İçsel Dram

Geciken Gölge

9 dakikalık okuma · 1723 kelime

Can, gece yarısı uykusundan aniden sıçradığında, alnından süzülen soğuk ter damlacıklarının tadını aldı. Yine aynı rüya. Yıllardır peşini bırakmayan, gri tonlarında, bulanık bir görüntü: genç bir kadının, umutsuzlukla çöken omuzları ve gözlerindeki tarifsiz kırılganlık. Gençti o zamanlar, hırslıydı, önüne çıkan her engeli devirmeyi mübah sayan kör bir inançla doluydu. Şimdi, o günlerin üzerinden yirmi yıl geçmişti. Can, yatakta doğrulup karısı Elif’in huzurlu uykusunu izledi. Yanında yatan bu güzel kadının, ona taptığını bilen kızı Zeynep’in ve inşa ettiği bu görkemli hayatın sahte bir temele oturduğunu bir tek kendisi biliyordu. İstanbul’un boğaz manzaralı lüks dairesinin geniş pencerelerinden sızan şehir ışıkları, Can’ın içindeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Başarılı bir mimardı. Adı projelerle, ödüllerle anılıyordu. Ama her alkış, her tebrik, içindeki o küçük, kemirici sesi biraz daha yükseltiyordu: “Sen bir sahtekârsın, Can. Hepsi çalıntı bir mutluluk.”

Sabah, kahvaltı masasında, Zeynep’in neşeli sesi Can’ın düşüncelerini dağıtmaya çalıştı. “Baba, anneciğim, size bir şey anlatacağım! Okulda yeni bir sanat projesi var ve ben ilhamımı buldum!” Zeynep, on altı yaşının tüm enerjisiyle ışıl ışıl parlıyordu. Sanata olan tutkusu, Can’ı her zaman gururlandırmış, aynı zamanda tedirgin etmişti. “Neymiş bakalım bu ilham perisi?” diye gülümsedi Elif, çayını yudumlarken. Zeynep elindeki tableti Can’a uzattı. “Bakın, Ayşe Hanım diye bir heykeltıraş var. Hurda metallerden, atık malzemelerden öyle güzel eserler yapıyor ki… Ve eserlerinin bir ruhu var! Adı da ‘Dönüşüm’. Dün gazetede röportajını okudum, hikayesi de çok etkileyici. Yıllar önce başarılı bir mimarmış ama sonra bir şeyler olmuş, her şeyi bırakmış ve kendini tamamen sanata adamış. Ne kadar cesurca!”

Tablet ekranındaki fotoğraf, Can’ın elinden kayıp düşmesine ramak kalmış bir anda yakaladı onu. Beyninde şimşekler çaktı. Ekrandaki yüz, zamanın ve yaşamın izlerini taşısa da, rüyalarından tanıyordu. Gözlerinde o tanıdık hüzün, ama şimdi bambaşka bir güç de vardı. Ayşe… Ayşe Demirel. Dünyası, yirmi yıl önce kilitlediği kapılardan sızıp içeri giriyordu. Can, boğazının düğümlendiğini hissetti. “Baba, iyi misin? Rengin bembeyaz oldu,” diye sordu Zeynep endişeyle. Can öksürerek toparlandı. “Yok, yok, iyiyim kızım. Sadece… biraz şaşırdım. Hikayesi gerçekten etkileyiciymiş.” Gözleri Elif’e takıldı. Elif, Can’ın bu ani tepkisini fark etmiş gibi, kaşlarını hafifçe kaldırdı ama bir şey sormadı. O an, Can’ın içindeki gölge daha da büyüdü, tüm odayı kapladı.

Can, yirmi yıl öncesine, mesleğinin ilk yıllarına geri döndü. Gençti, taze mezun olmuş, küçük bir mimarlık ofisinde asgari ücretle çalışan, geleceğe dair devasa hayaller kuran bir adamdı. Ayşe ise ondan bir yaş büyüktü, aynı ofiste çalışıyorlardı. Gençti, idealistti, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Sadece mimar değil, aynı zamanda bir sanatçı ruhu vardı. Toplumsal fayda odaklı, çevreye duyarlı, dönüştürücü projelere inanıyordu. Ofisin en büyük projesi, şehrin simgesi olacak bir kamu binası tasarımı için açılan ulusal yarışmaydı. Can ve Ayşe, ayrı ayrı tasarımlar üzerinde çalışıyorlardı. Ayşe’nin projesi, gerçekten de vizyonerdi. Geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımı, doğal ışıklandırma, yeşil çatılar… O günlerin çok ilerisinde, cesur ve ödüllük bir projeydi. Can’ın projesi ise daha geleneksel, daha “garantici” idi.

