Aile draması

Geciken Gölge

8 dakikalık okuma · 1205 kelime

Ayşe, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan bir alışkanlıkla mutfağa yöneldi. Termosuna doldurduğu kahve, sessiz ve düzenli hayatının ilk ritüeliydi. Pencereden dışarı baktığında, İstanbul’un grileşen siluetinde yükselen apartman bloklarının arasında kalmış küçük, sarmaşıklarla bezeli kafesi “Sakin Köşe”nin tabelasını görüyordu. Yedi yıl önce babasından devraldığı bu mekân, onun adeta sığınağı olmuştu. Burada hayatı yavaşlatmış, kendi iç sesinin fısıltılarını bastırabileceği bir sakinlik yaratmıştı. Ama bazı fısıltılar, ne kadar derine gömersen göm, yüzeye çıkmak için doğru zamanı kollardı. Ayşe, otuz sekiz yaşındaydı ve bu fısıltıyla yirmi yıldır yaşıyordu.

Bir hafta önce işe aldığı Elif, o fısıltının en keskin yankısıydı. Yirmi yaşında, gencecik, ışıl ışıl gözleri olan bir kız. Annesiyle birlikte yaşadığı küçük bir evden geliyordu, babasını genç yaşta kaybetmişti. Ayşe, Elif’in yüzünde, annesinin kederli bakışlarında ve genç kızın ara sıra dağılan, boşluğa takılıp kalan gözlerinde tanıdık bir acı görüyordu. Bu acı, Ayşe’nin kalbinde yıllardır kilitli tuttuğu odanın kapısını zorluyordu.

“Günaydın Ayşe Abla!” Elif’in neşeli sesi, Ayşe’yi düşüncelerinden sıyırdı. Gülümsedi, zoraki bir gülümsemeydi bu. “Günaydın Elif. Bugün neşelisin sanki?”
Elif, tezgâhın arkasına geçti, önlüğünü bağlarken omuz silkti. “Bilmem, içimden geldi. Hava da güzel bugün, sanki bir şey olacakmış gibi.”
Ayşe’nin midesine bir yumruk oturdu. “Bir şey olacakmış gibi” hissi, onun yirmi yıldır her gün uyandığı hissin ta kendisiydi.

O gün, eski bir gazete kupürü düştü Ayşe’nin eline. Kafeyi temizlerken bulduğu bir kutunun içindeydi. Kutunun üstü tozla kaplıydı, belli ki yıllardır dokunulmamıştı. Başlık, gözlerinin önüne bir anlık flaş patlaması gibi çarptı: “Gizemli Kaza: Talihsiz Adamın Katili Kim?” Tarih: Yirmi yıl öncesi. Yer: İstanbul’un kenar mahallelerinden biri. Kaza kurbanının adı: Metin Aktaş. Elif’in babası.

Ayşe’nin elleri titremeye başladı. Kupürü avuçlarının içinde sıktı. O geceyi hatırladı. Gençliğin verdiği umursamazlıkla, babasının gizlice aldığı arabayla çıktığı yolculuğu. Sadece on sekiz yaşındaydı. Bir arkadaşının doğum günü partisinden dönüyordu. Biraz alkol almıştı, evet. Ama daha çok, babasının otoritesinden, hayatındaki sıkıcılıktan kaçma isteğiyle doluydu. Kırmızı ışıkta geçerken, bir adamın aniden yola fırladığını görmüştü. Bir çarpışma sesi, camda oluşan örümcek ağı çatlaklar, sonra bir çığlık. Panik. Titreyen ellerle direksiyonu çevirip olay yerinden kaçmıştı. Gözleri kapalı, kalbi kulaklarında atarak son sürat uzaklaşmıştı oradan. Eve geldiğinde, kan ter içinde, babasının odasına koşmuştu. Gözyaşları içinde her şeyi anlatmıştı. Babası, şehrin tanınmış iş insanlarından biriydi. Önce kızına sarılmış, sonra soğuk bir kararlılıkla, “Kimseye bir şey söylemeyeceksin. Bu olayı unutacağız,” demişti. Ve unutmuşlardı. Daha doğrusu, babası onun yerine unutmuştu. Kendi bağlantılarını kullanarak, olayın üstünü örtmüş, görgü tanıklarını susturmuş, hatta suçu sabıkalı, o sırada ölmüş birine yıkmayı başarmıştı. Ayşe, o günden sonra babasının bu gücünden hem korkmuş hem de bir parça rahatlamıştı. Ama vicdanı, içindeki o küçük kız çocuğu, hiç rahat etmemişti.

