Aile Dramı

Geçmişin Sessiz Çığlığı

8 dakikalık okuma · 1528 kelime

Ayşe, elindeki sıcak kahve fincanıyla pencerenin kenarında durmuş, İstanbul’un boğucu ama aynı zamanda kucaklayıcı karmaşasını izliyordu. Aşağıda, her zamanki gibi telaşlı bir koşuşturmaca vardı. Kırmızı otobüsler, sarı taksiler, gri apartmanlar ve milyonlarca insan… Bu şehir onu yutmak yerine, ona yeni bir hayat vermişti. On yıl önce, Anadolu’nun tozlu bir kasabasından, yırtık pırtık bir valiz ve parçalanmış hayallerle geldiğinde, bu kadarını hayal bile edemezdi. Şimdi başarılı bir reklam ajansında kıdemli bir yöneticiydi, iyi bir eşi (Can), dünya güzeli bir kızı (Ela) vardı ve bu geniş, ferah dairede yaşıyorlardı. Her şey yolundaydı, mükemmeldi hatta. Taa ki…

Geçen hafta, öğle yemeği için bir toplantıdan dönerken, İstiklal Caddesi’nin kalabalığında o silueti görene kadar. Önce göz yanılması sandı. Sonra kalp atışları hızlandı, midesine bir düğüm oturdu. Yılların acımasız izlerini taşıyan, ama yine de omuzlarından, yürüyüşünden tanıdığı bir adam. Mustafa. Yıllar önce arkasında bıraktığı, bir daha asla görmeyeceğini umduğu adam. Geçmişinin gölgesi.

Ayşe, aniden bir dükkanın vitrinine sığınarak Mustafa’nın görüş açısından çıktı. Kalabalık arasından onu takip etmeye çalıştı ama Mustafa bir anda kayboldu. Ciğerleri yanıyordu, sanki yıllardır tuttuğu nefesini şimdi bırakmak zorunda kalmış gibiydi. Mustafa buradaydı. İstanbul’daydı. Bu, Ayşe’nin titizlikle inşa ettiği duvarların çatırdamaya başladığının ilk işaretiydi.

O gece, Can, Ayşe’nin dalgınlığını fark etti. “Bir şey mi var hayatım? İş yerinde bir sorun mu çıktı?” diye sordu yatağın kenarında otururken. Ayşe, Can’ın o sıcak, anlayışlı gözlerine baktı. Ona nasıl söyleyebilirdi ki? Söyleyecek neyi vardı? Eski bir aşk hikayesi değildi bu. Daha derindi, daha karanlık ve daha yıkıcı. “Hayır Can, her şey yolunda. Sadece yorgunum sanırım,” dedi ve kocasının göğsüne yaslandı. Can’ın kolları onu sardığında, bir an için güvende hissetti. Ama biliyordu ki bu sadece geçici bir his. Geçmişi, artık bir fısıltıdan ibaret değildi; bir gölge gibi üzerine düşüyordu.

Ayşe ve Mustafa, Anadolu’nun küçük, muhafazakar bir kasabasında büyümüşlerdi. Çocukluk aşkıydı onlarınki. Mustafa, gözleri hep umutla parlayan, enerjik, ama aynı zamanda kaderine boyun eğmeye meyilli bir gençti. Ayşe ise hırslıydı, zekiydi ve o kasabanın dar sokaklarına sığmayacağını biliyordu. Gelecek için büyük hayalleri vardı.

