Aile Dramı
Geçmişin Prangaları
Cem, pırıl pırıl Boğaz manzarasına hakim dairesinin geniş penceresinden, İstanbul’un ışıklı siluetine bakarken, hayatının kusursuz bir tablo olduğuna kendini inandırmaya çalışıyordu. Otuz sekiz yaşındaydı, başarılı bir mimarlık firmasının ortağıydı, güzel ve zeki eşi Elif’le rüya gibi bir evliliği vardı. Herkes ona imrenirdi; karizmatik, zengin ve huzurlu bir adamdı Cem. Ama aynaya her baktığında, o derin, yorgun bakışların altında titreyen ince çizgiler, kusursuz tablonun çatlakları gibiydi. Yirmi yıldır peşini bırakmayan, ruhunun en karanlık köşesinde kilitli duran o sır, geceleri nefes almasını zorlaştıran bir karabasan, gündüzleri ise ansızın boğazına düğümlenen bir yumru olmuştu.
Oysa bu gece her şey sakindi. Elif, mutfakta tatlı bir melodi mırıldanarak, eşinin en sevdiği sufleyi hazırlıyordu. Mis gibi vanilya kokusu, dairesini sarıyordu. Cem, sırtını dönüp Elif’e baktı. Belki de bu kusursuzluk, tüm bu parlaklık, sadece bir örtüydü. Belki de geçmişin gölgesi, her an uzayıp kısalan, bir gün tüm bu ışığı yutacak olan bir gölgeydi. Telefonu salon sehpasında titrediğinde, kalbi sebepsizce hızlandı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. İçinde bir şeylerin koptuğunu hissetti, adını koyamadığı bir korku tüm benliğini sardı. Aramayı reddetti. Ardından bir mesaj geldi: “Bana borcun var Cem. Yoksa eski defterleri açarım. Murat.”
Mesajı okuduğunda Cem’in midesi kasıldı. Murat. Bu ismi yirmi yıl önce, Ayşe’nin cesedini o ormanlık alana gömerken, kendi ruhuna kazımış ve sonra da var gücüyle silmeye çalışmıştı. Murat, o gece Cem’in korkunç hatasının tek tanığı, aynı zamanda suç ortağıydı. Cem’in nefesi kesildi. Elif’in sesi mutfaktan geldi: “Cem, bir şey mi oldu hayatım? Sesin gelmiyor.”
“Yok, yok bir şey Elif’im,” diye kekeledi Cem, mesajı aceleyle silerken. “İşle ilgili bir şeydi. Önemli değil.” Ama önemliydi. Hem de hayatında hiç olmadığı kadar önemliydi.
Ertesi gün, Cem, Murat’la buluştu. Şehrin en tenha, en eski kahvelerinden birinde, köşe masada. Murat, yirmi yıl önceki o serseri, gözü kara gençten çok uzaktı. Saçları dökülmüş, yüzü kırışmış, gözlerinin feri sönmüştü. Üzerindeki eski palto, dertlerinin bir sembolü gibiydi. “Hayırdır Murat? Ne istiyorsun?” diye sordu Cem, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Murat, titrek bir sigara yaktı, dumanı ciğerlerine çekti. “Ne mi istiyorum? Yirmi yıl önce hayatım karardı Cem. Sen kendine yeni bir hayat kurdun, zengin oldun, evlendin. Ben ise o günden beri lanetli gibiyim. Şans yüzüme gülmedi, her işim ters gitti. Şimdi bataktayım. Çok borcum var.”
“Bana ne bundan Murat? Benimle ne alakası var?”
“Ne mi alakası var? O geceyi unutmadın herhalde? Ayşe’nin o yola fırlayışını, senin direksiyonu kırışını, sonra onun o kaldırım taşına çarpmasını… Ve benim… benim sana yardım etmemi. Hatırlıyor musun? Arabayı ormana sürmüştük. Cesedi oraya bırakmıştık. Herkes seni bir kahraman sanarken, sen genç bir kızın ölümünü sakladın. Ben de.”
