Aile Dramı
Geçmişin Rengi
Defne, onca yıl sonra adını bir e-postanın ekinde görmekle kalmayıp, o adın tam da kendi kariyerinin dönüm noktası olacak bir projeyle eşleştiğini görünce, nefes almakta zorlandı. Ekran parmaklarının altında buz gibiydi, oysa kalbi göğsünde gümbürdüyordu. “Doğa Proje İnşaat” ile ortaklaşa yürütülecek “Şehir Ormanı” projesi… Ve iletişim sorumlusu: Emir Soylu. Boğazına oturan yumruyu yutkunmakta zorlandı. Emir. Yılların acısı, külleri dahi soğumamış bir yangının dumanı gibi genzini yakıverdi.
Beş yıl önce, Defne ve Emir, üniversite yıllarından beri süregelen tutkulu bir aşkla evliliğe adım adım ilerlerken, Emir’in ailesinin şirketinde çıkan büyük bir kriz her şeyi altüst etmişti. Alaca İnşaat, yolsuzluk iddialarıyla çalkalanmış, itibarını ve servetini kaybetmek üzereydi. İşte o kaotik günlerde, Emir, Defne’yi babası Celal Bey’in, rakip bir firmayla olan ilişkileri üzerinden Alaca İnşaat’ı bilerek zora soktuğuna dair çıkan dedikodulara inanmakla kalmamış, Defne’yi de bu duruma ortak olmakla suçlamıştı. Gururu incinmiş, kalbi paramparça olmuş Defne, hiçbir açıklama yapma gereği duymamış, Emir’in gözlerindeki o güven eksikliğine daha fazla dayanamayarak çekip gitmişti. “Ya inanır ya da inanmazsın,” demişti içinden. “Açıklama gerektiren sevgi, zaten sevgi değildir.”
Şimdi ise, o yıkıntının küllerinden doğan “Doğa Proje”, İstanbul’un en prestijli kentsel dönüşüm projesini üstleniyordu ve Defne’nin kurucusu olduğu “Yeşil Sanat Peyzaj Mimarlık”, projenin yeşil alanlar konsepti için tek adaydı. Bu fırsat, Defne için yıllardır hayalini kurduğu bir zirveydi. Vazgeçemezdi.
İlk toplantı, Doğa Proje’nin modern, cam cepheli binasının en üst katındaki şık bir salonda gerçekleşti. Defne, içeri girdiğinde, masanın başında oturan uzun boylu, takım elbiseli adama bakmaktan kaçındı. Emir, saçlarına biraz gri düşmüş, yüzündeki olgun ifade derinleşmişti ama o keskin, çekici hatlar hala oradaydı. Gözleri buluştuğunda, Defne bir an için zamanın durduğunu hissetti. Emir’in bakışlarında bir keder, bir özlem ve derin bir pişmanlık parladı. Ama Defne, yüzüne soğuk bir profesyonellik maskesi taktı.
“Hoş geldiniz Defne Hanım,” dedi Emir, sesi kadifemsi ama gergin. “Yeşil Sanat’ın bu projeye katılması bizim için büyük bir onur.”
Defne başıyla selamladı. “Sizinle çalışmak bizim için de bir onur, Emir Bey.” Kelimeler buz gibiydi.
Proje, beklediklerinden çok daha kapsamlı ve yoğundu. Haftalar birbirini kovaladı. Bazen aynı masada saatlerce eskizler üzerinde çalıştılar, bazen şantiye tozunun içinde yürüdüler. Her mimari detay, her bitki seçimi, her yürüyüş yolu tartışmaları, geçmişin gölgesinde yankılanıyordu. Defne, işine tamamen odaklanmaya çalışsa da Emir’in varlığı, bakışları, ara sıra duyduğu eski tanıdık şakaları, içindeki buzları kırmaya yemin etmiş gibiydi.
Bir akşam, proje sunumunun son rötuşlarını yaparken geç saate kalmışlardı. Ofiste sadece onlar kalmıştı. Dışarıda İstanbul’un ışıkları parlıyordu.
“Defne,” dedi Emir, aniden. “Bu kadar yıl sonra, senden bir özür dilemek istiyorum.”
Defne’nin elindeki kalemi düştü. “Ne için?” dedi, sesindeki sahte kayıtsızlık onu bile şaşırttı.
“Her şey için,” dedi Emir, yorgun bir sesle. “Sana inanmadığım için, seni dinlemediğim için, o zamanlar gençliğin ve babamın işleri yüzünden gözümün kör olduğu için.”
Defne, ona döndü. “Geç kaldı Emir. Çok geç kaldı.”
“Belki,” dedi Emir, ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Sırtı Defne’ye dönüktü. “Ama o zamanlar o kadar çaresizdim ki. Babamın hayatı, ailemin itibarı, her şey ellerimizden kayıp gidiyordu. Bir de seni… seni kaybetme korkusu. Duyduğum her şeye inandım. Çünkü o dedikodular, sana karşı olan her şey, tam da babamın şirketiyle rakip olan bir firmanın ağzından çıkıyordu. Ve o firma… babanın da danışmanlık verdiği firmaydı.”
“Babamın onlara danışmanlık vermesi, bizim sana komplo kurduğumuz anlamına mı geliyordu Emir?” Defne’nin sesi yükseldi. “Biz mi batırdık Alaca İnşaat’ı? Sen bana nasıl inanmadın?”