Sunumdan bir gece önceydi. Can, ofiste tek başına kalmış, Ayşe’nin bilgisayarında açık unuttuğu sunum dosyasına bakıyordu. Dosyada, projesinin kalbi olan teknik detaylar ve render’lar vardı. Can’ın beyninde şeytani bir fikir parladı. Küçücük bir müdahale. Sadece birkaç teknik çizimde kasıtlı hata, birkaç render’ı bulanıklaştırma, sunum metnindeki bazı kilit cümleleri anlamsız kılma. Ayşe’nin sunumunu teknik olarak zayıf, görsel olarak yetersiz gösterecek kadar ufak dokunuşlar. Vicdanı sızladı mı? Elbette. Ama o an, hırsı ağır bastı. “Bu benim şansım,” diye fısıldadı kendine. “Bunu hak ediyorum. Daha iyiyim.”

Ertesi günkü sunumda, Ayşe’nin projesi beklenen etkiyi yaratamadı. Sunum sırasında çıkan teknik aksaklıklar, anlaşılamayan bazı detaylar jüriyi soğuk bıraktı. Ayşe, açıklayamadığı bu aksaklıklar karşısında çaresizce bocaladı. Can’ın projesi ise sorunsuzdu, derli topluydu. Sonuç: Can kazandı. Ayşe, yıkılmıştı. Günlerce, haftalarca süren emeği, hayalleri, bir anda buhar olup uçmuştu. Can, o gün Ayşe’nin odasına girip ona sarıldığını, “Üzülme, daha iyi projeler gelir,” dediğini hatırlıyordu. Ayşe’nin gözlerindeki boş bakış, kırılmış bir cam parçası gibi içine saplanmıştı. Bir ay sonra Ayşe ofisten ayrıldı. Ne yaptığını, nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Can ise o projeyle yükselmiş, kendi firmasını kurmuş, başarıdan başarıya koşmuştu. Ama Ayşe’nin gölgesi, her başarısının üzerine düşmüştü.

Zeynep’in coşkusu, Can’ı Ayşe’nin sergisini gezmeye ikna etmeye yetti. Aslında Can’ın gitmek istememesinin ardında yatan gerçek korkusuydu. Yıllar sonra Ayşe ile yüzleşmek. Ama Zeynep’in ısrarcı gözleri karşısında direnemedi. “Tamam kızım, gidelim madem, merak ettim ben de.” Sergi, şehrin tarihi bir bölgesindeki eski bir depoda düzenlenmişti. İçeri adım attıklarında, Can’ı bir anda farklı bir dünya karşıladı. Hurda metal parçaları, atık camlar, eski kablolar… Her biri, Ayşe’nin ellerinde yeniden hayat bulmuştu. Heykeller, canlı, dinamik, özgün bir ruh taşıyordu. Can, bir eserin önünde durakladı. Adı “Kırık Kanatlar”dı. Eğri büğrü metal parçalarından yapılmış, yaralı bir kuşun gökyüzüne uzanışını tasvir ediyordu. Ama kanatları kırıktı. Can’ın boğazı düğümlendi. Sanki Ayşe, kendi kırık kanatlarını anlatıyordu bu eserle.

Ayşe, sergideydi. Orta yaşlı bir kadın olmuştu. Yüzündeki ince çizgiler, yaşam mücadelesinin izleriydi. Ama gözleri, Can’ın hatırladığı o pırıltıyı kaybetmemişti. Daha derin, daha dingin bir ışıkla parlıyorlardı. Can, Ayşe’nin onu tanımaması için dua etti. Kalabalığın arasına karıştı, Ayşe’ye görünmemeye çalıştı. Ama Zeynep, annesi Elif ile birlikte Ayşe’nin yanına gitmiş, heykelleri hakkında sorular soruyordu. Can uzaktan izledi. Zeynep’in gözlerindeki hayranlık, Ayşe’nin dingin cevapları… Can, o an kendi içindeki boşluğu daha net hissetti. O ne kadar materyalist bir başarı peşinde koşmuşsa, Ayşe o kadar ruhani bir yaratıma odaklanmıştı. Kimin hayatı daha zengindi?