Onlar on yedi yaşındayken her şey değişti. O karanlık gece, Mustafa babasının emanet ettiği eski model arabayı gizlice alıp Ayşe’yi gezmeye çıkarmıştı. Kasabanın dışında, karanlık ve virajlı bir yolda, Ayşe’nin tüm itirazlarına rağmen hız yapmıştı. Ansızın bir çarpma sesi, ardından arabanın kontrolünü kaybetmeleri… Panikle durduklarında, arabanın ön tamponu hasar görmüş, ileride ise yolun kenarında yatan cansız bir silüet vardı. Kadir Amca. Kasabanın seyyar satıcısı, her sabah tezgâhını kuran o iyi yürekli, yaşlı adam. Kalpleri durmuştu. İki genç, korkuyla birbirlerine bakakaldılar. Ayşe, zekası ve soğukkanlılığıyla devreye girmişti. “Kimse görmedi Mustafa. Kimse bilmeyecek.” Hızlıca arabanın parçalarını topladılar, lastik izlerini silmeye çalıştılar. Sonra geri dönüp arabayı babasının yerine park ettiler. O gece, yalanın temellerini atmışlardı.

Ertesi gün Kadir Amca’nın cesedi bulunmuş, ölüm nedeni trafik kazası olarak rapor edilmişti. Kasabada söylentiler yayılmış, şüpheler dolaşmış ama somut bir kanıt bulunamamıştı. Hatta kasabanın “Deli Hakkı” lakaplı, kimsesiz ve zihinsel engelli bir adamı kısa bir süre sorgulanmış, sonra serbest bırakılmıştı. Ayşe ve Mustafa’nın suçu, derin bir sır olarak kalmıştı. Ama bu sır, Mustafa’nın içine işleyerek onu yavaş yavaş tüketirken, Ayşe için bir kaçış kapısı olmuştu. O olaydan kısa süre sonra, Ayşe büyükşehirde bir burs kazanmış ve kasabadan gitmişti. Mustafa’yı arkasında bırakarak, sadece kasabanın tozunu değil, vicdanının ağır yükünü de geride bırakmaya çalışmıştı.

Şimdi ise Mustafa buradaydı. Ayşe, onun tekrar ortaya çıkmasının bir tesadüf olmadığına emindi. Üç gün sonra, iş çıkışı aracına binerken, dikiz aynasında onu gördü. Bir bankta oturmuş, doğrudan onun arabasına bakıyordu. Ayşe’nin nefesi kesildi. Yapmacık bir sakinlikle kapıyı açtı, binadan çıkanlara gülümsedi ve arabayı çalıştırdı. Ama kalbi avuçlarında çarpıyordu. Gitmeden önce aynadan son bir kez baktı, Mustafa hâlâ oradaydı.

Ertesi gün öğle arasında, Mustafa çalıştığı ajansın kapısına geldi. Ayşe’nin sekreteri Esra, “Bir beyefendi sizi soruyor Ayşe Hanım, ismi Mustafa,” dediğinde, Ayşe’nin dünyası başına yıkıldı. Kimsenin duymayacağı bir ses tonuyla, “Şu an toplantıdayım, daha sonra gelmesini söyleyin,” diye fısıldadı. Ama çok geçti. Mustafa, kapıda belirdi. Üzerinde eski, ütüsüz bir gömlek vardı, yüzü solgun ve gözleri yorgundu. Eskiden pırıl pırıl olan gözleri, şimdi kaybolmuşluğun ve acının bir resmini çiziyordu.

“Ayşe,” dedi kısık bir sesle. Ayşe’nin kalbi acıdı. Bu isim, onun dudaklarında ne kadar da yabancı geliyordu. “Mustafa, sen… ne arıyorsun burada?” Onu odasına davet etmeden, koridorun sonunda, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir köşeye çekiştirdi. “Gidelim, burada konuşamayız.”

Yakınlardaki boş bir kafeye oturdular. Ayşe, titreyen elleriyle kahvesini karıştırırken, Mustafa ona uzun uzun baktı. “Tanıyamadım seni Ayşe. Çok değişmişsin.” Ayşe’nin boğazı düğümlendi. “Sen de…” diye fısıldadı. Mustafa, “Evet, ben de,” diye gülümsedi acı bir şekilde. “Ben eskisi gibiyim Ayşe. O kasaba, o insanlar, o gece… her şey aynı kaldı içimde.”