Emir döndü, gözleri doluydu. “İnanmak istedim. Tanrı şahidim ki inanmak istedim Defne. Ama o kadar çok şey bir araya geldi ki… Ve ben o kadar genceciktim ki. O zamanlar her şeyi siyah beyaz görüyordum.” Sustu, derin bir nefes aldı. “Biliyor musun? Yıllar sonra, babamın vefatından sonra, eski evraklarını düzenlerken tesadüfen bir belge buldum. Celal Bey’in, bizim muhasebe departmanımıza gönderdiği, ‘Alaca İnşaat’ın mali tablolarını incelemesi ve olası bir kurtarma planı üzerinde çalışması’ ricasını içeren bir mektup. Tarihi, tam da bizim en sıkışık olduğumuz dönemdi. Ve bu, o rakip firmayla olan işbirliği bittikten hemen sonraydı. Anladım ki baban, bize aslında yardım etmek istemiş, ama biz o kadar düşman görmüşüz ki, onu da düşman sanmışız.”
Defne şok olmuştu. Babası ona hiç bundan bahsetmemişti. Babası, her zaman gururlu, dik duran, ama aynı zamanda yardımsever bir insandı. Ama onca yıl sonra bunu duymak…
“Senin baban,” diye devam etti Emir, sesi titreyerek, “bizimle ilgili tüm söylentilerin, aslında o rakip firma tarafından kasıtlı olarak çıkarıldığını, beni senden ayırmak ve babamın dikkatini dağıtmak için bir oyun olduğunu tespit etmiş. O yüzden o firmadan ayrılıp babama yardım teklif etmiş. Ama biz… biz göremedik. Görmek istemedik.”
Defne’nin gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yıllarca taşıdığı yük, haksızlığa uğramışlık hissi, şimdi başka bir boyuta taşınıyordu. Babasının sessiz fedakarlığı, Emir’in gözlerindeki o masumiyeti kaybetmiş genç adamın çaresizliği…
“Peki neden şimdi söylüyorsun?” dedi Defne, hıçkırıklarını bastırarak. “Neden bu kadar yıl bekledin?”
Emir, yavaşça Defne’ye yaklaştı. “Çünkü korktum Defne. O belgeyi bulduğumda, o kadar büyük bir utanç ve pişmanlık hissettim ki, sana bunu nasıl anlatacağımı bilemedim. Yıllarca aradım seni, biliyor musun? Her yerde. Ama sanki yer yarılmış içine girmiştin. Sonra bu proje çıktı. Senin adını listede gördüğümde, bunun bana verilmiş bir ikinci şans olduğunu anladım. Bir daha kaçırmayacaktım.”
Defne, başını kaldırdı. Gözleri yaşlı ama kararlıydı. “Peki şimdi ne olacak Emir? Bize verilen bu ikinci şans, neyi telafi edecek?”
“Her şeyi,” dedi Emir, sesi kısılmıştı. “Senden, bize inanmanı istiyorum. Tıpkı eskisi gibi. Belki de yeniden başlamak, daha yavaş, daha gerçek bir başlangıç yapmak için.”
İlerleyen haftalarda, ikili arasındaki buzlar erimeye başladı. Proje ilerledikçe, aralarındaki profesyonel ilişki, eski bir dostluğun sıcaklığına, ardından ise kıvılcımları yeniden alevlenmeye hazır, bastırılmış bir aşka dönüştü. Geçmişteki acı anıların yerini, uzun sohbetler, ortak hayaller ve geçmişteki hatalardan alınan derslerle yoğrulmuş bir anlayış aldı. Emir, her fırsatta Defne’ye olan pişmanlığını ve sevgisini hissettiriyordu. Defne ise, başta temkinli olsa da Emir’deki değişimi, olgunluğu ve samimiyeti görüyordu.
“Şehir Ormanı” projesinin açılış töreni, İstanbul’un kalabalık ve gürültülü merkezine inat, yemyeşil, huzurlu bir vaha yaratmıştı. Kuş sesleri, çağlayan suyun fısıltısı, rengarenk çiçeklerin kokusu… Şehrin ortasına yeniden hayat gelmişti. Defne ve Emir, sahneden inip kalabalığın arasına karıştılar. Başarılarının tadını çıkarıyorlardı.
“Başardık,” dedi Defne, gözleri parlayarak. “Yepyeni bir dünya yarattık.”
“Evet,” dedi Emir, Defne’nin elini nazikçe tutarak. “Sadece bu parkı değil, kendimiz için de yeni bir başlangıç yaptık.”
Defne, elini çekmedi. Emir’in gözlerinin içine baktı. O eski Emir’in masumiyetini, ama şimdiki Emir’in bilgece bakışını görüyordu. Yılların öğrettikleri, onları daha güçlü, daha anlayışlı kılmıştı.
“Biliyor musun,” diye fısıldadı Emir, “Sen olmasaydın, bu kadar harika olmazdı.”
Defne gülümsedi. Bu seferki gülüşü, yıllardır içinde taşıdığı tüm acıların, kırgınlıkların izlerini silmiş, gerçek, umut dolu bir gülüştü. “Belki,” dedi, başını hafifçe Emir’in omzuna yaslarken. “Ama bu sefer daha yavaş, daha gerçek. Ve dürüst.”
Emir’in yüzünde derin bir rahatlama belirdi. Defne’nin omzunu okşadı, kalbinin atışları adeta şehrin yeni ritmine karışıyordu. Geçmişin gölgeleri, yeni filizlenen umutla aydınlanıyordu. İkinci bir şans, bir şehri yeniden inşa ederken, iki kalbi de yeniden bir araya getirmişti.
