Aile Draması

Geçmişin Çığlığı

9 dakikalık okuma · 1664 kelime

Elif, kristal bardakların şık şıngırtısı ve salonu dolduran kısık piyano müziğinin arasında, kocası Can’ın kolunda hafifçe gülümsüyordu. Üzerindeki gece mavisi ipek elbise, ona ikinci bir ten gibi oturmuş, boynundaki pırlanta kolye, aldığı tebriklerin ışıltısıyla yarışıyordu. Bu, İstanbul’un en prestijli mimarlık ödüllerinden birinin verildiği geceydi ve kendi firması “E-Design” yılın en inovatif projesi ödülünü kucaklamıştı. Her şey kusursuzdu. Kusursuz bir kariyere, kusursuz bir eşe, kusursuz bir hayata sahipti. Tıpkı yıllarca uğraşarak titizlikle inşa ettiği her binanın temeli gibi, kendi hayatının temelleri de sarsılmaz görünüyordu.

Tam o sırada, salonun kapısından içeri giren bir siluetle göz göze geldi. Zaman durdu. Kadeh tutan eli havada asılı kaldı. Müzik boğuk bir uğultuya dönüştü. Tanıdık bir yüz değildi belki, ama omuz düşüklüğü, saçların dağınık hali ve gözlerindeki bitkin ifade… Onu tanıdı. Yılların acımasız fırçasıyla çizilmiş, ama yine de Elif’in gençliğinden fırlamış gibi duran bu adam, Harun’du. Geçmişinin en karanlık, en derine gömülmüş parçasıydı.

Harun da onu gördü. Gözleri, Elif’in donuk mavisine kilitlendi ve dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Bu tebessüm, bir selamdan çok, yıllar önce sözleşmiş gibi yaptıkları sessizlik anlaşmasının yırtılışıydı. Elif’in midesine soğuk bir taş oturdu. Onca yıl sonra, neden? Neden şimdi?

Can, karısının aniden gerildiğini fark etti. “Elif? İyi misin canım? Bir anda bembeyaz oldun.”
Elif, zorla gülümsedi. “Yok bir şey, sadece yorgunluk. Çok kalabalık, başım döndü sanki.”
Can endişeyle ona sarıldı. “O zaman biraz hava alalım mı? Dışarıda seni bekleyen bir sürü gazeteci var ama sen iyiysen…”
“Hayır, iyiyim. Sadece bir anlık… geçiverdi.”

Elif, Harun’un bakışlarından kaçınarak hızla kalabalığa karıştı. Geceyi bitirmek istiyordu. Bu ödül, bu itibar, bu hayat… Hepsini bir nefeste silip süpürecek bir fırtınanın kapıda olduğunu hissediyordu. Harun’un burada olması, bir işaret, bir uyarı, bir kehanet gibiydi.

Ertesi sabah, güneşin odasını aydınlatmasına rağmen Elif’in içindeki karanlık bir türlü dağılmıyordu. Uykusuzluktan gözlerinin altı morarmış, kahvesinden soğuk bir tat alıyordu. Telefonu çaldığında irkildi. Bilinmeyen bir numaraydı.
“Alo?”
Derin, yorgun bir ses, “Elif…”
Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. “Harun…”
“Beni unutmadığını biliyordum. Görüşmemiz lazım. Yarın saat ikide, Mimar Sinan Köprüsü’nün oradaki eski çay bahçesinde. Tek gel.”
Ses tonunda ne tehdit ne de yalvarış vardı, sadece bir boşluk. Elif itiraz edemedi. Sanki yıllardır beklediği bir randevuya çağrılmıştı. “Tamam,” diyebildi sadece.

Ertesi gün, Elif, randevu yerine giderken her adımında on beş yıl öncesine doğru yürüdüğünü hissetti. Üniversite yıllarıydı. Genç, tutkulu ve pervasızdılar. Harun, hayat dolu, idealist bir tıp öğrencisiydi. Elif ise mimarlık hayalleri kuran enerjik bir genç kız. Aralarındaki aşk, ilk görüşte başlamış, her şeyi silip süpürmüştü.

