Kişisel Dram

Geçmişin Gömülü Çığlığı

10 dakikalık okuma · 1805 kelime

Yıllar sonra bile, bazı geceler, o koridorun loş ışığı Ahmet’in rüyalarına sızardı; soğuk, çiğ bir aydınlık ve Elif’in gözlerindeki o kırgınlık hiç değişmezdi. Kırgınlık mıydı, yoksa hayal kırıklığı mıydı? Utanç mı, yoksa sadece tükenmişlik mi? Ahmet, otuz yıldır bu sorunun cevabını arıyordu rüyalarında. Uyanınca ise, kusursuz inşa ettiği hayatının duvarları arasında o karanlık köşeyi, o utanç verici anıyı itinayla saklamayı başarıyordu.

Ahmet, ellili yaşlarının ortalarında, başarılı bir inşaat şirketinin sahibiydi. Kendi çabasıyla, tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti bugünkü noktasına. Lüks bir villa, son model arabalar, saygın bir eş, Zeynep… Her şey tıkırındaydı. Sosyal çevresi geniş, işleri yolunda, geleceği parlak görünüyordu. Ama bu parlaklığın altında, paslı bir çivi gibi duran o anı, onu gece yarıları uyandırır, en güzel anlarda bile ruhuna bir gölge düşürürdü.

Her şey bir Salı öğleden sonrası başladı. Ahmet, eşi Zeynep’le haftalık market alışverişini yapmak için AVM’ye gitmişti. Sebze reyonunda dolaşırken, omuz hizasında uzanan rafların arasından belli belirsiz bir yüz ilişti gözüne. Yüzün hatları tanıdıktı, ama zamanın ve hayatın ağırlığıyla şeklini kaybetmişti sanki. Gözleri. Evet, o gözler! Aynı irilik, aynı kederli bakış. Kalbi bir an tekledi, nefesi kesildi. Elindeki domatesleri düşürdü.

Zeynep endişeyle omzuna dokundu, “Ahmet, iyi misin? Beyazlamışsın bir anda.”

Ahmet, Zeynep’in sorusunu duymadan, rafların arasından ayrılan figürü takip etti. Uzaklaşan sırtı, omuzlarına düşen ince sarı saçları… Elif. İmkânsızdı. Yıllardır onu görmemişti, nerede olduğunu bile bilmiyordu. Ama içgüdüleri yanılmazdı. O sendelerken, Elif, bir market çalışanının üniformasıyla, elinde bir sepetle sebze reyonundan içeri doğru ilerliyordu.

Ahmet, alışverişi yarım bırakıp Zeynep’i bir bahane uydurarak arabaya yönlendirdi. “Hava çarptı sanırım canım, ben seni arabaya bırakayım, sen biraz bekle. Benim biraz işim var.” Zeynep’in şaşkın bakışlarına aldırmadan onu arabaya bırakıp hızla markete geri döndü.

Elif, şimdi kasanın orada, indirimli ürünleri raflara diziyordu. Elleri nasırlı, yüzü yorgun, saçları özensizce toplanmıştı. Ahmet’in üniversite yıllarından hatırladığı pırıl pırıl, idealist Elif’ten eser yoktu. O Elif, her zaman geleceğe umutla bakan, gözleri ışıl ışıl parlayan, zekasıyla herkesi büyüleyen biriydi. Ve Ahmet, o ışığı söndüren adamdı.

Ahmet, marketin kahve bölümüne geçti, bir dergi alıp Elif’i görebileceği bir masaya oturdu. Gözünü ondan ayırmıyordu. Elif, elindeki ürünleri yerleştirirken gözlerini yerden hiç kaldırmıyordu. Yüzünde silinmez bir hüzün vardı. Ahmet, yudumladığı kahvenin acılığını hissetmiyordu bile. Otuz yıl önce yaşanan o lanetli gün, tüm detaylarıyla zihnine hücum ediyordu.

Üniversite son sınıftaydılar. Ahmet, ailesinin tüm umutlarını yüklediği, iyi bir gelecek için okumak zorunda olan genç bir öğrenciydi. Ancak o yıl, zorlu bir bitirme projesiyle boğuşuyordu. Projeyi teslim etmesine sayılı günler kalmış, ama hiçbir ilerleme kaydedememişti. Başarısızlık, Ahmet için bir felaketti. Babasının sağlık durumu kötüleşiyordu, ailenin tüm geçimini o sağlamak zorundaydı.