Cem’in beyninde şimşekler çaktı. O gece, üniversite ikinci sınıftaydılar. Cem, arabasıyla hız yapmayı seven, zengin bir ailenin şımarık çocuğuydu. Murat da hep peşinden giderdi, bir nevi yancısıydı. Bir gece, alkolün ve gençlik heyecanının etkisiyle, hız sınırlarını zorlamışlardı. Virajı dönerken, karanlıkta aniden yola fırlayan Ayşe’yi görmekte geç kalmıştı. Frensiz bir çarpışma. Sonra o korkunç sessizlik. Ayşe, yolun kenarında hareketsiz yatıyordu. Cem, panik içinde ne yapacağını bilemezken, Murat, soğukkanlılıkla hareket etmişti. “Kimse görmedi. Hadi, arabayı çalıştır,” demişti. Cesedi arabanın bagajına koymuşlar, şehirden uzak, ıssız bir ormanlık alana götürüp gömmüşlerdi. Kimse Ayşe’yi bulamamıştı. Herkes onun kaybolduğunu düşünmüştü. Cem, o günden sonra bambaşka bir insan olmaya çalışmıştı. Hızlı araba kullanmayı bırakmış, daha sakin, daha olgun bir adam rolü oynamıştı. Ama içindeki canavar, Ayşe’nin çaresiz bakışları, her gece rüyalarına giriyordu.
“Benden ne istiyorsun?” diye tekrarladı Cem, sesi daha keskin çıkmıştı şimdi.
“Bana yüz bin dolar lazım. Yoksa gidip her şeyi anlatırım. Önce polise, sonra medyaya. Bakalım o zaman nasıl bir kahraman olacaksın?” Murat’ın gözlerinde, yılların birikmiş öfkesi ve çaresizliği vardı.
Cem, kahvehaneden çıktıktan sonra günlerce uyuyamadı. Bir yandan Murat’ın tehdidi, diğer yandan o korkunç gecenin anıları zihnini kemiriyordu. Elif, kocasının halinden şüphelenmeye başlamıştı. “Cem, iyi misin hayatım? Son günlerde çok dalgınsın. Bir şey mi var?”
“Yok Elif’im, işler yoğun. Yeni bir proje var, o yordu beni,” diye geçiştirmeye çalıştı. Ama yalanları, yıllardır üst üste koyduğu kartopu gibi büyüyordu ve artık yuvarlanmaya başlamıştı.
Bir hafta sonra, Cem, istediği parayı Murat’a verdi. Murat, parayı alırken yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. “Sakın ola beni arama. Bu son görüşmemiz olsun,” dedi Cem, elindeki çantayı Murat’a uzatırken.
“Son görüşmemiz mi?” Murat’ın sesi alaycıydı. “Bu daha başlangıç Cem. Paraya ihtiyacım bitmeyecek. Ve senin sırrın, benim sigortam.”
Cem, o an ne kadar büyük bir hata yaptığını anladı. Murat’a para vermek, aç bir canavara yem atmaktan farksızdı. Bu durum asla bitmeyecekti. Bu gölge, onu hayatının sonuna kadar takip edecekti. Kalbinde hissettiği boşluk, Elif’e duyduğu suçlulukla birleşince dayanılmaz bir acıya dönüştü. Elif, onu saf ve temiz bir adam sanıyordu. Oysa Cem, kirli elleriyle güzel bir hayat inşa etmeye çalışmış bir sahtekardı.
Murat’tan sonraki haftalar Cem için bir işkenceye dönüştü. Her telefon çaldığında irkiliyor, her kapı zili çaldığında kalbi yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Geceleri ter içinde uyanıyor, Ayşe’nin son nefesini verirkenki yüzünü görüyordu. Elif’e dokunamıyor, gözlerine bakamıyordu. Sevgisi, suçluluğunun demir parmaklıkları olmuştu. Elif, nihayet Cem’i sıkıştırmaya karar verdi.
“Cem, konuşmak zorundayız,” dedi bir akşam yemeğinde. “Artık bu suskunluk beni de tüketiyor. Benden bir şey saklıyorsun. Gözlerin bile farklı bakıyor.”
Cem, başını tabağından kaldırdı. Elif’in gözlerinde endişe, sevgi ve biraz da hayal kırıklığı vardı. Bu kadına daha fazla yalan söyleyemezdi. Bu yükü tek başına taşıyamazdı. Kararını vermişti.
“Evet, Elif,” dedi, sesi çatlayarak. “Senden bir şey saklıyorum. Çok büyük bir şey. Ve bu, hayatımızı sonsuza dek değiştirecek.”
Elif’in yüzündeki gülümseme dondu. Sandalyede dikleşti. “Ne oldu Cem? Ne saklıyorsun?”
Cem, o geceyi, en ince ayrıntısına kadar anlattı. Alkollü direksiyona geçişini, Ayşe’nin yola fırlayışını, çarpışmayı, Murat’la birlikte cesedi ormana gömme kararlarını. Yirmi yıl boyunca nasıl bu sırrın gölgesinde yaşadığını, nasıl sahte bir hayat kurduğunu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Elif’in yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözleri yaşla doldu, ama ağlayamıyordu. Şoktaydı.