O geceyi hatırladı. Final sınavlarının bittiği kutlama gecesiydi. Çok içmişlerdi. Harun, kendisini iyi hissetmediği halde direksiyon başına geçmişti. Yola çıktıklarında yağmur başlamıştı. Her şey bulanık ve hızlıydı. Virajı dönerken, yolun kenarında yürüyen bir siluet… Ani bir fren, tekerleklerin çığlığı, boğuk bir çarpma sesi ve camın paramparça oluşu. Sonrası kaostu.
Panik. Korku. Gözlerindeki dehşet. Harun, şoka girmiş gibi direksiyonu bırakmıştı. Elif, titreyen elleriyle kapıyı açmış, dışarı fırlamıştı. Yerde yatan genç bir adam, kanlar içinde. Bir an tereddüt ettiler. Sonra Harun, “Gidiyoruz!” diye bağırdı. “Kimse görmedi, kimse bilmeyecek!”
Elif, donmuş bedeniyle araca bindi. Geriye dönüp bakmamışlardı. O geceden sonra Harun ortadan kayboldu. Kimseye veda etmeden, hiçbir açıklama yapmadan. Elif ise o sırrı kalbinin en derinlerine gömmüş, yeni bir Elif inşa etmişti. Kusursuz Elif’i.

Çay bahçesi, denize nazır, eski bir yerdi. Harun, köşede, sigara dumanıyla çevrili, yılların yorgunluğunu sırtında taşıyan bir adam olarak oturuyordu. Saçları beyazlamış, yüzü çökmüş, gözleri ise okyanus kadar derin ve kederliydi. Üzerindeki hırka eski püskü, elleri titriyordu.
Elif masaya oturduğunda, Harun ona buruk bir gülümseme gönderdi. “Tanıdın demek.”
“Nasıl tanımazdım?” Elif’in sesi titrek çıkmıştı. “Neden geldin Harun? Neden şimdi?”
Harun, derin bir nefes çekti. “Çünkü zamanım az kaldı Elif. Hastayım. Son evre.”
Elif’in midesi burkuldu. “Ne?”
“Akciğer kanseri. Tedavi işe yaramadı.” Harun, acı bir gülümsemeyle omuz silkti. “Uzun yıllar kaçtım. Vicdanımdan, senden, herkesten. Ama ölüm gelince, kaçacak yer kalmıyor.”
“Peki… benden ne istiyorsun?”
“Barışmak değil Elif. Hesaplaşmak. O gece… onu unutmadın değil mi?”
Elif’in gözleri doldu. “Her gün onunla yaşadım ben, Harun. Her gün.”
“Ben de. O günden sonra hayatım mahvoldu. Tıp fakültesini bıraktım, ülkeden kaçtım, ne iş yaptıysam batırdım. Hiçbir zaman düzgün bir hayat kuramadım. Çünkü o genç adamın çığlığı her gece kulağımdaydı.” Harun’un sesi çatallaştı. “Seni gördüğümde… parlak, başarılı, her şeye sahip… Ben de öyle olabilirdim. Biz de öyle olabilirdik.”
“Ne yani, beni mi suçluyorsun şimdi?” Elif’in sesi yükseldi. “Ben mi sürdüm arabayı? Ben mi çarptım?”
“Hayır! Ama beni durdurabilirdin! Ben şoka girmişken sen yardım çağırabilirdin! Ama sen de benimle birlikte kaçtın! Sustun! Yıllarca sustuk! O çocuk öldü, Elif. Birilerinin çocuğu öldü! Ve biz buna sebep olduk. Ve biz sırtımızı dönüp kaçtık.”
Elif’in yanağında sıcak bir yaş süzüldü. “Ne istiyorsun Harun? Polis mi? Yıllar sonra neyin değişeceğini sanıyorsun?”
“Belki ben huzur bulurum. Belki ikimiz de buluruz. Gidelim Elif. Her şeyi anlatalım. O gece ne yaşandıysa, hiçbir detayı atlamadan. Belki cezamızı çekeriz, belki affediliriz. Ama ben bu yükü daha fazla taşıyamıyorum.” Harun, hırkasının cebinden buruşuk bir kâğıt çıkardı. “Bu, yıllar önce o dosyanın rafa kaldırıldığına dair bir haber kupürü. Polis olayı çözememişti. Yeni bir şey bulunursa, dosya tekrar açılabilirmiş.”
Harun, Elif’in elini uzanıp yakaladı. Eli buz gibiydi. “Benim ömrüm kısa. Ama seninki uzun. Bu yükle nasıl yaşayacaksın daha Elif? Her başarılı anında, o gencin gözleri seni takip etmeyecek mi sanıyorsun?”
Elif, Harun’un elini hızla çekti. “Düşünmem lazım.”
“Düşünecek ne var? Ben ölüyorum, Elif. Ölmeden önce son bir kez dürüst olmak istiyorum. Bunu ikimiz için istiyorum. Gel benimle. Haftaya Cuma. Aynı saatte, aynı yerde. Eğer gelmezsen… ben giderim. Tek başıma giderim.”