Elif ise bambaşka bir öğrenciydi. Zeki, çalışkan, araştırmacı ruhlu. Üniversitenin en parlak öğrencilerinden biriydi. Kendi bitirme projesi, o dönemde bile çığır açıcı nitelikteydi. Kütüphanede gece gündüz demeden çalışır, kendi küçük dünyasında bilime adanmış bir hayat sürerdi. Ahmet, Elif’i uzaktan hayranlıkla izlerdi. Aynı bölümde olmalarına rağmen çok farklı iki dünyadan geliyorlardı. Elif’in kendisi gibi bir arkadaş grubu yoktu, hep yalnızdı.

Bir gün, Ahmet’in panik içinde olduğu bir sırada, Elif’in masasından kalkıp kısa bir mola verdiğini gördü. Masasının üzerinde, bitirme projesinin taslağı duruyordu. İçinde bir şeytan fısıldadı. Sadece küçük bir kısım. Sadece fikir almak için. Ama bu “küçük kısım”, Ahmet’in tüm projesini kurtarmak için ihtiyaç duyduğu kilit noktaydı. Titrek ellerle, Elif’in masasına yaklaştı, taslağı hızla fotoğrafladı. Kalbi göğsünü delecek gibi atıyordu. Elif’in geri dönme ihtimali, yakalanma korkusu tüm bedenini sarmıştı. Geri çekildi, elindeki fotoğraflarla dekanlığa giden koridorun loş ışığına karıştı.

Projeyi teslim etti, hatta yüksek bir not aldı. Bir süre sonra Elif’in projesi de teslim edildi. Her şey yolundaydı sanmıştı. Ta ki bir hafta sonra dekanlıktan gelen o çağrıya kadar.
Profesör, Elif’in projesi ile Ahmet’in projesinin bazı kısımlarının şaşırtıcı derecede benzer olduğunu söylemişti. Plajiyata uğrama durumu, kopya çekme ihtimali… Ahmet’in içini buz gibi bir korku kapladı. Hayatı bitmişti. Ailesi, geleceği… O an, dekanın masasında oturan, gözleri dolmuş ama hala dimdik duran Elif’e baktı. Ve bir anlık korkuyla, en iğrenç kararı verdi.

“Hocam,” dedi titreyen bir sesle, “Ben… ben Elif’in çalışmalarına hayrandım. Belki… belki o, benden esinlenmiştir?” Dekanın kaşları çatıldı. Ahmet, çantasından aceleyle çıkarttığı bir defteri dekanın önüne koydu. “Baksanıza hocam, benim tüm notlarım, taslaklarım burada. Haftalarca çalıştım ben bu proje için. Belki Elif… Elif’in benim notlarıma bir şekilde erişimi oldu. Kütüphanede hep yan yana çalışırdık.”

Yalanlar peş peşe geliyordu. Şeytan onu ele geçirmişti. Elif’in notlarına kendisi erişmişti ama şimdi bu durumu tam tersi gibi gösteriyordu. Elif’in ise ne ailesi vardı arkasında, ne de böylesi bir manipülasyonu kaldırabilecek gücü. Ahmet’in ailesi şehirde tanınan, hatırı sayılır insanlardı. Dekan, Ahmet’in ailesini de tanıyordu. Bu durum, Ahmet’in lehine döndü. Elif’in savunması zayıf kaldı, söyledikleri kanıtlanamadı. Suçlu o bulundu. Elif, üniversiteden atıldı. Bir daha da Ahmet’le konuşmadı, şehirden sessiz sedasız ayrıldı. O günkü koridorun loş ışığı, Elif’in gözlerindeki o kırgınlık… İşte o, Ahmet’in zihnine saplanmış paslı çiviydi.

Şimdi, marketin kahve bölümünde oturan Ahmet, Elif’in yorgun bedenine, kederli gözlerine bakarken, otuz yıl önce işlediği suçun tüm ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Bu kadın, kendisi yüzünden bir geleceği, bir kariyeri, bir hayatı kaybetmişti. Ve şimdi, bir markette raflara ürün diziyordu.

Ahmet, o gece eve döndüğünde Zeynep, kocasının halinden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. Ahmet, her zamanki neşesinden uzaktı, yemek bile yememişti. Sabahlamak üzere ofisine gitmek için izin istemişti. “Yetişmesi gereken önemli bir teklif var Zeynep’çiğim, kusura bakma,” demişti, oysa aklında Elif vardı.