Kupürü buruşturup cebine attı. Mide bulantısı artıyordu. Elif’e baktı. Elif, müşterilerden birine gülümseyerek servis yapıyordu. O an, Ayşe’nin içinde bir şeyler koptu. Bu kız, babasının ölümünün sorumlusu olan kişinin, karşısında duran Ayşe olduğunu bilmeden ona gülümsüyordu. Bu yük, Ayşe’nin omuzlarında artık taşınamaz bir hal almıştı.

Sonraki günler Ayşe için işkenceye dönüştü. Elif’in her “Babam…” diye başlayan cümlesi, Ayşe’nin kalbinde bir hançer gibi saplanıyordu. “Babam öldüğünde çok küçüktüm Ayşe Abla, annem hep ondan bahsedip durur. Ne kadar iyi, ne kadar dürüst bir insanmış.” Ayşe başını öne eğiyor, “Öyledir mutlaka,” diye mırıldanıyordu. Geceleri uyuyamıyordu. Yirmi yıl önceki kaza anı, canlı bir film şeridi gibi defalarca gözlerinin önünden geçiyordu. Çarpmanın sesi, adamın acı dolu çığlığı, yola saçılan eşyaları… Ve o anki çaresizliği, korkusu. Ve sonraki günlerde babasının soğuk yüzü, “Sakın bir kelime etme,” sözleri.

Bir akşam, kafe kapandıktan sonra Elif, “Ayşe Abla, biliyor musun, babamın davası hiçbir zaman çözülemedi,” dedi. “Annem hâlâ bir umutla yaşıyor. Katilinin bulunmasını bekliyor. Bizim mahalleden bir tanık varmış güya, ama sonra hiç konuşmamış. Sanki birileri susturmuş gibi.” Elif’in sesi titriyordu. “Ben de büyüyünce, avukat olup babamın katilini bulacağım, diye yemin etmiştim. Ama sonra hayat işte, bizi buralara savurdu.”

Ayşe’nin nefesi kesildi. Susturulan tanık, babasının parmağı… Her şey bir yapbozun parçaları gibi yerine oturuyordu. Elif’in masum yüzüne baktı. Bu kızın umutları, hayalleri, adalete olan inancı, kendisinin yirmi yıldır sırtında taşıdığı lanetli sır yüzündendi. O gece, Ayşe karar verdi. Artık bu yükü taşıyamazdı. Kendi vicdanının prangalarından kurtulmanın tek yolu, gerçeği ortaya çıkarmaktı. Ne olursa olsun.

Ertesi gün, Ayşe işe gelmedi. Elif endişelendi. Telefonlarına cevap vermiyordu. Akşamüstü, Ayşe’nin evinin kapısına gitti. Kapıyı çaldığında, Ayşe’nin yüzü bembeyazdı. Gözlerinin altı çökmüş, saçları dağılmıştı. Elif’i içeri davet etti. İkisi de sessizce oturdular. Ayşe’nin boğazı kurumuştu. Ağzını açmakta zorlanıyordu.

“Elif,” diye fısıldadı sonunda. Sesi çatallıydı. “Sana anlatmam gereken bir şey var.”
Elif’in bakışları, Ayşe’nin gergin yüzünde gezindi. “Noldu Ayşe Abla? Bir sorun mu var? Kötü bir şey mi oldu?”
Ayşe derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı, sonra tekrar açtı. Karşısında oturan genç kızın, bir dakikaya kalmadan, babasının katilinin kim olduğunu öğreneceğini biliyordu. Bu bilgi, bu kızın hayatını sonsuza dek değiştirecekti. Ve Ayşe’nin de.