“Sen… sen bir katilsin yani?” Elif’in sesi buz gibiydi.
“Hayır, bir katil değilim,” diye fısıldadı Cem, “ama bir korkağım. Suçumu sakladım. Hayatıma devam ettim, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama her gün… her gün onunla yaşadım.”
Elif, ayağa kalktı. Uzun, sessiz bir an geçti aralarında. Odada sadece Cem’in hıçkırıkları ve Elif’in zorlu nefes alışverişleri duyuluyordu. Elif, masanın üzerindeki elini Cem’in elinden çekti.
“Ben… ben buna inanamıyorum Cem,” dedi, sesi titreyerek. “Bütün bu yıllar… sen benim yanımda, benimle birlikte yaşarken, böyle korkunç bir sırrı nasıl taşıdın? Bütün hayatımız bir yalan üzerine mi kurulu?”
“Hayır, Elif, sana olan sevgim hiç yalan olmadı. Sen benim ışığımdın. Sensiz bu yükün altında ezilirdim,” diye yalvardı Cem.
Elif, geriledi. “Bu… bu çok büyük Cem. Ben… ben bunu kaldıramam. Bu hayat… bu ev… her şey bir yalanmış gibi geliyor şimdi. Ben böyle bir gerçekle yaşayamam.”
Cem, ağlayarak Elif’in bacaklarına kapandı. “Lütfen, Elif, beni bırakma. Yanımda ol. Her şeyi düzelteceğim. Polise gideceğim. Ne gerekiyorsa yapacağım. Yeter ki sen yanımda ol.”
Elif, Cem’in başını nazikçe okşadı. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “Git Cem. Git ve ne yapman gerekiyorsa yap. Ama ben… ben şimdi seninle gelemem. Bana zaman lazım. Bu gerçeği hazmetmem lazım.”
Ertesi sabah, Cem, kendini polise teslim etti. Yirmi yıl önce işlenen bir suçu itiraf etti. İlk başta ona inanmak istemediler, delil yetersizliği vardı. Ama Cem, her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Olay yerini, Ayşe’nin cesedini gömdükleri ormanı tarif etti. Ve Murat’ın adını verdi. Murat da kısa sürede yakalandı. Sorguda önce inkâr etse de, Cem’in detaylı ifadesi ve olay yerinde yapılan aramalarda Ayşe’ye ait bazı kişisel eşyaların bulunmasıyla çözüldü. Geçmiş, nihayet ortaya çıkmıştı.
Cem’in haberi medyaya bomba gibi düştü. Bir zamanların başarılı mimarı, bir anda kamuoyunun nefret oklarına hedef oldu. Elif, dairesinden ayrılmış, ailesinin yanına gitmişti. Cem, ilk kez yalnızdı. Ama bu yalnızlık, yirmi yıldır taşıdığı o korkunç yükün hafiflemesiyle garip bir şekilde birleşiyordu. Parıldayan, kusursuz görünen hayatı paramparça olmuştu, evet. Ama içindeki o derin, karanlık kuyu, artık ışık almaya başlamıştı.
Yargılama süreci çetin geçti. Cem, her şeyi göze almıştı. Gerçeği söylemekten bir an bile çekinmedi. Yıllar süren duruşmaların ardından, gençliğindeki dikkatsizliği ve ardından gelen korkunç kararları yüzünden ağır bir ceza aldı. Cezaevine girerken, Elif’i görmek istedi. Görüşme odasında, Elif, karşı sandalyede oturuyordu. Gözleri yorgun, ama kararlıydı.
“Affedemiyorum Cem,” dedi Elif, sesi sakin ama netti. “Belki bir gün… ama şimdi değil. Kendine iyi bak.”
Cem, başını salladı. Kalbi paramparçaydı. Ama şimdiye kadar hiç bu kadar hafif hissetmemişti. Geçmişin gölgesi, artık bir pranga değil, gerçeğin ta kendisi olmuştu. Ve o gerçekle yüzleşmek, ne kadar acı olursa olsun, bir nevi özgürlüktü. Demir kapı arkasından kapandığında, Cem, yeni bir başlangıcın eşiğinde, pişmanlık ve umut arasında gidip gelen duygularla, o soğuk hücreye doğru yürüdü. Bilmiyordu Elif’in bir gün dönecek mi, yoksa tamamen mi kaybedecek. Ama bir şeyi biliyordu: Artık kaçmıyordu. Ve bu, uzun zaman sonra ilk defa gerçekten nefes aldığı andı.