Ofisinde, bilgisayarının başına oturdu. Parmağı titrek bir şekilde klavyede “Elif Doğan” yazdı. İnternet, acımasız bir hafızaydı. Çıkan sonuçlar yüreğini daha da burktu. Birkaç yıl önce vefat etmiş bir anne, babası hayatta olmayan bir aile… Elif’in tüm akrabaları küçük bir köyde yaşıyor gibiydi. Kendi ailesi de onu dışlamış olmalıydı. Ahmet, Elif’in hayatının tüm detaylarına ulaşmak için birkaç gün boyunca gizlice araştırmalar yaptı. Birkaç arkadaşı vasıtasıyla, Elif’in mezun olamadığı için memleketine döndüğünü, orada da iş bulamadığını, uzun süre kahvehanelerde garsonluk yaptığını öğrendi. Birkaç yıl önce İstanbul’a, akrabalarının yanına geldiği, zor da olsa bu markette iş bulduğu bilgisi de kulağına geldi. Hiç evlenmemişti. Hiç çocukları olmamıştı. O zeki, pırıl pırıl kızın hayatı, kendi elleriyle mahvedilmişti.

Her yeni bilgi, Ahmet’in vicdanını bir bıçak gibi kesiyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri işine odaklanamıyordu. Zeynep’in endişeli sorularına geçiştirici cevaplar veriyor, kendi içinde bir savaş veriyordu. Her gün o marketin etrafında dolanıyor, Elif’i uzaktan izliyordu. Onu izledikçe Elif’in yüzündeki çizgiler, sırtındaki yorgunluk, elindeki nasırlar daha da belirginleşiyordu. Ahmet, kendi lüks hayatıyla Elif’in mütevazı varlığını kıyasladıkça, kendinden tiksindiğini hissediyordu.

Bir akşam, Elif’in marketten çıktığını gördü. Yağmur yağıyordu. Elif’in üzerinde incecik bir hırka vardı, şemsiyesi yoktu. Durakta otobüs beklerken, titrediğini gördü. Ahmet’in kalbi sıkıştı. İçinde bir şey koptu. Bu kadın, kendisi yüzünden bu hayata mahkûm edilmişti. Artık kaçacak yeri yoktu. Artık o vicdan muhasebesini yapması gerekiyordu.

Ertesi gün, marketin açılış saatinde, kalbi ağzında atarak Elif’i bekledi. Elif, her zamanki gibi kapıyı açıp içeri girdi. Yüzünde şaşkınlık belirdi Ahmet’i görünce. Yıllar sonra ilk kez doğrudan göz göze geliyorlardı. Elif’in gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı; sadece derin bir boşluk, bir kayıtsızlık.

“Elif,” dedi Ahmet, sesi titriyordu. “Ben… ben Ahmet.”
Elif, başını yavaşça salladı. “Biliyorum.” Sesi yorgun, cansızdı.
“Seninle konuşmam lazım.”
Elif, uzun uzun Ahmet’in yüzüne baktı. Sanki geçmişi, o günleri, bugüne dek yaşadığı tüm acıları bir bakışta Ahmet’e yüklemeye çalışıyordu. “Ne konuşacaksın ki?” diye sordu nihayet. “Her şey söylenmedi mi zaten?”
Ahmet, derin bir nefes aldı. “Hayır Elif. Her şey söylenmedi. En önemlisi söylenmedi.”
Elif, omuz silkti. “Benim çalışmam lazımdı Ahmet. Konuşacak vaktim yok.”
“Lütfen, Elif. Sadece beş dakika. Sonra bir daha rahatsız etmeyeceğim seni, söz veriyorum.”

Elif, isteksizce marketin arka tarafındaki personel odasına doğru yöneldi. Ahmet onu takip etti. Odaya girdiklerinde, küçük, dar bir odaydı. Masa, birkaç sandalye ve dolaplar. Elif, bir sandalyeye oturdu, Ahmet ayakta duruyordu.

“Ben sana bir şey itiraf etmeliyim Elif,” diye başladı Ahmet, sesi kısılmıştı. “Otuz yıl önce… o projedeki intihal meselesi… senden kopyalayan bendim. Senin notlarını çalan bendim. Suçu senin üzerine atan da bendim.”
Elif’in yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki yıllardır bu itirafı bekliyormuş gibiydi. Belki de beklemiyordu artık, çünkü umudu tükenmişti.
“Ben… o zaman çok korktum Elif,” diye devam etti Ahmet. “Ailem, babamın hastalığı, tüm umutlar… gözüm karardı. Seni feda ettim. Ve bu vicdan azabıyla yaşadım otuz yıl. Her gün. Her gece. Senin yüzünü gördüğümden beri, bir an bile uyuyamadım.”
Elif, sessizce oturdu, Ahmet’in sözlerini dinledi. Gözlerini Ahmet’in yüzünden ayırmıyordu. Ahmet, Elif’in gözlerinde ne aradığını bilmiyordu. Affediş mi? Nefret mi? Hüküm mü?
“Benim için bitmiş bir hikaye Ahmet,” dedi Elif, sesi sakin ama derindi. “Senin itirafın… ne değiştirir şimdi?”
“Her şeyi değiştirir,” dedi Ahmet, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Sana yapılan haksızlığı biliyorum. Senin hayatını mahvettiğimi biliyorum. Sana nasıl yardım edebilirim bilmiyorum. Ama ne istersen yapmaya hazırım. Senin adını temize çıkarmak için. Senin hak ettiğin hayatı geri vermek için. Ne olursa olsun.”