“Yirmi yıl önce… bir kaza oldu,” diye başladı Ayşe. Sesindeki titremeyi kontrol etmeye çalışıyordu. “Bir trafik kazası. Bir adam… hayatını kaybetti.”
Elif’in yüz ifadesi değişti. Kaşları çatıldı, gözlerinde bir şüphe belirdi.
“O kazanın sorumlusu… bendim Elif.”
Sözler ağzından döküldüğünde, Ayşe’nin omuzlarından tonlarca ağırlık kalkmış gibiydi. Ama aynı zamanda, içindeki boşluk tarifsizdi. Elif’in yüzü şaşkınlıkla, sonra yavaş yavaş dehşetle kaplandı. Gözleri dolmaya başladı.

“Ne… ne diyorsun sen Ayşe Abla?” Sesi titriyordu. “Nasıl yani? Babam… babam Metin Aktaş… sen miydin?”
Ayşe başını ağır ağır salladı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Evet, bendim. Çok gençtim, korktum… Babam her şeyi örtbas etti. Kimseye bir şey söyleyemedim. Yirmi yıldır bu yükle yaşadım Elif. Her gün, her saniye…”
Elif oturduğu yerden kalktı. Yüzünde tarifsiz bir öfke, bir ihanet ifadesi vardı. “Sen miydin? Babamın katili sen miydin? Ve sen… sen benimle birlikte çalıştın? Bana gülümsedin? Benimle konuştun?” Sesi giderek yükseliyordu. “Nasıl yaparsın bunu? Nasıl yaşayabildin bu yalanla?”
Gözleri kıpkırmızı olmuştu. Ayşe’nin gözlerine bakamıyordu bile. Elleri titriyordu, yumruklarını sıkıyordu.

“Özür dilerim Elif,” dedi Ayşe. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Özür dilerim. Biliyorum, hiçbir özür bunu telafi edemez. Ama artık dayanamıyorum. Seninle her gün konuştukça, her güldüğünde… vicdanım beni yedi bitirdi.”
Elif hıçkırarak ağlamaya başladı. Yere çöktü. Tüm çocukluğu, babasına duyduğu özlem, adalet arayışı… Hepsi bir anda anlamını yitirmişti. Karşısında, güvenerek çalıştığı, “Ayşe Abla” dediği kadın, tüm bu acının mimarıydı.

“Çık dışarı,” diye fısıldadı Elif, yerden başını kaldırmadan. “Çık git buradan.”
Ayşe yerinden kıpırdamadı. “Hayır Elif. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Ne istersen yapmaya hazırım. Polise git, beni ihbar et. Hak ettiğim cezayı çekeceğim. Yeter ki sen… biraz olsun huzur bul.”
Elif yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinde derin bir nefret vardı. “Ben seni kendi ellerimle boğmak istiyorum! Seni… seni öldürmek istiyorum!”
Ayşe kafa salladı. “Haklısın. Belki de hak ediyorumdur. Ama bunu yapana kadar, lütfen beni dinle. Babam… babam her şeyi ayarladı. Bana tek bir kelime bile söylememe emri verdi. Ben de korktum, sustum. Ama bu, beni affettirmez, biliyorum.”

Elif, titreyen elleriyle cep telefonunu çıkardı. Numaraları tuşlarken Ayşe’ye baktı. Ayşe, sakin ama kararlı bir ifadeyle duruyordu. Yüzündeki acı, yıllardır taşıdığı yükün nihayet sona ermesinin getirdiği bir rahatlamayla karışmıştı.

“Alo… polis mi? Bir cinayet ihbarım var. Yirmi yıl öncesinden…”

Ayşe, Elif’in sözlerini duyduğunda gözlerini kapadı. Yanaklarından süzülen sıcak yaşlar, yirmi yıldır içinde biriken kirli birikintiyi temizliyordu sanki. Belki hapse girecekti, belki her şeyini kaybedecekti. Ama ilk kez, yirmi yıl sonra, gerçekten nefes aldığını hissetti. Gecenin karanlığında, Ayşe’nin vicdanı, son bir çığlık atarak özgürlüğe kavuşuyordu. Gecenin gölgesi artık onu takip etmeyecekti. Güneşin doğuşuyla birlikte, üzerine düşen gölge değişecek, belki daha ağır bir gölge olacaktı, ama bu, en azından Ayşe’nin kendi seçtiği, kendi doğruluğundan ödün vermediği bir gölge olacaktı. Ve bu, özgürlüğün ta kendisiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top