Mustafa, İstanbul’a amcasının yanına, inşaatlarda çalışmaya gelmişti. Yıllardır içindeki boşlukla, vicdan azabıyla yaşadığını, kasabada bir türlü huzur bulamadığını anlattı. “Kadir Amca… her gece rüyalarıma giriyor Ayşe. Deli Hakkı’yı her gördüğümde kahroluyorum. O adam bizim yüzümüzden hayatı zehir oldu.”

Ayşe, duydukları karşısında donup kaldı. Deli Hakkı… Evet, kasaba ahalisi Kadir Amca’nın ölümünden sonra uzun süre onu suçlamıştı, ne kadar masum olduğunu bilseler de. Ayşe bu detayı unutmuştu, belki de unutmaya zorlamıştı. Ama Mustafa unutmamıştı. O an Ayşe, geçmişin sadece kendi omuzlarında bir yük olmadığını, Mustafa’nın da bu yükün altında ezildiğini, hatta ondan daha fazla etkilendiğini anladı.

Mustafa’nın gözlerinde Ayşe’ye karşı bir öfke ya da suçlama yoktu. Sadece derin bir keder ve anlaşılma isteği vardı. “Biliyorum, seni bulmam doğru değil. Ama sen buradayken, bir nebze olsun… vicdanım rahatlar sandım.”

Ayşe, Mustafa’ya yardım etmek istediğini söyledi. “Ne istersen yaparım Mustafa. Para, iş… ne olursa.” Mustafa başını salladı. “Para değil Ayşe. Ben huzur arıyorum. O geceyi unutamıyorum. Kadir Amca… ve Deli Hakkı…”

Ayşe, Mustafa’ya bir miktar para verdi ve iletişimde kalacaklarına dair söz verdi. Onun gitmesiyle, Ayşe’nin içine oturan bu kara bulut daha da büyüdü. Ne yapacaktı? Can’a her şeyi anlatmalı mıydı? Ama Can öğrenirse ne olurdu? Kurduğu bu mükemmel hayat, bir anda tuzla buz olabilirdi. Kocası, kızına tapıyordu. Kızı Ela’ya lekesiz bir geçmiş bırakmak istiyordu. Ama o geçmiş, bir zehirli sarmaşık gibi dolanmaya başlamıştı.

Günler, Ayşe için bir işkenceye dönüştü. Mustafa’yla gizlice birkaç kez daha görüştü. Ona para verdi, ona moral vermeye çalıştı. Ama Mustafa’nın gözlerindeki o derin keder bir türlü geçmiyordu. “Benim rahatlamam için sadece konuşmak yetmez Ayşe,” demişti son görüşmelerinde. “Bir şeyler yapmalıyız. Yoksa ömür boyu bu yükle yaşayacağım.”

Ayşe’nin vicdanı, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar şiddetli bir şekilde sızlamaya başlamıştı. Gece yarıları uyanıyor, ter içinde kalıyordu. Ela’nın masum yüzüne baktığında, kendi geçmişinin karanlığının o parlaklığı kirleteceğinden korkuyordu. Can, Ayşe’deki bu değişikliği fark etmeye başlamıştı. Dalgınlığı, bazen sebepsiz yere ağlaması, gözlerinin altındaki morluklar…

Bir akşam Can, “Ayşe, benimle bir şey paylaşmak istemiyor musun? Ne oluyor sana böyle?” diye sordu endişeyle. Ayşe gözlerini kaçırdı. “Bir şey yok Can, gerçekten. Sadece…”

Can elini onun yanağına koydu. “Hayır Ayşe. Bakışlarından anlıyorum, kalbin acıyor. Ben senin kocanım. Seni ne olursa olsun dinlerim, yanındayım.”

Can’ın bu sözleri, Ayşe’nin buzdan duvarını kırmaya yetti. Gözlerinden yaşlar boşandı. O an, bu sırrı daha fazla taşıyamayacağını anladı. “Benim sana anlatmam gereken bir şey var Can. Çok kötü bir şey.”