Elif’in hayatı o günden sonra bir kâbusa döndü. Can’ın sevgi dolu dokunuşları, meslektaşlarının tebrikleri, hiçbir şey ona ulaşamıyordu. Zihni, sürekli Harun’un soluk yüzü ve o kazanın yankılarıyla doluydu. Can, Elif’in halini fark ediyordu.
“Elif, bir haftadır kendine gelemedin. Ne oldu? Bir sorun mu var?”
Elif, Can’ın gözlerinin içine bakmakta zorlanıyordu. “Hayır, Can. Sadece işler… projeler beni çok yordu.”
“Biliyorum, ama bu sadece yorgunluk değil. Sanki bir şey seni kemiriyor. Bana anlatabilirsin, biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun, ben senin yanındayım.”
Can’ın samimiyeti, Elif’in içindeki suçluluk duygusunu daha da keskinleştiriyordu. Bu adama nasıl bakabilirdi? Bu adama, yıllardır kocası olan, onu her şeyden çok seven bu adama, böyle bir yalanla nasıl sarılabilirdi? Bu sır, onların kusursuz evliliğinin temellerini çürütmeye başlamıştı bile.

Perşembe gecesi, buluşma gününden bir gün önceydi. Elif, uykusunda hıçkırıklarla uyandı. Kan ter içindeydi. Can da onunla birlikte uyanmıştı.
“Elif? Kabus mu görüyorsun?” Can, onu kucaklamaya çalıştı.
Elif, ondan uzaklaştı. “Yapamam, Can. Daha fazla yapamam.”
Can endişeyle kaşlarını çattı. “Neyi yapamazsın Elif? Ne oluyor?”
Elif, yatağın kenarına oturdu, elleri titriyordu. “Ben… sana anlatmam gereken bir şey var. Çok kötü bir şey. Ve ben bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.”
Can, karısının ellerini tuttu. “Ne olursa olsun, dinleyeceğim. Sakin ol ve anlat.”
Elif, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, on beş yıl önceki o yağmurlu geceye geri döndü. Sesi kısık, kelimeler boğazına düğümlenerek dışarı çıktı. Harun’la olan ilişkilerinden, kutlama gecesinden, alkolden, araba kullanmakta ısrar eden Harun’dan, kazadan, yerde yatan o genç adamdan, panikten ve kaçışlarından bahsetti. Kelimeler, her döküldüğünde kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. Can’ın yüzündeki şaşkınlık, yerini acıya, sonra da tarifsiz bir hayal kırıklığına bırakıyordu. Elif’in mükemmel sandığı eşi, şimdi karşısında bir katil ve bir yalancı olarak duruyordu.
“Peki Harun… o ne olacak?” Can’ın sesi buz gibiydi.
“Geri döndü. Hastaymış. Ölmek üzere. Benimle birlikte her şeyi itiraf etmek istiyor.” Elif’in gözleri yaşlarla doldu. “Can, ben… ben yıllardır bununla yaşıyorum. Her gün. Sensiz bir hayat düşünemiyorum ama bu sırla da yaşayamıyorum artık.”
Can, yatağın diğer tarafına kaydı. Bakışları boşluğa takılı kalmıştı. “Yıllarca… Nasıl? Nasıl Elif? Bana nasıl bunca zaman yalan söyleyebildin?”
“Yalan söylemek istemedim. Ama korktum. Seni kaybetmekten, kurduğumuz her şeyi kaybetmekten korktum.”
Uzun bir sessizlik çöktü odaya. Sadece Elif’in hıçkırıkları ve Can’ın ağır nefes alışları duyuluyordu. Elif, Can’ın ne yapacağını bilemiyordu. Onu terk edecek miydi? İğrenerek ondan uzaklaşacak mıydı? Haklıydı. Hak etmiyordu onu.
Sonunda Can döndü. Gözleri yaşlıydı ama içinde öfke yoktu, sadece derin bir hüzün vardı. “Ne yapacaksın?”
“Yarın… Harun’la buluşacağım. Sanırım… sanırım gideceğim.”
Can’ın yüzünde bir ifade belirdi, tanımlaması zordu. Anlayış mıydı, fedakarlık mıydı? “Ben… seni… ben ne olursa olsun, Elif… sen hala benim karımsın. Ve ne karar verirsen ver, ben seninle olacağım. Ama bu karar senin. Bu vicdan yükü senin.”

Ertesi gün, saat ikiyi gösterdiğinde Elif, Mimar Sinan Köprüsü’nün oradaki çay bahçesine geldi. Kalbi ağzında atıyordu. Masada Harun yoktu. Sadece buruşuk bir kâğıt duruyordu, bir not. Elif titreyen elleriyle notu aldı. Harun’un dağınık yazısıyla yazılmıştı:

“Elif,
Gelmedin. Ya da geç kaldın. Fark etmez. Ben dayanamadım.
Vicdanım, bedenimden önce pes etti. Gitmeyi başaramadım Elif, affet beni. Ne karakola ne de herhangi bir yere. Sadece buradan kaçabildim. Belki de son kez kaçtım.
İşin komik yanı, o gece vurduğumuz gencin adı Ömer’di. Annesi ve babası her yıl o köprünün başına çiçek bırakırlarmış. Onu ben gördüm. Gözlerinin içine baktım.
Belki sen daha güçlüsündür. Belki sen bu yükü benim gibi taşıyamadığın yerden atabilirsin.
Benim için çok geç. Ben zaten gitmiştim Elif. O günden sonra hiç geri dönemedim.
Kendine iyi bak. Ve umarım bir gün, o çığlığı susturabilirsin.
Harun.”

Notun sonuna, bir gazete kupürü iliştirilmişti. “15 Yıl Önceki Faili Meçhul Kazada Yeni Gelişme: Bölgedeki Güvenlik Kamerası Kayıtları İnceleniyor” başlığıyla yazılmış, küçük bir haberdi. Harun’un gitmediği belliydi, gitmekten vazgeçmiş, ama Elif’e kendi gitmek zorunda kaldığı yolu işaret etmişti.

Elif, notu avucunda sıktı. Harun, gitmemişti. Ama onu yalnız bırakmamıştı da. Elif’e kendi geçmişiyle, kendi vicdanıyla yüzleşme sorumluluğunu devretmişti. Gözleri nottan, karşıdaki köprüye kaydı. Köprü, denizi ikiye bölen bir çizgi gibi, geçmişle bugünü ayıran görünmez bir sınırdı. Harun’un bahsettiği çiçekleri düşünmeden edemedi.
Telefonunu çıkardı. Nereden başlayacağını biliyordu. Can’ın yüzündeki o hüzün, Harun’un notundaki o boşluk, Ömer’in ailesinin yıllardır süren acısı… Hepsi tek bir şeyi gösteriyordu. Kusursuz bir hayat, üzerine kurulu bir yalanla gerçekten kusursuz olamazdı. Belki de gerçek mimarlık, yıkıp yeniden inşa etmekten ibaretti. Bu kez doğru temellerle.

Parmakları, telefonunun tuşlarında gezinmeye başladı. Önce Can’ı aradı. “Can, ben… ben kararımı verdim. Ve yalnız değilim. Benimle gelir misin?”
Can’ın sesi, hattın diğer ucundan güçlü ve net geldi. “Neredeysen oradayım Elif.”

Elif, gözlerini kapadı. Yıllarca üzerine oturan o karanlık bulutun dağıldığını hissetti. Belki her şeyi kaybedecekti. Belki özgürlüğünü, belki de itibarlı kariyerini. Ama ilk kez, gerçekten özgür olacaktı. Geçmişin çığlığı, susmuyordu. Ama artık ondan kaçmıyordu. Onu dinliyor ve cevap veriyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top