Eve döndüklerinde, Zeynep hâlâ Ayşe’nin etkisindeydi. “Baba, anneciğim, Ayşe Hanım’ın eserleri o kadar anlamlı ki! Özellikle şu ‘Kırık Kanatlar’… Sanki bir hikaye anlatıyor, pes etmemeyi, yeniden doğmayı. Onunla tanışmak istiyorum, ondan dersler almak istiyorum. Belki sen ayarlayabilirsin, tanınan bir mimar olarak?” Can’ın dünyası bir kez daha başına yıkıldı. Zeynep’in bu isteğini geri çevirmek imkansızdı. Hem, belki de bu, vicdanının ona verdiği bir şanstı. Yüzleşmek için bir şans. “Peki kızım,” dedi, sesi titriyordu, “denerim.”

Bir hafta sonra, Can, Ayşe’nin atölyesinde, kızı Zeynep ve eşi Elif ile birlikte oturuyordu. Atölye, sergi kadar olmasa da, onun ruhunu yansıtıyordu. Eski püskü ama tertemizdi. Ayşe, gülümseyerek onları ağırladı. Yıllar, gerçekten de yüzünü değiştirmişti. Tanımadı. Bu, Can için hem bir rahatlama hem de bir eziyetti. Ayşe’nin ona karşı duyduğu kırgınlığın buharlaştığını görmek, aslında o kırgınlığı hiç yaşamadığını düşündürmüyordu. Sadece Ayşe’nin yoluna devam ettiğini, onun hayatındaki küçük bir detaydan ibaret kaldığını gösteriyordu.

Çaylar içilirken, Zeynep Ayşe’ye sorular yağdırıyor, Ayşe de sabırla cevap veriyordu. Konu, Ayşe’nin geçmişine, mimarlıktan sanata geçişine geldi. “Çok zor bir karardı,” dedi Ayşe, gözlerini pencereden dışarıya dikerek. “Gençtim, idealisttim. Büyük hayallerim vardı. Hatta bir kez, hayatımın projesi olacağına inandığım bir yarışmaya katılmıştım. Her şeyimle çalışmıştım. Ama bazı aksaklıklar, talihsizlikler… Ne olduysa oldu, projem beklenen etkiyi yaratamadı. O kadar büyük bir hayal kırıklığıydı ki, o gün anladım, bu meslek bana göre değil. En azından o haliyle. Kendi içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.”

Can’ın vücudundan buz gibi bir ürperti geçti. Ayşe, geçmişe dair konuşurken, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibiydi. Gözlerinde yirmi yıl önceki o tarifsiz acının, hayal kırıklığının izleri belirmişti. Can, sanki ilk kez görmüş gibi, o günkü ofisin, o sunumun tüm detaylarını hatırladı. Ayşe, sözlerine devam etti: “Sonra her şeyi geride bıraktım. Şehirden uzaklaştım, bambaşka bir hayata başladım. Zor oldu ama kendimi bu hurda parçalarında buldum. Yıkık dökük görünen her şeyin aslında yeni bir başlangıç olabileceğini öğrendim.”

Ayşe, konuşurken Can’ın gözlerine takıldı. Birden gözleri kısıldı. Hafifçe kaşlarını çattı. Can’ın kalbi göğüs kafesinde deli gibi çarpmaya başladı. Tanımış mıydı? Yoksa sadece bir anlık bir his miydi? Ayşe, bakışlarını ayırmadan, Can’a doğru hafifçe gülümsedi. “Sizin gözlerinizde de bir şeyler var, Can Bey. Sanki tanıdık bir yerlerden. Eskiden… sanki…” Ayşe duraksadı, sanki beyninde bir puzzle parçasını yerine oturtmaya çalışıyordu. Can’ın boğazı kupkuruydu. Konuşamıyordu.

Elif, Can’ın gerginliğini fark etmişti. “Belki de benziyorsunuzdur Ayşe Hanım, Can Bey’in gençlik yıllarındaki bir tanıdığınıza,” dedi, durumu yumuşatmaya çalışarak. Zeynep de araya girdi. “Canım annem, yeter artık, ben Ayşe Hanım’dan ders almak istiyorum. Ne dersiniz Ayşe Hanım, kabul eder misiniz?” Ayşe, Zeynep’e döndü ve gülümsedi. “Neden olmasın Zeynep’ciğim. Elbette. Sen de benim gibi dönüştürmeyi seven bir ruha benziyorsun.”

Eve dönüş yolunda, Can, sessizdi. Ayşe’nin son bakışı, Elif’in sözleri… Her şey birbirine girmişti. Araba kullanırken, direksiyonu sıktıkça eklemleri bembeyaz oluyordu. “Can, iyi misin? Atölyede bir anda donakaldın,” dedi Elif, sakin ama sorgulayıcı bir sesle. Can derin bir nefes aldı. “Elif… sana bir şey anlatmam gerekiyor.” Zeynep arka koltukta uyukluyordu. Can, Elif’e doğru döndü, gözlerinin içine baktı. Yıllardır taşıdığı yük, omuzlarına binmiş bir kaya gibiydi. Ve o kayayı artık taşıyamıyordu. “Yirmi yıl önce… Ayşe… benim yüzümden…”

Sözcükler boğazında düğümlendi. Elif, Can’ın yüzündeki acıyı gördü. Elini uzatıp Can’ın dizine koydu. “Sakince anlat Can. Ben buradayım.” Can, o an Ayşe’nin gözlerindeki o kırık ifadeyi, sonra atölyedeki metale can veren ellerini, Zeynep’in ona duyduğu hayranlığı düşündü. Bu hayat, bu mutluluk, bir yalan üzerine kuruluydu. Ve o yalan, her geçen gün içini daha fazla kemiriyordu.

“Ayşe’nin o projesini ben sabote ettim Elif. Ben kazandım, o kaybetmedi, ben onu kaybettirdim. Onun hayallerini çaldım. Ve tüm bu hayatım, onun yıkıntısı üzerine kuruldu. Her gün, her an bu yükle yaşıyorum.” Can’ın sesi çatallanmıştı, gözleri dolmuştu. Elif’in yüzündeki ifade, yavaş yavaş değişiyordu. Şaşkınlık, yerini hayal kırıklığına, hatta bir miktar tiksintiye bırakıyordu. “Can… sen ne diyorsun? Nasıl yapabildin bunu?” Sesi alçaktı, neredeyse fısıltı gibi.

Can, Elif’in yüzündeki bu ifadeyi görmekten korkuyordu. Karısının gözlerinde kendini, tüm çıplaklığıyla, o hırslı, bencil genç adamı gördü. “Hırs. Korku. Aptallık. Bilmiyorum Elif. Ama yaptım. Ve her gün bedelini ödüyorum. Ne kadar başarılı olsam da, içimde bir boşluk var. Ayşe’yi gördüğümde, Zeynep’in ona duyduğu hayranlığı gördüğümde, her şey yüzüme çarptı. Ben… ben artık böyle yaşayamam.”

Elif, uzun bir süre konuşmadı. Arabanın içinde derin bir sessizlik vardı, sadece motorun uğultusu duyuluyordu. Sonunda Elif, derin bir nefes aldı. Gözlerini Can’dan ayırmadan, “Peki şimdi ne olacak Can? Ne yapacaksın?” diye sordu. Sesi sertti, sorgulayıcıydı. Ama içinde hâlâ bir umut kırıntısı vardı. Can, direksiyonu bıraktı, ellerini yüzüne kapattı. “Bilmiyorum Elif. Bilmiyorum. Ama bir şey yapmam gerekiyor. Bu yükü sırtımdan atmam gerekiyor. Ayşe’nin karşısına çıkıp her şeyi anlatmam mı, yoksa başka bir yol mu bulmam? Zeynep’e nasıl bakacağım? Sana nasıl bakacağım?”

Elif, Can’ın ellerini yüzünden çekti. Gözlerinin içine baktı. “Zeynep’e ve bana nasıl bakacağın, bu yükü nasıl taşıyacağın, şimdi vereceğin kararlara bağlı Can. Bu yük, senin. Ama artık benim de. Ve biz bunu birlikte taşıyacağız. Ama önce sen, o genç adamın yaptığı hatayı, bu olgun adamın vicdanıyla temizlemen gerekiyor. Ne olursa olsun.”

Can’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Elif’in sözleri, bir tokat gibiydi, ama aynı zamanda bir kurtuluş yolu sunuyordu. Yıllar süren o gölge, nihayet dağılmaya başlıyordu. Yüzleşmenin acısı büyüktü, ama dürüstlüğün getireceği huzurun, sahte bir başarının getirdiği boşluktan daha değerli olduğunu o an anlamıştı. Vicdanının muhasebesi yeni başlıyordu ve bu yol, zorlu olacaktı. Ama en azından, artık yalnız değildi. Ve bu, belki de yirmi yıl sonra, attığı ilk gerçek adımdı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık