biriken acısı, odayı doldurdu. Elif, titreyen sesiyle o gece yaşananları, gençlik yıllarının pervasızlığını, korkularını ve yaptıkları korkunç hatayı anlattı. Gözyaşları durmadan akıyordu. Cem’in annesi, Elif’in ellerini sıktı, gözlerinde yaşlarla dinledi. Söylediği tek şey, zayıf bir fısıltıyla: “Oğlum…” oldu.

Elif, evine döndüğünde kendini boşalmış ama aynı zamanda hafiflemiş hissediyordu. Murat yanındaydı, elini sıkıca tutuyordu. Gerçek ortaya çıkmıştı. Polis soruşturma başlatacak, mahkemeler olacaktı. Belki hapse girecekti. Belki her şeyini kaybedecekti. Ama artık gölgelerin ardında değildi. Gerçek, acımasızdı ama özgürleştiriciydi. Elif, ilk kez, on beş yıl sonra, dışarıda esen bahar rüzgarını gerçekten hissedebiliyordu. Geçmişin sessiz çığlığı dinmiş, yerini acı da olsa gerçeğin yankısına bırakmıştı. Ve Elif, bu yankıyla yaşamayı öğrenmeye hazırdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top