Elif, nihayet gözlerini kaçırdı. Pencereden dışarıya, yağmurun hâlâ damladığı gri sokağa baktı. “Benim hak ettiğim hayatım otuz yıl önce bitti Ahmet. Üniversite kapısından atıldığım gün bitti. Zekâmı, yeteneğimi, hayallerimi toprağa gömdüğüm gün bitti.” Sesi titremeye başlamıştı. “Bir süre sonra bana ‘deli’ dediler biliyor musun? Herkes benden uzaklaştı. Ailem bile. Onlara ‘ben yapmadım’ diye bağırmaktan yoruldum. Bir gün yatakta öylece yatarken, ‘belki de ben yaptım’ diye düşünmeye başladım. Suçluluk duygusu tüm ruhumu sardı. Sonra bu markette iş buldum. Sabah kalkıyorum, raflara ürün diziyorum, akşama kadar insanların yüzlerindeki o boş bakışları görüyorum. Bu benim hayatım oldu Ahmet. Senin bana hediye ettiğin hayat.”
Ahmet dizlerinin üzerine çöktü. “Lütfen Elif. Ne olur. Bana bir şans ver. Seni temize çıkarayım. Sana bir iş kurayım. Hayallerini tekrar yaşatayım. Ne olur.”
Elif, başını çevirdi, Ahmet’e baktı. Gözlerinde artık boşluk değil, otuz yılın birikmiş acısı ve öfkesi vardı. “Sen bunu benim için mi yapacaksın, Ahmet? Yoksa kendi vicdanını rahatlatmak için mi?”
“Hem kendim için Elif, hem de senin için,” diye itiraf etti Ahmet. “Ben bu yükle daha fazla yaşayamıyorum. Benim tüm servetim olsa ne fayda? İçimdeki bu yara kanıyor her gün. Lütfen… bana bir yol göster.”

Elif, uzun süre sustu. Gözlerini kapattı, sanki odayı saran geçmişin hayaletlerini kovmaya çalışıyordu. Sonra açtı gözlerini, Ahmet’e değil, boş duvara baktı. “Bana hayallerimi geri veremezsin Ahmet. Kaybettiğim gençliği, sevinçleri, umutları… Hiçbir şeyi geri veremezsin.” Sesi netti, kararlıydı. “Ama evet. Benim adımın temizlenmesini isterim. Herkesin, ailemin bile, o gün ne olduğunu bilmesini isterim. Ve evet… bu marketten de kurtulmak isterim.”

Ahmet’in içi bir anda rahatladı, ama aynı zamanda yeni bir fırtınanın eşiğinde olduğunu biliyordu. Bu itirafın bedeli ağırdı. Zeynep, şirketi, sosyal çevresi… Hepsini kaybedebilirdi. Ama Elif’in gözlerindeki o kırgınlık, o derin boşluk… Onunla yaşamaktansa, her şeyi kaybetmeye razıydı.

“Yapacağım Elif,” dedi Ahmet, sesinde titreyen ama kararlı bir ton vardı. “Her şeyi yapacağım. Adını temize çıkaracağım. Ve sana yeni bir hayat kuracağım. O eski Elif’i geri getiremesek de, belki daha güçlü, daha huzurlu bir Elif olur.”

Elif, ayağa kalktı. Ahmet’e baktı. Yüzünde ilk kez hafif bir tebessüm belirdi, buruk, yorgun bir tebessüm. “Belki de,” dedi. “Belki de olur.”
O tebessüm, Ahmet’in ruhundaki paslı çiviyi bir nebze olsun gevşetti. O andan itibaren hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Ama en azından, uyandığında artık o loş koridorun ve Elif’in gözlerindeki o kırgınlığın değil, belki de yepyeni, zorlu ama aydınlık bir yolun başlangıcını görecekti. Vicdanının yükü hafiflemişti, ama şimdi o yükün bedelini ödeme zamanı gelmişti. Ve Ahmet, buna hazırdı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık