yasak aşk

Geciken Şafak

8 dakikalık okuma · 1529 kelime

Deniz, yıllardır aynı ritimde atan kalbinin bir gün durmasından değil, durmadan hep aynı ritimde atmasından korkuyordu. Otuz sekiz yaşındaydı, başarılı bir mimar, yedi yaşındaki oğlu Can’ın kahramanı, Elif’in ise sarsılmaz direği. Hayatı düzenliydi, tahmin edilebilirdi, hatta dışarıdan bakıldığında kusursuzdu. Her sabah aynı saatte uyanır, kahvaltısını yapar, Can’ı okula bırakır, sonra işine giderdi. Akşamları eşiyle yemek yer, Can’ın ödevlerine yardım eder, hafta sonları parka giderlerdi. Bu düzenin içinde sevgiyi, huzuru ve güveni bulmuştu. Ama bazen, özellikle de gecenin bir yarısı uykusu kaçtığında, bu düzenin beton duvarları arasında sıkışıp kaldığını hissederdi. İçinde bir yerlerde, gençliğinde bir rüzgar gibi esip giden, tutkulu, biraz asi bir Deniz’in izleri hâlâ duruyordu.

Şu an üzerinde çalıştığı proje, şehrin en eski sanayi yapılarından birinin modern sanat müzesine dönüştürülmesiydi. Prestijli bir işti, kariyerinde yeni bir zirve. Projenin sanat direktörü ve küratörüyle ilk tanışma toplantısında, Deniz’in dünyası sarsıldı. Toplantı salonunun kapısı açıldığında, içeri giren kadının yüzüyle, yıllar öncesinden, tozlu bir sandıktan fırlamış gibi canlanan anılar zihnine hücum etti. Aslı.

Aslı, onun üniversite yıllarındaki ‘neredeyse aşkı’ydı. Hukuk fakültesindeki çoğu öğrenci gibi mantık ve düzen peşinde koşarken, Aslı sanat tarihinin en tutkulu, en özgür ruhuydu. Beraber sabahlara kadar süren felsefe tartışmaları, eski İstanbul sokaklarında kayboldukları kaçamak geziler, paylaşılan hayaller… Deniz’in içindeki sanatçı ruhunu o uyandırmıştı. Ama sonra hayatın gerçekleri gelip çatmış, Aslı’nın uçarı hayalleriyle Elif’in ayakları yere basan gerçekçiliği arasında kalmış, güvenli limanı seçmişti. Aslı bursla yurt dışına gitmiş, Deniz ise Elif’le evlenmişti. O günden sonra Aslı’dan bir haber almamıştı, ta ki bu güne kadar.

Aslı, otuz beş yaşındaydı ama gözlerindeki aynı ışık, aynı meraklı parıltı duruyordu. Saçlarını kısacık kestirmiş, sade ama şık bir takım giymişti. Onu görünce Deniz’in boğazına bir yumru oturdu. Aslı da onu tanıdığında gözleri bir an şaşkınlıkla büyüdü, sonra hızla toparlandı. Profesyonel bir gülümseme yüzüne yayıldı.

“Deniz Yılmaz, sanırım? Projenin baş mimarı.” Sesi hafifçe titremesine rağmen kararlıydı.

Deniz, zar zor yutkundu. “Aslı Demiralp. Yıllar sonra…”

Toplantı, garip bir gerilimle geçti. İkisi de profesyonelliğin arkasına saklanmaya çalışsa da, aralarındaki elektriği odadaki herkesin hissettiğinden emindi Deniz. Aslı’nın her cümlesi, her jesti, Deniz’i geçmişe çekip duruyordu. Toplantı bitip diğerleri dağıldığında, Aslı kapıda duraksadı.

“Seninle yarım saat konuşabilir miyiz, Deniz? Sadece proje hakkında değil.”

Deniz tereddüt etmedi. Zaten bu konuşmanın er ya da geç yapılacağını biliyordu. Aslı’yı ofisine davet etti. İkisi de masanın karşılıklı taraflarına oturdular, sanki aralarındaki mesafeyi korumak ister gibi.

“Nasılsın, Deniz?” Aslı sordu, sesi daha yumuşaktı şimdi. “Hayat nasıl gidiyor?”

“İyi. Her şey yolunda. Evliyim, bir oğlum var, Can. Sen?”

Aslı gülümsedi. “Ben de iyi sayılırım. Avrupa’da yaşadım uzun yıllar, doktoramı yaptım. Birkaç büyük projede çalıştım. İşte şimdi de buradayım.”

“Pişman mısın?” Deniz’in ağzından aniden çıkan bu soru, ikisini de şaşırttı.

Aslı’nın gülümsemesi silindi. “Neyden? Sana sormam gereken bu. Sen pişman mısın?”

Sessizlik, ofisin duvarlarını ağır bir örtü gibi sardı. Deniz, Aslı’nın gözlerinde hem eski bir öfke hem de tarifsiz bir acı gördü. Kendisi pişman mıydı? Elif’i ve Can’ı düşününce asla diyemezdi. Onlar onun hayatının anlamıydı. Ama Aslı’yı düşününce, o yarım kalmış şiiri, o söylenmemiş şarkıyı hatırlayınca, kalbinin bir yerinde bir sızı hissediyordu. O zamanlar bu denli tutkulu, bu denli hayata aç bir kadını bırakıp, daha “uygun” olanı seçtiği için kendisini sorgulamıştı defalarca.

“O zamanlar…” Deniz başladı, sesi boğuktu. “Zor bir karardı.”

“Zor muydu?” Aslı’nın sesi sertleşti. “Bana göre çok netti. Sen güvenli limanı seçtin, ben ise okyanusu.”

O gün, aralarındaki buzlar erimedi ama kırıklar oluştu. İlerleyen haftalarda proje gereği sık sık bir araya geldiler. Eski yapıların ruhunu canlandırmak, modern sanatın dinamizmiyle harmanlamak için saatlerce tartıştılar. Aslı’nın sanata olan derin tutkusu, Deniz’in uzun zaman önce kaybettiğini düşündüğü ilhamı yeniden alevlendirdi. Onunla konuşmak, sanki nefes almak gibiydi. Elif’le konuşamadığı derinlikleri, hayalleri, korkuları Aslı’yla paylaşabiliyordu.

Elif, Deniz’deki değişimi fark etmeye başladı. Deniz daha canlıydı, daha neşeliydi, ama aynı zamanda daha uzaktı. “Bu proje seni çok yoruyor galiba,” derdi. “Neredeyse her akşam geç geliyorsun.”

“Evet, Elif,” diye yalan söylerdi Deniz, suçluluk duygusuyla kıvranarak. “Çok detaylı bir iş, bitmesi gerekiyor.”

Oysa o geç gelişlerin çoğu Aslı’yla müze şantiyesinde yapılan “ekstra mesailer”di. Gece kararan şehrin ışıklarını izlerken, eski fabrika pencerelerinden süzülen ay ışığında, projeyi tartışmayı bırakıp hayatları hakkında konuşurlardı. Bir akşam, Aslı’nın anlattığı bir anıdan sonra ikisi de kahkahalara boğuldu. Gülüşleri kesildiğinde, sessizlik aralarında yoğunlaştı. Gözleri buluştu. Aslı’nın gözlerinde aynı o eski pırıltı vardı, ama bu sefer daha davetkar, daha yanık.

Deniz’in eli istemsizce Aslı’nın eline uzandı, dokundu. Elektrik çarpmış gibi ikisi de irkildi. Aslı elini çekmedi, parmaklarını Deniz’inkilere kenetledi. Bir anlık tereddüdün ardından, Deniz yaklaştı. Aslı’nın gözleri kapandı. Dudakları birleştiğinde, zaman durdu. Bu, sadece bir öpücük değildi; yılların birikmiş özlemi, pişmanlığı, tutku dolu bir anısıydı. Vücudunun her zerresi titredi. Sanki yıllardır buz tutmuş bir nehir, aniden çözülüp çağlamaya başlamıştı.

İlk öpücüğün ardından, geri dönüş yoktu. Gizli kaçamaklar başladı. Müze şantiyesi, ikisinin gizli sığınağı haline geldi. Sabahın erken saatlerinde, öğle yemeklerinde, akşam iş çıkışlarında. Telefon mesajları, e-postalar, göz kaçırmalar. Her çalıntı an, bir öncekinden daha değerliydi, daha tehlikeliydi. Deniz, bir yandan Elif’e ve Can’a olan sevgisiyle, bir yandan da Aslı’ya duyduğu bu yakıcı aşkla ikiye bölünmüştü. Elif’in masum bakışları, Can’ın “babacım” deyişi, yüreğinde bir hançer gibi saplanıyordu. Ama Aslı’nın dokunuşu, gülüşü, onunla geçirdiği her an, Deniz’e hayatın daha önce bilmediği bir boyutunu açıyordu. Kendisini yeniden keşfediyordu.

“Bu ne kadar sürecek?” Aslı bir gece, Deniz’in kucağında yatarken fısıldadı. “Bu gizli saklı haller…”

Deniz nefes alamadığını hissetti. “Bilmiyorum, Aslı. Çok zor.”

“Benim için de zor,” dedi Aslı. “Ben, senin o gençliğindeki Deniz’i sevdim. Hayalleri olan, özgür ruhlu olanı. Şimdi görüyorum ki o adam kaybolmamış, sadece uykuya dalmış. Ama ben bir gölge gibi yaşayamam, Deniz. Bir gün uyanmak istiyorum bu rüyadan.”

Aslı’nın sözleri Deniz’in kafasında yankılandı. Haklıydı. Bu durum ikisini de tüketiyordu. Elif’e yalan söylemenin ağırlığı, Aslı’ya tam olarak kendini verememenin acısı… Köprüden önce son çıkışa gelmişti. Bir karar vermeliydi. Ama nasıl? Elif’i ve Can’ı incitmek, hayatlarını altüst etmek düşüncesi onu felç ediyordu. Diğer yandan, Aslı’yı bırakmak, kendisinin yeniden bulduğu o ruhu, o tutkuyu kaybetmek anlamına geliyordu. Bu, onun için adeta ikinci bir ölüm olurdu.

Proje bitmek üzereydi. Açılış sergisi yaklaşıyordu. Aslı ile Deniz’in profesyonel etkileşimleri azalacaktı. Bir akşam yemeğinde, Elif Deniz’e döndü. “Bu aralar dalgınsın, Deniz. Bir sorun mu var iş yerinde?”

Deniz panikle yutkundu. “Hayır, ne olsun? Sadece yorgunum.”

“Belki de biraz tatile ihtiyacımız var?” Elif gülümsedi. “Can’ın da çok hoşuna gider.”

O anda, Deniz’in kalbi sıkıştı. Elif’in masumiyeti, sevgisi, ailesinin ona duyduğu güven… Nasıl yapacaktı bunu? Nasıl yıkacaktı bu düzeni?

Ertesi gün, Deniz Aslı ile buluştu. Hava ağırdı. Aslı’nın yüzünde, Deniz’in de hissettiği o çaresizlik vardı.

“Konuşmamız gereken şeyler var,” dedi Aslı, Deniz’in elini sıkıca tutarak. “Artık dayanamıyorum, Deniz. Bir seçim yapmalısın. Ya ben, ya onlar.”

Deniz’in gözleri doldu. “Biliyorum, Aslı. Vereceğim kararın bedeli çok ağır olacak.”

“Bu benim için de geçerli,” dedi Aslı. “Ben bu gizli saklı ilişkiye daha fazla devam edemem. Sevdiğim adamın yarısı olmak istemiyorum, Deniz. Ben bütünü istiyorum.”

Deniz’in beyni, bir fırtına alanı gibiydi. Elif’in yüzü, Can’ın kahkahaları, Aslı’nın tutkusu, müzedeki o ilk öpücük… Hepsini aynı anda yaşıyordu. Bir karar vermesi gerekiyordu. Şimdi. Hemen.

“Aslı,” diye başladı, boğuk bir sesle. “Ben…”

Tam o sırada Aslı’nın telefonu çaldı. Ekrana baktı, hafifçe kaşları çatıldı. “Müsade isteyerek,” dedi. “Önemli bir arama.”

Telefonu açtı, birkaç kelime Almanca konuştu. Yüzündeki ifade, önce şaşkınlık, sonra hafif bir hüzünle değişti. Telefonu kapattığında, Deniz’e döndü. Gözleri parlıyordu, ama içinde derin bir acı vardı.

“Deniz,” dedi, sesi titriyordu. “Bana Berlin’den bir teklif geldi. Bir küratörlük pozisyonu. Çok büyük bir müze, uluslararası bir proje. Hayatımın fırsatı.”

Deniz donup kaldı. “Ne… Ne diyorsun?”

“Bu benim için büyük bir fırsat,” Aslı’nın gözleri Deniz’inkilere kenetlendi. “Ve ben bunu reddedemem. Ben bu gölgelerden çıkmak zorundayım. Ben seninle kalırsam, burada, senin gölgelerinde kalacağım. Kendi hayatımı yaşayamayacağım.”

Deniz’in kalbi avuçlarından kayıp giden kum gibi dağıldı. Karar verme yükü omuzlarından aniden alınmıştı, ama yerine çok daha ağır bir boşluk çökmüştü. Aslı gidiyordu. Onu seçmek zorunda kalmamıştı, çünkü Aslı kendi seçimini yapmıştı.

“Ne zaman?” diye sordu, sesi kendinden değildi.

“Üç hafta sonra,” dedi Aslı. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama güçlü durmaya çalışıyordu. “Benim için çok zor, Deniz. Seni hâlâ seviyorum. Belki de hep seveceğim. Ama ben kendimi de sevmeliyim. Ben bir sır olarak yaşayamam.”

Aslı’nın sözleri, Deniz’in içindeki son umut kırıntısını da paramparça etti. Yasak aşkları, başlamadan bitmişti, daha doğrusu hiç başlamamış bir hikayenin sonuna gelmişlerdi. Aslı, ona dayanamadığı bir kararı, kendi özgür iradesiyle vermişti.

O gece, Deniz eve döndüğünde, Elif ve Can onu kapıda karşıladı. Can, babasına sarıldı, “Baba! Neredesin? Çok özledim!”

Deniz, oğluna sarıldı, gözlerini kapattı. Burnuna Elif’in ve oğlunun kokusu doldu. Gözlerini açtığında, Elif’in endişeli ama sevgi dolu bakışlarıyla karşılaştı. Elif’in yüzünde, tanıdık bir tebessüm vardı. “Yorgun görünüyorsun. Hadi gel, yemek hazır.”

Deniz, Elif’e baktı. Onu incitmekten o kadar korkmuştu ki, şimdi hissettiği rahatlamayla karışık derin bir acı vardı içinde. Bir yanıyla kurtulmuştu, diğer yanıyla ise ölüme terkedilmişti. Aslı gidiyordu. Ve onunla birlikte, Deniz’in içinde yeniden uyanan, tutkulu, hayalperest genç adam da gidiyordu.

Yemek masasında, Can okulda yaşadığı maceraları anlatırken, Elif onunla ilgili planlardan bahsediyordu. Deniz onları dinledi. Ailesine bakarken, gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. Yasak aşkı, onun ailesini yıkmamıştı, ama onu içinde paramparça etmişti. Bir karar vermekten kurtulmuştu belki ama bu, hayatının en büyük boşluğunu yaratmıştı. Bir daha hiç kimsenin, Aslı’nın gözlerinde gördüğü o tutkuyu, o sınırsızlığı bulamayacağını biliyordu. Şimdi, bu ‘güvenli limanda’, limana hiç yanaşmamış bir geminin kaptanı gibiydi. Kurtarılmıştı, ama denizi özleyecekti. Ve bu özlem, hayatının geri kalanında onun en büyük, en gizli pişmanlığı olacaktı. Geciken şafağı, bir daha hiç doğmayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top