Ayşe, o geceyi, Kadir Amca’yı, Deli Hakkı’yı, Mustafa’yı ve on yıl boyunca içine gömdüğü her şeyi Can’a anlattı. Sözler, ağzından çıktıkça, yıllardır üzerine yığdığı taşlar birer birer düşüyordu sanki. Can’ın yüzündeki ifade, önce şaşkınlık, sonra acı, sonra da hayal kırıklığına dönüştü. Dinlerken, gözlerini Ayşe’nin gözlerinden ayırmadı. Ayşe, kendisini en savunmasız, en iğrenç haliyle hissediyordu. Konuşması bittiğinde derin bir sessizlik çöktü odaya.

Can ayağa kalktı ve pencereye gitti. Sırtı Ayşe’ye dönüktü. Dakikalarca konuşmadı. Ayşe, kalbinin durduğunu hissetti. Her şey bitmişti. Onu terk edecekti, haklıydı da.

Sonunda Can döndü. Gözleri yaşlıydı ama yüzünde tuhaf bir sakinlik vardı. “Bu… çok büyük bir yük Ayşe. Nasıl taşıdın bunu on yıl?” Sesi kısıktı. “Ben… seni tanımadığımı düşündüm bir an. Ama sonra anladım. Sen on yedi yaşında bir kızdın. Korktun. İnsanlar korkunca hata yapar.”

Ayşe, Can’ın sözleriyle bir şok yaşadı. Onu yargılamamıştı. “Biliyorum Can. Ama bu yaptığımızı affetmez hiçbir şey. Bir insan öldü. Bir diğeri haksız yere suçlandı. Ve biz kaçtık.”

Can, Ayşe’nin yanına oturdu ve elini tuttu. “Kaçtınız, evet. Ama şimdi kaçmıyorsun. Şimdi yüzleşiyorsun. Bu çok farklı. Ne yapmamız gerekiyor sence?”

Ayşe, Can’ın desteğiyle umutsuzluk girdabından bir an için sıyrıldı. “Mustafa haklı Can. Konuşmak yetmez. Bir şeyler yapmalıyız. Deli Hakkı’nın hayatı… Kadir Amca’nın anısı… Biz bunu düzeltmeliyiz.”

Can başını salladı. “Nasıl olacak bu?”

“Bilmiyorum,” dedi Ayşe, gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken. “Belki de kasabaya dönmeliyiz. Belki de yetkililere anlatmalıyız. Hukuk karşısında, vicdanımızın karşısında… durmalıyız.”

Bu, Ayşe’nin kurduğu hayata bir atom bombası atmak gibiydi. Kariyeri, itibarı, belki de özgürlüğü… hepsi tehlikeye girecekti. Ama artık umursamıyordu. O mükemmel hayat, yalanlar üzerine kurulu olduğu sürece bir hapisten farksızdı. Can’ın ona bu denli anlayış göstermesi, Ayşe’nin en büyük sürprizi olmuştu. Belki de bu, yeni bir başlangıcın ilk adımıydı. Yıllardır ilk defa, kalbindeki o ağır yükün biraz olsun hafiflediğini hissetti.

Ertesi sabah, Ayşe erkenden kalktı. Can uyurken, onun yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Ela’nın odasına girip, uyuyan kızının saçlarını okşadı. Pencereye gitti. İstanbul, her zamanki gibi karmaşasına devam ediyordu. Ama şimdi, bu karmaşanın içinde, kendi için yeni bir yol çizmeye hazırdı. Bu yol belki de onu zorlu bir mücadeleye sürükleyecekti, belki de her şeyi kaybetmesine neden olacaktı. Ama en azından, bu kez kendisi olacaktı. Geçmişin gölgesine teslim olmak yerine, o gölgenin içine girip, karanlığı aydınlatmaya çalışacaktı. Bu kez kaçmayacaktı. O kasabaya, o olaya ve o vicdansızlığa geri dönecekti. Yıllar sonra ilk kez, gerçekten özgür hissetti. Bu, geçmişin sessiz çığlığını dindirmek için atılan ilk adımdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top